|
Tweet |
Öteden beri, “Kur’ân bize yeterlidir!” tezini savunanlar, İslâm’ı anlamak için Kur’ân’ın dışında başka hiçbir şeye ihtiyaç olmadığını, isteyen herkesin direk Kur’ân’a başvurarak İslâm’ı eksiksiz öğrenebileceğini, esasen Kur’ân dışında İslâm’a atfedilenlerin yalan yanlış şeyler olduğunu ve İslâm’la alakası bulunmadığını ileri sürmüş, hatta bir kısmı işi hadis ve sünnet gerçeğini inkâr etmeye kadar vardırmışlardır. Bunlar, iddialarını ispat etmek için güya bizzat Kur’ân’dan da delil göstermeyi ihmal etmemişlerdir. Biz bu iddiayı cevaplamaya geçmeden önce, onların delil olarak ileri sürdükleri ayetlerden de örnekler verip daha sonra onların tahliline ve gereken cevabı vermeye çalışacağız.
Diyorlar ki: “Bizzat Kur’ân birçok ayetinde, bir yandan kâmil ve eksiksiz bir kitap olduğunu ve her şeyi içinde barındıran kapsayıcı bir kitap olduğunu ortaya koyarken, diğer ayetlerinde herkes tarafından hiçbir açıklayıcının açıklamasına gerek duyulmadan rahatlıkla anlaşılabilecek açık seçik bir kitap olduğuna vurgu yapmıştır. Dolayısıyla Arapça bilmeyen bir kimse dahi meallere başvurarak Kur’ân’ın mesajlarını rahatlıkla anlayabilir.”
İşte bu iddiaya mesnet olarak ileri sürdükleri ayetlerden bazı örnekler:
“Andolsun biz Kur’ân’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?”[1]
“Bu (Kur’ân), bütün insanlığa bir açıklamadır; takva sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür.”[2]
“O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz. Ayrıca bu Kitap’ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.”[3]
“…(Bu Kur’ân) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.”[4]
“(De ki): Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım? Halbuki size Kitap’ı açık olarak indiren O’dur…”[5]
Bunlar ve benzeri ayetlere dayanarak söz konusu görüşü savunanlar, iki hususu dillendiriyorlar: Birisi, Kur’ân’ın bütün yönleriyle kolayca herkes tarafından anlaşılabileceği, diğeri ise, Kur’ân’ın bir Müslümana gerekli olan her şeyi ihtiva ettiği…
Şimdi Allah’ın izni ve lütfuyla hem bu hususları cevaplamaya çalışacağız, hem de konunun tekmili için gerekli olan bazı diğer hususlara değinmeye gayret edeceğiz:
Kur’ân’nın herkes tarafından rahatlıkla anlaşılmasının mümkün olduğuna delil gösterdikleri ayetin açıklamasını bizzat Kur’ân’ın kendisinden yardım alarak şöyle cevaplayabiliriz:
Birincisi: Kur’ân, söz konusu ayetin sonunda “öğüt almak için kolaylaştırdık.” buyuruyor. Biz de kabul ediyoruz ki Kur’ân’ın insanların öğüt alabileceği birçok açık ayeti vardır ki onları okumak, insanın gafletini giderir, Allah’a ve ahirete yönelmesini sağlar. Ama acaba Kur’ân’ın bütün ayetleri bu özelliğe sahip midir? Bunu başta Kur’ân reddediyor. Çünkü ayetlerin bir kısmının mütaşabih ve anlaşılması zor olduğunu, bunları ancak Allah ve ilimde derinleşmiş kimselerin bileceğini vurguluyor.[6]
İkincisi: Başka ayetlerde Allah-u Teâlâ önceki ayetteki tabire yakın bir tabir kullanarak şöyle buyuruyor: “Resulüm!) Biz Kur’ân’ı, sadece, onunla Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık.”[7]
Diğer bir ayette ise şöyle buyuruyor: “Biz onu (Kur’ân’ı), öğüt alsınlar diye, senin dilinle kolaylaştırdık.”[8]
Görüldüğü gibi, Allah-u Teâlâ, Kur’ân’ı nasıl kolaylaştırdığını bu ayetlerde açıklığa kavuşturup, bunun Resulullah’ın (s.a.a) diliyle (açıklamalarıyla) gerçekleştirildiğini vurguluyor.
Veya yukarıda bazı örneklerini verdiğimiz ayetlerde, Kur’ân’ın bir beyan/açıklama olduğunu söylüyorsa, bunu da yine başka ayetlerde şöyle izah etmiştir:
“Biz, görevlendirdiğimiz her resulü ancak kendi toplumunun diliyle gönderdik ki, onlara (açıklanması gereken her şeyi) beyan etsin/açıklasın. Bunun ardından, Allah dilediğini saptırır, dilediğini de iyiye ve güzele kılavuzlar. Aziz’dir, Hakîm’dir O!”[9]
“…Ve Zikr’i (Kur’ân’ı) sana indirdik ki, onlara indirileni sen açıklayasın. Belki düşünürler.”[10]
“Biz, sana bu Kitap’ı, yalnızca onlara ihtilaf ettikleri şeyi açıklayasın ve iman edeceklere bir hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.”[11]
“Hiçbir insana yakışmaz ki, Allah kendisine kitap, hüküm-hikmet ve peygamberlik versin de sonra o, insanlara, ‘Allah’ı bırakıp bana kullar olun.’ desin. O ancak şöyle der: Öğrendiğiniz ve okuyup ders aldığınız şu Kitap’a dayanarak benliklerini Allah’a adamış kullar/rabbanîler olun!”[12]
“Ümmîlere içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara Kitap’ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O’dur (Allah’tır). Kuşkusuz onlar önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler.”[13]
Ayetlerden açık bir şekilde genelde bütün peygamberlerin, özelde Resulullah’ın (s.a.a) semavî kitapların ve Kur’ân’ın açıklayıcısı, öğretmeni ve ihtilaf ettikleri konularda onlara yardımcı olup ihtilaflarını bertaraf edecek bir merci olduklarını anlıyoruz. Eğer Kur’ân’ın her açıdan meram ve maksatlarının anlaşılmasında hiçbir açıklayıcının açıklamasına ihtiyaç duyulmasaydı, o zaman Resulullah (s.a.a) onlara neyin açıklayıcısıdır, neyin öğretmenidir? Bildikleri, anladıkları şeyleri mi onlara açıklıyor, öğretiyor?!
Bazıları diyor ki: “Bu ayetlerdeki açıklamadan maksat, kendine ineni eksiksiz tebliğ etmektir, tefsir etmek değildir.”
Bunlar teybin ile tebliği eş anlamlı tutuyorlar. Oysaki bu iddiayı da yine bizzat Kur’ân’daki tabir farklılıklarına dayanarak cevaplamak mümkündür. Mâide Suresi’nin 67. ayeti bunun çarpıcı bir örneğidir. Çünkü beyan/açıklama tabirinin kullanıldığı bu ayetlerde (Nahl, 44-68) “onlara indirileni açıklayasın diye” buyururken, tebliğ tabirinin kullanıldığı Mâide Suresi’nde, “Ey Resul, Rabbinden sana indirileni tebliğ et.” buyurmaktadır. Kur’ân’daki kullanımların, biz insanlarda birçok zaman olduğu gibi rastgele olmadığı gerçeğinden hareketle bu ayetlerdeki “onlara indirileni” tabiriyle, “sana indirileni” tabirini aynı tutamayız. Demek ki maksat birisinde tefsir ve açıklama görevidir, diğerinde ise tebliğ ve ulaştırma. Ayrıca diğer bazı ayetlerde Hz. Peygamber (s.a.a) hakkında Kitap’ın öğretmeni tabirini kullanması da, maksadın tefsir ve açıklama olduğunu desteklemektedir. Bazı ayetlerde Resulullah’a (s.a.a), “Nur saçan bir kandil (çırağ)”[14] sıfatının yakıştırılması da, bu ulvî gerçeğin bir başka ifadesidir.
Kur’ân için “her şeyin açıklayıcısı” vurgusunun yapıldığı ayetlere gelince, bu ayetleri de şöyle açıklayabiliriz:
Evvela, bu ayetlerin zahirinden ilk akla gelen “her şeyin Kur’ân’da var oluşunu ve Kur’ân’ın her şey için bir açıklayıcı olduğunu”, dolayısıyla her şeyi Kur’ân’da aramamız gerektiğini; ne Peygamber’in, ne de herhangi bir kimsenin açıklamasına gerek olmadığını söylemek, başkalarından çok bu iddia sahiplerini zor durumda bırakır. Çünkü o zaman şu önemli sorunun cevabını vermeleri gerekir:
Her şey Kur’ân’da var ise, o zaman bu “her şeyin” içerisine, istisnasız her konuda her şeyin bilgi, belge ve ispatının girdiğini de kabul etmeleri gerekir. Mesela bugün insanoğlunun elde ettiği bütün bilimsel ve teknolojik bilgi ve keşifleri, Kur’ân’da bulmamız gerekir ve esasen Kur’ân’a sahip olan Müslümanlar, başkalarından çok daha önceleri bu keşif ve bilgilere ulaşmaları gerekirdi. Oysa böyle olmadığını hepimiz biliyor ve kabul ediyoruz. Diğer konularda da durum aynıdır. Acaba her konuda her istediğimizi, Kur’ân’da bulmamız mümkün mü?
Demek ki “her şeyin açıklayıcısı” cümlesinden ilk akla gelen anlamı almak, başta bizzat iddia sahiplerini sıkıntıya sokar. O hâlde ayetin salt zahirini almamız mümkün değildir.
Burada mutlaka şöyle denilecektir: Bu “her şey”den maksat, Kur’ân’ın misyonuyla ilgili, hidayetle ilgili her şeydir, bununla alakalı olmayan şeyler değil.
Bu yaklaşım elbette bir yere kadar doğrudur; ama eğer bundan da dinin her detayının Kur’ân’da var olduğu kastedilirse, yine sıkıntıya gireriz. Zira asr-ı saadetten beri ibadetler, muameleler ve diğer birçok konuda ister ittifakla, ister kısmen Müslümanlar arasındaki uygulamaların küçümsenmeyecek bir bölümüne Kur’ân’dan delil göstermek mümkün değildir. Bilindiği üzere bunların hepsi, Resulullah’ın (s.a.a) açıklama ve uygulamalarına dayanmaktadır.
Peki, o zaman “Kur’ân her şeyin açıklayıcısıdır” cümlesini nasıl anlamalıyız? Ehlibeyt mektebinin bu konuda ortaya koyduğu görüş şöyledir: Kur’ân elbette her şeyin açıklayıcısıdır; ama bundan maksat her detayın Kur’ân’da olduğu değil, Kur’ân’ın hiçbir konuda Müslümanları ne yapacağını bilmez bir şekilde ve çıkmazda bırakmadığı, maslahat gördüğü miktarı kendi içinde zikrettiği, geri kalanında ise başvurulacak mercileri tanıtıp insanları onlara yöneltmesidir. Yani sorunları çözme mekanizmasını ortaya koyarak her konuda insanlara yol göstermiştir. Örneğin Resulullah (s.a.a) hakkında şöyle buyurmaktadır:
“Allah’a ve Resulü’ne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.”[15]
“Her kim Allah’a ve Resulü’ne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar mutluluğa erenlerdir.”[16]
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan Ulu’l-Emr’e de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız, onu Allah’a ve Resul’e götürün; bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.”[17]
“Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulü’ne asi olursa, açık bir sapıklık etmiş olur.”[18]
“Hayır! Rabbine andolsun ki, iş bildikleri gibi değil. Onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe, iman etmiş olamazlar.”[19]
“O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz; O (söyledikleri) ancak vahiy olunan bir vahiydir.”[20]
“De ki: Size, ‘Allah’ın hazineleri yanımdadır.’ demiyorum; gaybı da (Allah bildirmeden) bilmiyorum ve ben size, ‘Bir meleğim.’ de demiyorum. Ben ancak bana vahiy edilene uyarım...”[21]
“Şüphesiz biz sana kitabı hak olarak indirdik ki, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin...”[22]
“...Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan sakınıp korkun...”[23]
Burada konunun tekmili için birkaç noktaya daha değinmemizde yarar vardır:
1) Acaba “Kur’ân bize yeterlidir!” diyenler, gerçekten Kur’ân’la bütün sorunların üstesinden gelineceğini, ümmet arasındaki ihtilafın çözümleneceğini ve başka hiçbir mercie ihtiyaç kalmayacağını mı düşünüyorlar? Eğer böyle düşünüyorlarsa, o zaman şu sorunun cevabını vermeleri gerekir: 14 asırdır Kur’ân değişmez bir şekilde bütün Müslümanların elinde bulunmasına rağmen neden bu kadar bölük pörçük ve ihtilaflı hâldeler? Her birisi diğerinden farklı görüşler serdetmekte ve hepsi de güya Kur’ân’a dayandırmaktadır iddialarını.
2) Bu iddiada ısrarcı olanların bu ısrarlarında etkili olan üç önemli kaygıları daha vardır. Bunların birisi, güya bu vesileyle Kur’ân’ın saygınlığını korumaktır. Zira diyorlar ki: “Kur’ân yeterli değil demek, Kur’ân’ı eksik görmek ve onu küçümsemektir. Allah’ın kitabı nasıl eksik olur veya başka birisinin açıklamasına ihtiyaç duyar?”
Oysa bu yanlış bir düşüncedir. Evvela yukarıda da belirttiğimiz gibi başkasına müracaat etmemizde de yine referansımız Kur’ân’dır. Keyfimiz isteyen herkese başvurup söylediklerini hüccet olarak kabul edemeyiz. Yani Kur’ân bizi şaşkın vaziyette bırakmamıştır. Kur’ân yeterli değildir demek, Kur’ân değersizdir, önemsizdir, bayağıdır, demek değil. Kaldı ki Kur’ân detay kitabı da değildir. Ana prensipleri ve bazı detayları zikredip, gerisini özelliklerini belirlediği mercilere bırakmıştır.
3) İşte bu noktada bu iddia sahiplerinin şöyle bir endişesi daha ortaya çıkmaktadır; diyorlar ki: “Kur’ân yeterli değil deyip hadislerin peşine gitmek, ilâhî vahiyle beşerî kelamların birbirine karıştırılmasına ve birçok konuda Allah’ın değil, kendimiz gibi beşer olan birilerinin dediklerine itibar etmemize yol açar.”
Oysa bilmemiz gerekir ki, Kur’ân’ın bizi yönlendirdiği Peygamber’in, din adına veya Kur’ân’ın açıklaması olarak sunduğu şeyler de vahiydir, ilâhî kaynaklıdır. Çünkü vahiy iki kısımdır: Kur’ânî vahiy, gayr-ı Kur’ân’i vahiy. Kur’ânî vahyin özelliği, hem lafız ve kalıplarının Allah’tan oluşudur, hem de muhtevasının. Ama gayr-ı Kur’ânî vahiylerin muhtevası Allah’tan olmakla birlikte açıklanma şekli Peygamber’e bırakılmıştır. Resulullah’a (s.a.a) gayr-ı Kur’ânî vahiylerin geldiğinin delillerini, Ehlibeyt Mesajı isimli dergide genişçe ele almışız ki isteyen kardeşler bu yazıya aşağıdaki linkten ulaşabilirler:
http://www.kevsernet.com/s_ve_c/16.htm
4) Bu tezi savunanların en azından bir kısmının bir gerekçesi de kaynaklarda nakledilen hadislerin içinde zayıf, mantıksız, İslâm ve Kur’ân’ın ruhuyla bağdaşmayan rivayetlerin varlığıdır. Bu gerekçeyi ileri sürenlerin kaygılarını anlamak mümkündür; ama bu problemin çaresi sünneti inkâr veya hadisleri bütünüyle bir kenara itmek olamaz. Çünkü o zaman çok daha büyük problemlerle karşılaşmamız kaçınılmaz olur. Bunun çaresi, belirlenen birtakım kriterler ve ölçülerle hadislerin doğrusunu yanlışından, zayıfını güçlüsünden ayırt etmektir ki, bunu da işin uzmanları zaten yapmaktadırlar. Bu konuda yine Ehlibeyt unsurunun önemi ortaya çıkmaktadır ki, ileride buna değineceğiz.
1) Acaba bu tezi savunanlar, hiçbir konuda hiçbir şekilde mi hadislere itibar etmezler, yoksa bazı konularda edip bazısında mı es geçerler? Eğer hiçbir konuda istisnasız hadislere itibar etmezlerse, Kur’ân-ı Kerim’i birçok yerde müphem ve muamma gibi bir kitaba dönüştürmüş olurlar. Yok, eğer bazı yerde kabul ediyoruz, bazı yerde etmiyoruz, derlerse (ki birçok ayette, özellikle tarihle alakalı konularda sebeb-i nüzul hadislerinden istifade ediyorlar), o zaman da neye dayanarak bu ayrıcalığı ve sebepsiz tercihi yaptıklarını açıklamalıdırlar.
2) “Kur’ân bize yeterlidir!” tezi, tez sahiplerinin zannettiklerinin tam aksine, ümmet arasındaki ihtilafları ortadan kaldırma yerine daha da artıracaktır. Zira bir taraftan herkesin ilim, anlayış ve kavrayış seviyesi aynı değildir; diğer taraftan Kur’ân ayetleri açıklık ve anlaşılırlık açısından aynı düzeyde değillerdir. Bu ise doğal olarak ayetlerin anlaşılması ve onlardan çıkarılacak anlam ve hükümler açısından farlılık ve ihtilaflara yol açacaktır. Dolayısıyla bu ihtilafları ortadan kaldıracak bir merciin, mekanizmanın olması şarttır, zarurettir.
Aslında bize göre bu mekanizma İslâm’da konulmuştur. Yukarıda da beyan ettiğimiz gibi, Allah-u Teâlâ bu mercii bize Resulullah (s.a.a) olarak tanıtmış, Resulullah ise yine Allah’ın emriyle kendinden sonra bu mercileri, ilim ve irfanının vârisleri olan Ehlibeyt’i olarak tanıtmıştır. Kaynakların ortaklaşa naklettikleri meşhur ve mütevatir Sekaleyn (iki emanet) hadisi, Sefine (Ehlibeyt’i Nuh’un gemisine benzeten) hadisi gibi…
Konunun daha iyi pekişmesi için bu konuda tarihte nakledilen iki çarpıcı olayı nakletmemizin faydalı olacağı kanaatindeyiz:
Kaynaklarda şöyle nakledilmiştir: Bir gün Kur’ân’da belirlenen şer’î haddi (cezayı) uygulamak üzere bir hırsızı, Abbasî halifelerinden Mu’tasım’ın düzenlediği toplantıya getirdiler.
Kur’ân’ın buyruğu şöyledir: “Hırsızın elini kesin.”
Fakat Mu’tasım, elin neresinden kesileceğini bilmiyordu. Ehlisünnet âlimlerine sordu.
Biri, “Bilekten kesin.” dedi. Başka biri, “Dirsekten kesin.” dedi. Her birisi de Kur’ân’ı kendisine şahit gösteriyordu. Birisi teyemmüm ayetindeki el kelimesini şahit gösterip, bilekten; diğeri abdest ayetindeki el kelimesini şahit gösterip dirsekten kesilmesine hükmetti. Mu’tasım ikna olmadı. Mecburen mecliste bulunan 9. Ehlibeyt İmamı, İmam Muhammed Taki’ye (a.s) sordu.
İmam şöyle buyurdu:
– Dört parmak kesilmelidir.
– Neden?
– Çünkü Allah, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Secde yerleri (mescidler) Allah’a mahsustur.”[24]
Yani elin ayası da dâhil, secde hâlinde yere bırakılan vücudun yedi azası Allah’a mahsus olup kesilmemelidir. Herkes kabul etti ve İmam’ın istidlâliyle ikna oldu.[25]
Görüldüğü üzere ilmi, ilâhî kaynaklı olmayan, Resulullah’ın (s.a.a) ilim pınarından beslenmeyen bir kimsenin böyle bir tefsiri yapması mümkün değildir.
Bir diğer olay şöyle nakledilmiştir:
Şam şehrinden bir adam İmam Cafer Sadık’ın (a.s) huzuruna varıp, “Öğrencilerin ile tartışmak için geldim.” dedi.
İmam’ın emri ile onu, İmam’ın en genç öğrencisi Hişam’a tanıttılar.
Şamlı dedi ki:
– Ey çocuk! Bu adamın (İmam Sadık -a.s-) imameti hakkında benden soracağın varsa, sor.
Hişam, onun edepsizliğinden çok öfkelendi. Ama öfkesini gizleyip şöyle dedi:
– Allah mı kullarına daha merhametlidir, yoksa onların kendileri mi?
– Allah.
– Merhamet ve şefkat sahibi Allah kulları için ne yapmıştır?
– Onları ihtilâf ve tefrikadan korumak
tesettürlü escort ,fatih escort ,türbanlı escort ,travesti escort ,taksim escort ,beylikdüzü escort ,çapa escort
halkalı escort ,avrupa yakası escort ,şişli escort ,avcılar escort ,esenyurt escort ,beylikdüzü escort ,mecidiyeköy escort ,istanbul escort ,şirinevler escort ,avcılar escort
