Bugun...



Duanın Kabulünün Engelleri ve Şartları

Neden bazı dualar kabul olmaz? Allah’ın duanın kabulüne dair vaadi neden gerçekleşmez? Acaba -Allaha sığınırız- sorun Allah’tan mı, yoksa dua edenlerden mi kaynaklanmaktadır?

facebook-paylas
Tarih: 26-03-2026 14:36

Duanın Kabulünün Engelleri ve Şartları

Bismillahirrahmanirrahim

 

Bu tür şüpheler, masum İmamlar (a.s) döneminde de sahabe ve Müslümanlar tarafından dile getirilmiştir. Onlar da bu tür soruları çeşitli rivayetlerde o yüce zatların huzurunda sormuşlar ve masum İmamlar (a.s) da onlara cevap vermişlerdir. Bu makalede konu, Masumların (a.s) hadisleri ekseninde ele alınmıştır.

 

Tüm bu rivayetlerden ve bu konuda herhangi bir soru yöneltilmeksizin aktarılan diğer rivayetlerden anlaşılmaktadır ki, duaların kabul edilmesine dair ilahi vaat kayıtsız ve şartsız değildir; aksine duanın bazı şartları vardır ve dua edenlerin bu şartları yerine getirmeleri, engellerini ise ortadan kaldırmaları gerekmektedir.

Bu nedenle, dua eden kişi engelleri ortadan kaldırmadan ve şartları yerine getirmeden dua eder de kabule ulaşamazsa, kendisinden başka kimseyi kınamamalıdır.

 

Şartları taşımayan dua eden bir kişi, bir hastanın doktora gidip hastalığını anlatan ve ardından kendisine bir reçete yazıp "Bu reçeteye uyarsan sağlığına kavuşursun" diyen bir doktorun durumuna benzer. Hasta bir süre sonra tekrar doktora geri döner; sinirli ve üzgün bir şekilde şöyle şikâyette bulunur: "Sizin bu reçetenizin hastalığımın tedavisinde zerre kadar etkisi olmadı! Bu nasıl bir reçetedir ve siz nasıl bir doktorsunuz?!" Doktor sorar: "Yazdığım iğneleri günaşırı yaptırdın mı?" Hasta "Evet; ancak iki gün arayla yaptırdım!" der.

Doktor sorar: "Her 8 saatte bir almanız gereken antibiyotik kapsüllerini kullandın mı?" Hasta "Günde sadece bir kapsül aldım!" diye cevap verir: Doktor yine sorar: "Sana yazdığım dört günlük istirahati yaptın mı?" Hasta "Hayır efendim! Bu pahalılık içinde dinlenmek mümkün mü, ilk günden itibaren çalışmaya devam ettim" der.

Bu soru ve cevapların ardından doktor başını sallayarak hastaya şöyle der: "Reçetemde herhangi bir sorun yoktu; ancak siz sayın hasta, reçeteye gerektiği şekilde uymadınız. Sonuç olarak sağlığınıza kavuşamadınız ve kendinizden başka kimseyi kınamamalısınız."

 

Benzer şekilde, bir tohum yetiştiricisi bir çiftçiye bir tohum verip "Eğer belirli şartlarla ekim yaparsan, kayda değer bir ürün elde edersin" derse ve çiftçi tohumları eker, fakat tek bir tane bile filizlenmezse, şüphesiz çiftçi tohum uzmanının söylediği şartlara uymamıştır. Zamanında sulama, zararlılarla mücadele, gübreleme vb. işlemleri yapmamış olması gibi. Burada da çiftçiden başka kimse sorumlu değildir.

 

Aziz dostlar!  Değerli kardeşler! Dualarımız da tıpkı toprağa ekilen bir tohum gibidir. Yalnızca toprağa ekmek yeterli değildir; aynı zamanda sulama, bakım, koruma ve zararlılar ile engellerin ortadan kaldırılması da gerekmektedir. Rivayetlerde belirtildiği üzere, duanın şartlarını yerine getirmek ve engellerini ortadan kaldırmak gerekmektedir. Ne var ki maalesef şartlara uymadan ve engelleri ortadan kaldırmadan dualarımızın kabul edilmesini bekliyoruz ki, bu beklenti akıldan uzak bir şeydir.

 

Bu yazıda duanın kabul edilmesinin bazı şartlarına ve engellerine değinilecektir:

1. Allah’ı tanımamak, duanın kabulünün önündeki en önemli engeldir.

Duanın kabul edilmesinin önündeki en önemli engellerden biri, Allah'ı tanımamaktır. Başka bir deyişle, duanın kabul edilmesinin temel şartlarından biri, kendisine dua ettiğimiz ve duamızı kabul etmesini istediğimiz Allah'ı tanımaktır. İnsan, tanımadığı birinden bir şey isteyebilir mi?

İmam Cafer-i Sadık'tan (a.s) gelen bir rivayette şöyle aktarılmaktadır: İmamın yakınlarından ve akrabalarından bir grup, duaların neden kabul edilmediğini kendisine sordu. Hazret cevaben şöyle buyurdu:

“Çünkü siz, tanımadığınız birini çağırıyorsunuz.” [1]

Bu nedenle, daha önce de geçtiği üzere, dua marifet nurunu beraberinde getirir ve marifet duanın temel taşıdır; yani bu ikisi birbirini karşılıklı olarak etkiler.

Nitekim Allah-u Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de namaz hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” [2]

Yani namaz kılan bir toplum günah ve isyana bulaşmaz; namaza inanan bir aile kirliliklerden uzaktır, namaz kılan birey günah işlemez. Kısacası namaz, günahlardan bir sigortadır.

 

Ayet-i kerimeyi dikkate aldığımızda, bazı namaz kılanlar neden günah işler? Acaba sorun -hâşâ- ayet-i kerimede mi? Hayır! Sorun namaz kılanın kendisindedir. Eğer namaz kılan kişi, ne için namaz kıldığını ve huzurunda secde ettiği zatın kim olduğunu bilmiyorsa, onun namazı kendisini günah işlemekten alıkoyamaz. Çünkü günahtan alıkoyma, ilahi marifete (Allah’ı tanımaya) ihtiyaç duyar. Allah’ı tanımak öyle kıymetli bir cevherdir ki, pek çok ibadetin, hatta ziyaretlerin de ön şartıdır. Nitekim ziyaretlerin sevap ve semereleri, ancak o ziyareti marifetle (bilinçli bir şekilde) yapan kimseler için takdir edilmiştir. [3]

Dolayısıyla duanın kabul edilmesinin ilk şartı, Allah’ın celal ve cemal sıfatlarını, fiillerini ve en güzel isimlerini (esmâ-i hüsnâ) tanımaktır ki herkes gücü nispetinde bu bilgiyi elde etmelidir.

 

2. Samimi niyet ve ihlâslı bir kalp.

Duanın kabul edilmesinin ikinci şartı, samimi ve temiz niyet; riyadan uzak, ihlâslı bir kalptir.

Bu bağlamda İmam Cafer-i Sadık (a.s) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: 

“Şüphesiz kul, Allah-u Teâlâ’ya samimi bir niyet ve ihlâslı bir kalple dua ettiğinde, Allah’a verdiği ahde vefa gösterdikten sonra duası kabul edilir.” [4]

 

Allah’ın ahdine ve verdiği söze bağlı kalmak -ki bu, kalbin saflığı ve niyetin ihlâsı demektir-duanın kabulünün şartıdır.

Şu noktaya dikkat etmek gerekir: Dua insanı nasıl terbiye eder? İhtiyaçların giderilmesi ve sorunların çözülmesi için Allah’ın kapısına yöneliriz; ancak bunun niyette ihlâs ve kalpte saflık olmadan mümkün olamayacağını biliriz. Bu sebeple kendimizi geliştirmeye ve terbiye etmeye yönelmeliyiz.

 

3. Helal yiyecek, duanın kabulünde önemli ve zor bir şarttır 

Bu konuda Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) çok güzel ve uyarıcı bir rivayette şöyle buyurmuştur: 

“Kazancını temizle ki duan kabul edilsin. Zira kişi ağzına haram bir lokma koyar da bu sebeple kırk gün boyunca duası kabul olunmaz.” [5]

 

Bazı insanların kazançları haramla, eksik ölçüp tartmakla, faizle, başkalarına zulmetmekle ve dinî yükümlülüklerini (hakkullah) yerine getirmemekle kirlenmiştir. Böyle bir durumda dua edip de dualarının kabul edilmesini beklemektedirler.

Hz. Peygamber Efendimiz’in (s.a.a) bu kıymetli sözlerinden anlaşıldığı üzere dua, insanın terbiyesinde önemli bir role sahiptir ve kişiyi haram ile helale riayet etmeye zorlar.

 

Doğrusu, hayatta helal ve harama dikkat etmenin büyük bir önemi vardır. Eğer bu hususa riayet edilseydi, mahkemelerde bu kadar dava ve dosya olmazdı. İnsanlar helal ve harama özen gösterselerdi, toplumda bu kadar fakir ve muhtaç bulunmazdı. Ne var ki bazıları asılsız bahanelerle bu önemli konuyu ihmal edip şöyle derler: “Helal ve haram nerede? Bir helal yok ki onu bulalım!”

Böyle mazeret üretenlerden biri şöyle diyordu: “Eğer helal bir şey istiyorsan, o ancak yağmur suyudur, o da ancak nehrin ortasında, yağmur yağarken ağzını açıp damlaların doğrudan ağzına girmesiyle olur. Çünkü hem yağmur helaldir ve hem de üzerinde durduğun nehir yatağı gasp edilmiş mülk değildir!”

 

Gerçekte bu tür insanlar bu bahanelerle kendilerini aldatmaktadırlar.

“Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Oysa onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.” [6]

Bir başka deyişle onlar bir tür safsataya (mugalata) başvurmaktadırlar. Zira söz konusu olan zahirî helal ve haramdır; onlarsa gerçek helal ve haramdan söz etmektedirler. Oysa biz zahire (görünüşe) göre hareket etmekle yükümlüyüz.

 

Peki, İmamlarımız (a.s) ihtiyaçlarını Müslümanların çarşı ve pazarından temin etmiyor muydu? Onlar, şer’î hükümlerin zahirine bağlı kalıp onları uygulamakla birlikte, ihtiyatlı olunması uygun düşen hususlardan da kaçınırlardı. Örneğin, zekâtı verilmemiş pazar ekmeğini ve etini kullanmazlardı. Bizim de bir yıl boyunca tükettiğimiz ekmek ve et miktarını hesaplayıp zekâtını fakirlere vermemiz uygun olur. Maalesef birçok çiftçi ve hayvan yetiştiricisi mallarının zekâtını vermemekte, biz de onların ürünlerini kullanmak durumunda kalmaktayız. Her ne kadar bilmediğimiz için mazur görülsek de bunun manevi bir etkisi olacaktır. Dolayısıyla bunun zekâtını hesaplamak güzel bir davranış olup kalbin arınmasına ve nurlanmasına vesile olur.

 

Sonuç olarak, helal beslenme sadece duanın kabulünde değil, insanın tüm ibadetlerinde de etkilidir. Namaz, oruç, hac, farz ve nafile ziyaretler gibi ibadetlerde kesinlikle tesiri vardır. Öte yandan, haram beslenme yalnızca duanın kabulüne engel olmakla kalmaz, aynı zamanda ibadet ve ziyaretin manevi hazzını ve ruhaniyetini de ortadan kaldırır; kişi Kur’an okumaktan, namaz kılmaktan ve benzeri ibadetlerden artık lezzet alamaz.

 

4. Kalp huzuru

Duanın kabulünün dördüncü şartı, kalbin huzuru (huzur ve farkındalığı)dır. Açıktır ki bu şart son derece değerlidir. Nitekim bir rivayette şöyle buyurulmuştur: Peygamber Efendimiz’e (s.a.a) Allah’ın en büyük ismi (ism-i a‘zam) soruldu. Şöyle buyurdu:

“Allah’ın isimlerinin her biri en büyüktür (a‘zamdır). Öyleyse kalbini Allah’tan başka her şeyden arındır, sonra O’nu dilediğin bir isimle çağır, işte o isim en büyük isimdir.” [7]

Bu rivayetten anlaşıldığına göre ism-i a‘zam, bazılarının zannettiği gibi insanın telaffuz etmesiyle sorunlarının çözüleceği bir lafız değildir. Aksine ism-i a‘zam, insanın iç dünyasında oluşturması gereken özel bir hal ve niteliktir; o da gönül evini (Allah’tan gayrı her şeyden) arındırmaktır. [8]

 

Kalp, mal putu, makam putu, şöhret putu, kadın ve çocuk putu gibi putlarla dolu bir put evi halindeyken ve bu put evinin içinden dua edildiğinde, böyle bir duanın kabul olmayacağı açıktır. Önce tıpkı Hz. İbrahim (a.s) ve Hz. Ali (a.s) gibi put kırıcı olup tüm bu putları gönül evinden çıkarmalıyız. Ancak o zaman Allah’ın isimlerinden hangisiyle dua edersek edelim, duamız kabul olunur.

 

Duanın dört şartını göz önünde bulundurduğumuzda, acaba biz bu şartları yerine getirebildik mi? Helal gıda, kalbi Allah’tan gayrısından arındırmış olmak, niyette saflık ve ihlâs ile Allah’ı tanıma (marifet) bilgisini elde edebildik mi?

Eğer bu şartlardan yoksunsak, onları elde etmek için çaba göstermeliyiz. Özellikle rahmet ve ilahî lütuf ayı olan Ramazan-ı Şerif’te, insanın ruhu daha fazla hazırlık ve kabiliyet kazanır. Bu ay, dua etmek ve bu şartları elde etmek için son derece uygun bir fırsattır.

 

Bazı duaların kabulü, kişinin maslahatına uygun değildir:

Her ne kadar biz dua etmekle yükümlüyüz ve kabulü konusunda da ümitli olmamız gerekiyorsa da şu noktaya dikkat etmek gerekir: Bazen bazı duaların kabulü kişinin maslahatına uygun düşmez. İnsan bazen kurtuluşunun duanın kabul edilmesinde olduğunu zanneder. Oysa Allah, kendi katındaki bilgiyle, o kişi için bunun sapıklık, helak ve yok oluş sebebi olduğunu bilir. İşte böyle durumlarda bu tür dualar kabul edilmez.

Bu bağlamda, Ensâr’dan Sa‘lebe’nin ibretlik ve sarsıcı kıssası -ki o, maslahatına uygun olmayan bir talebinde ısrarcı olmuş ve talebinin kabulü ise, onun imanını kaybetmesine ve bazı ilahî hükümlere itiraz etmesine yol açmıştır- hepimiz için büyük bir derstir. [9]

 

Bazen bir genç bir kıza talip olur ve reddedilir; çokça yalvarıp yakarmasına ve defalarca dua etmesine rağmen bu evlilik gerçekleşmez. Kalbi kırık ve üzgün bir şekilde hayatına devam eder. Ancak bir süre sonra, duasının kabul edilmemesiyle Allah'ın kendisine ne kadar büyük bir lütufta bulunduğunu fark eder; çünkü belki de o evliliğin meyvesi sakat çocuklardan başka bir şey olmayacaktı. Bu nedenle, bazı dualarımızın kabul olmamasından dolayı endişelenmeyelim; zira söz konusu dua bu türden olabilir. Ayrıca masumların (a.s) rivayetlerine göre:

"Dünyada kabul olunmayan duaların karşılığını, Allah ahirette dua edene fazlasıyla ihsan edecektir." [10]

 

Dua Hakkında İki Önemli Soru

Birinci Soru:

 Masum İmamlardan (a.s) bize ulaşan dualar arasında, asla müstecap olmayacak (gerçekleşmeyecek) dualar görüyoruz. İmamlar (a.s) neden bu tür duaları okumamızı emretmişlerdir? Örneğin, Ramazan ayı dualarında namazlardan sonra okunan şu ifade yer alır: "Allah'ım! Bütün borçluların borcunu öde." Oysa bu istek, özellikle yaşadığımız çağda gerçekleşmesi mümkün olmayan bir taleptir; çünkü günümüz dünyasında insanlar sürekli borçlanmakta ve borçsuz bir dünya esasen bir hayalden ibaret görünmektedir. Öyleyse bu tür duaların amacı nedir?

Cevap:

Borç ve alacak iki türdür: Birincisi, ödenmesi mümkün olan borç ve alacaklardır. Örneğin tüccarların ve esnafların aldıkları kredilerle ticaret yapmaları, taksit vakti geldiğinde malı satıp borcu ödemeleri veya maaşlı çalışanların maaşlarından ödemek üzere aldıkları krediler bu gruptadır.

İkinci kısım ise, ödeme imkânı bulunmayan, ancak insanın almak zorunda kaldığı ve ödemekten aciz düştüğü borçlardır. Görünüşe göre yukarıdaki duada kastedilen birinci grup değil, ikinci grup borçlardır.

İkinci grup borçlarda, bu borçların ödenmesi için dua etmek sadece güzel ve mümkün bir eylem değil, aynı zamanda İslam'ın emirleri doğrultusunda bunun gerçekleşmesi için fiili adımlar da atılmalıdır. Öyle ki, İmam-ı Zaman'ın (a.f) toplumu olan kâmil bir İslam toplumunda, tek bir aç bile kalmamalıdır: "Allah'ım! Bütün açları doyur." Bir tek çıplak kalmamalıdır: "Allah'ım! Bütün çıplakları giydir." Bir tek fakir ve muhtaç bulunmamalıdır: "Allah'ım! Bütün fakirleri zengin kıl." Ve nihayetinde, tek bir borçlu dahi kalmamalıdır.

 

Bu konunun tanığı, İmam Cafer-i Sadık'tan (a.s) nakledilen şu içeriğe sahip kapsamlı bir rivayettir:

"Allah, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını tam olarak hesaplamış ve zenginlerin mallarında onların ihtiyaçları kadar zekât belirlemiştir. Eğer fakirlerin ihtiyacı daha fazla olsaydı, Allah zekât miktarını daha da artırırdı." [11]

Yani, eğer tüm insanlar ilahi kanunlara uyar ve şer’i vergilerini öderlerse, hiçbir aç bulunmaz. Eğer şu an toplumda açlar, çıplaklar ve fakirler görülüyorsa, bu zenginlerin ilahi emirlere karşı gelmesi, itaatsizlik etmesi ve şer’i yükümlülüklerini yerine getirmemesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, İmam-ı  Zaman (a.f) toplumunda ne bir aç, ne bir çıplak, ne bir fakir, ne bir muhtaç bulunacak ve ne de çaresiz kalmış bir borçluya rastlanacaktır. Bu sıkıntıların giderilmesi için edilen duaların kabul olması imkânsız değildir.

 

İkinci Soru:

Faziletli ve değerli "Kadir" gecelerinin amellerinden biri de Kur'an'ı başın üzerine koyma merasimidir. Oysa Kur'an, hastalıkların şifa habercisi olan bir tabip reçetesi gibi değil midir? Nitekim İsrâ Suresi'nin 82. ayetinde de şöyle buyuruyor:

"Biz Kur'an'dan, müminler için şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz."

Dolayısıyla Kur'an, bir tabip reçetesi gibi ancak kendisine amel edildiği takdirde şifa vericidir. Öyleyse neden bize Kadir gecelerinde dua ederken Kur'an'ı başımızın üzerine koymamız emredilmiştir?

Cevap:

Kur’an’ın iki yönü vardır; oysa bir hekimin reçetesinin yalnızca bir yönü vardır. Kur'an-ı Kerim Allah'ın kelamı olduğu için bir yandan lafızları zatı gereği mukaddestir. Bu nedenle Müslümanlar, abdest almadan Kur'an lafızlarına dokunulmaması gerektiğine inanırlar. Öte yandan, onun içeriği ve anlamı da mukaddestir. Bu sebeple Kur'an "Sıkl-i Ekber" (Büyük Emanet), Ehlibeyt (a.s) ise "Sıkl-i Asgar" (Küçük Emanet) olarak tanıtılmıştır. Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim'i bir doktor reçetesiyle kıyaslamak yanlıştır. Elbette bu eylemin (Kur'an'ı başa koymanın) kendi içinde mesajları vardır: Zahiri açıdan, Kur'an'ı ayaklar altına almamamız gerektiğini öğreniriz; batıni ve içerik açısından ise, bu ilahi kitabı amellerimizin rehberi yapmamız, kanun ve emirlerine sürekli uymamız ve hükümlerini unutmamamız gerektiğini bize öğretir.

 

-----------

[1]- Bihârü’l-Envâr, c. 90, s. 368.

[2]- Ankebut Suresi, 45.

[3]- Bu rivayetlerin bir örneği Vesâilü'ş-Şia, c. 10, Ebvabü’l-Mezar, 82. Bab’da yer almaktadır.

[4]- Mekârimü’l-Ahlak, c. 2, s. 874.

[5]- Mekârimü’l-Ahlak, c. 2, s. 20.

[6]- Bakara Suresi, 9.

[7]- Bihârü’l-Envâr, c. 90, s. 322.

[8]- "İsm-i Azam" hakkında daha fazla bilgi için Tefsir-i Numune, c. 7, s. 30; c. 23, s. 310 ve c. 15, s. 470'e bakınız.

[9]- Bu hikâyenin açıklaması önceki bahislerde ayrıntılı olarak ele alınmıştır.

[10]- Bu konuda duaların etkisiz kalmayacağına dair çok sayıda rivayet nakledilmiştir; Mizânü’l-Hikme, 1209. Bab'a bakınız.

[11]- Vesâilü'ş-Şia, c. 6, Ebvabü’z-Zekât, 1. Bab, Hadis: 2, 3, 6 ve 9.




Bu haber 500 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER MANEVİYAT Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI