İnsan, inandığı değerlerle kendisine bir yön çizer. İnanç, yalnızca dilde taşınan kelimelerden veya belirli vakitlerde yerine getirilen ritüellerden ibaret değildir; insanın dünyayı nasıl anlamlandırdığını, güce karşı duruşunu, zayıfa merhametini, kendisinden farklı olana bakışını ve kendi nefsine karşı ne kadar dürüst kalabildiğini belirleyen derin bir yöneliştir.
Din, insana yalnızca göğe bakmayı değil, göğe bakarken yeryüzündeki sorumluluğunu unutmamayı da öğretir; nereden geldiğini, niçin yaşadığını ve hayatını hangi ahlaki ölçüler üzerine kurması gerektiğini sorgulamaya çağırır. Bu nedenle İslam’ın daveti sadece inanmaya değil, inanılan hakikatin insan karakterinde kök salmasına yöneliktir.
Allah adaleti ve iyiliği emreder (Nahl, 16/90); öfke ve düşmanlık anında bile adaletten sapılmasına izin vermez: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır” (Mâide, 5/8).
Dinî hayatın gerçek değeri de tam burada, insanın ne söylediğinden ziyade, inancının onu nasıl bir insana dönüştürdüğünde ortaya çıkar.
Asıl sorun; insanın din ile din adına geliştirdiği alışkanlıklarını, hakikat ile kendi yorumunu, iman ile kendi aidiyetini birbirine karıştırmasıyla başlar. Kendi inancına bağlanmak, bir mezhebi veya ilmî geleneği benimsemek başlı başına bir kusur değildir. İnsan düşünür, araştırır, bir görüşü daha isabetli bulur ve onu samimiyetle yaşar.
Taassup ise insanın kendi kanaatine bağlanmasından öte, o kanaati hakikatin tamamı yerine koymasıyla başlar. Bu eşik aşıldığında farklı düşünen biri, artık yalnızca "farklı düşünen" olmaktan çıkar; yanlış, değersiz veya tehdit olarak görülür. O andan itibaren insanın gayesi hakikati aramak değil, kendi haklılığını korumaktır.
Bu dönüşümün derin bir psikolojik boyutu da vardır. İnsan zihni, mevcut düşüncelerini ve aidiyetlerini korumaya meyillidir; kendi kanaatini destekleyen bilgileri kolayca kabul ederken, onu sarsan veriler karşısında hızla savunmaya geçer. Dinî ve toplumsal kimlikler söz konusu olduğunda bu refleks daha da keskinleşir.
Kişi, fikrine yöneltilen eleştiriyi zamanla şahsına yapılmış bir saldırı gibi algılar ve görüşüyle benliğini birbirinden ayıramaz olur. Oysa ilmî ve ahlaki olgunluk, her konuda mutlak haklı olduğuna inanmak değil, yanılma payını gözeterek hakikati arayabilmektir. “Ben yanılabilirim” diyebilmek, iman zayıflığı değil, insanın kendi sınırlarını bilmesidir. Hakikatin büyüklüğünü idrak eden insan, kendi bilgisinin sınırlı olduğunu da bilir.
İslam düşünce tarihi, farklı yorumların vahyi anlama çabasından doğan tabii birer sonuç olduğunu gösterir. Farklı coğrafyalar, kültürler ve tarihsel şartlar, aynı temel kaynaklarla buluşan zihinlerde çeşitli anlayışların filizlenmesine zemin hazırlamıştır. Dolayısıyla mezhep ve yorum ayrılıklarını düşmanlık sebebine dönüştürmek, hem düşüncenin doğasına hem de İslam’ın kuşatıcı ufkuna aykırı bir daralmadır.
Kur’an, “Şüphesiz bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir; ben de sizin Rabbinizim” buyurur (Enbiyâ, 21/92); müminleri kardeş ilan eder (Hucurât, 49/10) ve “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin” diye uyarır (Âl-i İmrân, 3/103).
İnsanların farklı kavim ve topluluklar hâlinde yaratılmasının hikmeti de birbirini yok etmek değil, tanışıp bilişmektir (Hucurât, 49/13). Farklılık, insan hayatının kaçınılmaz gerçeğidir; asıl imtihan ise bu farklılıklar içinde adaleti ve kardeşliği yaşatabilmektir.
Elbette bugün İslam dünyasının yaşadığı parçalanmışlığı yalnızca mezhep ayrılıklarıyla açıklamak eksik kalır. Siyasi çıkarlar, iktidar mücadeleleri, sömürgecilik mirası, ekonomik bağımlılıklar, dış müdahaleler, eğitim sorunları ve bilgi kirliliği de bu kırılmada ağır bir paya sahiptir. Ne var ki taassup, bütün bu yıkıcı unsurların toplumlar üzerindeki tesirini katlayan en elverişli zemini hazırlar.
İnsanlar birbirini anlamak yerine etiketlemeye başladığında ortak meseleler görünmez olur; “biz” ve “onlar” uçurumu derinleştikçe adaletsizlik, yoksulluk, savaş, cehalet ve sömürü gibi yakıcı gerçekler kimlik kavgalarının gölgesine itilir. Böyle bir atmosferde insan, karşısındakinin her şeyden önce bir "insan" olduğunu unutur ve onu yalnızca taşıdığı kimlik üzerinden yargılar.
Oysa acı, bizim çizdiğimiz sınırları tanımaz. Bir annenin gözyaşı herhangi bir mezhebe ait değildir; savaşın ortasında kalan çocuğun korkusu, yoksulun açlığı, mazlumun feryadı kimlik sormaz. Bir insanın uğradığı zulüm, bizimle aynı fikirde olup olmamasına göre hafiflemez. Kur’an’ın adalet çağrısındaki sarsıcı güç de tam burada belirir: Adalet yalnızca sevdiğimiz veya bize benzeyenler için değil, öfke duyduğumuz ve karşı çıktığımız kimseler için de titizlikle korunması gereken bir ilkedir (Mâide, 5/8). Bir insanın hakkını savunmak için onun bizim mezhebimizden, kültürümüzden veya dünya görüşümüzden olması gerekmez; insan onuru, bütün kimliklerden önce gelir.
Bu nedenle İslam dünyasının muhtaç olduğu birlik, insanların tek tipleştirilmesi değildir. Gerçek birlik, farklılıkları silmek yerine, o farklılıkların üzerinde ortak bir vicdan ve ahlak inşa edebilmektir. Teferruatta aynı düşünmeden aynı adaletsizliğe itiraz edebilmek, farklı yorumları benimserken birbirinin hukukunu gözetebilmek ve aynı mezhepten olmadan aynı acıyı paylaşabilmek çok daha sağlam bir birlik zemini kurar. Çünkü toplumları bir arada tutan şey yalnızca ortak semboller değil, ortak adalet duygusudur.
Bu noktada din ile dindarı, vahiy ile insan yorumunu birbirinden ayırmak hayati önem taşır. Din, Allah’ın vahyine dayanır; insan ise o vahyi anlamaya ve yorumlamaya çalışır. Bu yüzdendir ki hiçbir insan, hiçbir âlim, hiçbir cemaat veya düşünce ekolü hatadan bütünüyle münezzeh değildir. İnsan, kendi yorumunun da yanılabilir olduğunu kabul ettiği ölçüde ilmî açıdan daha özenli, ahlaki açıdan daha mütevazı olur. Kendi kanaatini dinin bizzat kendisi yerine koyduğunda ise eleştiriyi reddetmeye ve kendi sınırlarını kutsallaştırmaya başlar. “Ben inanıyorum.” demek ile “Benim dışımda kimse hakikate sahip olamaz.” demek arasında derin bir uçurum vardır: İlki samimi bir imanı ifade eder, ikincisi ise insanın kendi yorumuna atfettiği mutlaklık iddiasını.
Dinin insan üzerindeki gerçek tesiri de burada sınanmalıdır. İnsan kendisine yalnızca “Neye inanıyorum?” diye değil, “İnandığım şey beni nasıl bir insan yapıyor?” diye de sormalıdır. Daha adil, daha merhametli, daha dürüst ve daha mütevazı olabiliyor muyuz? Öfkelendiğimizde ölçüyü koruyabiliyor muyuz? Yanıldığımızda geri adım atma erdemini gösterip başkasının doğrusunu teslim edebiliyor muyuz? Bize benzemeyen birinin hakkını da kendi hakkımız kadar savunabiliyor muyuz? Kur’an’ın ibadet ile ahlakı birbirinden ayırmayan bütünlüğü bu muhasebeyi zorunlu kılar. Nitekim namazın, insanı kötülükten ve çirkinlikten alıkoyması beklenir (Ankebût, 29/45). Dil Allah’ı anarken davranışlar kibir, zulüm ve haksızlık üretiyorsa, insanın kendi kulluğunu yeniden sorgulaması gerekir.
Taassubun en tehlikeli tuzaklarından biri de kişiyi kendi çevresinin kusurlarına karşı körleştirmesidir. Kendi grubumuzun hatalarını iyi niyetle, şartlarla ve zorunluluklarla tevil ederken; başkasının aynı davranışını derhâl ahlaki bir çöküş olarak damgalayabiliriz. Böylece terazi hakikat olmaktan çıkar, aidiyete dönüşür. “Ne doğrudur?” sorusunun yerini “Bizden kim haklı?” sorusu aldığında, artık savunulan şey hakikat değil, taraftır. Oysa gerçek adalet, kendi safımızın yanlışını da yüksek sesle söyleyebilmeyi gerektirir. Kendi kusurunu göremeyen bir topluluk, başkasını düzeltmeye çalışırken kendi ahlakını yitirir.
Bugün Müslümanların yeniden kenetlenebilmesi için farklılıkları sıfırlamaktan önce, o farklılıkların üstünde yükselen ortak değerleri hatırlaması şarttır. Tevhid, insanları Allah’a kullukta buluşturur; adalet, merhamet, doğruluk, insan onuru ve kul hakkı ise bu kulluğun yeryüzündeki ahlaki tezahürüdür. İnsan kendi mezhebini benimseyebilir, geleneğinden beslenebilir, yorumunu savunabilir; ancak bunların hiçbiri bir başkasının onurunu çiğnemenin gerekçesi olamaz. Hakikate sadakat, başkasını susturmak değil, önce kendi nefsimizi hakikatin terazisine çıkarmaktır. İman, insanı kendi grubunun dar sınırlarına hapsetmemeli, onu kuşatıcı bir vicdana taşımalıdır.
Bugün kendimize sormamız gereken asıl soru, hangi mezhebe mensup olduğumuzdan önce nasıl bir insan olduğumuzdur. Dinin insandaki karşılığı kuru bir ikrarda değil; mazlumun yanında durabilmekte, haksızlık karşısında adaleti ayakta tutabilmekte, hatasını kabullenebilmekte ve farklı olanın onurunu koruyabilmektedir. İnanç kalbi genişletmiyorsa; bilgi tevazu, ibadet merhamet, hakikat arayışı ise adalet doğurmuyorsa, insanın kendi din anlayışıyla yüzleşmesi gerekir.
Çünkü hakikat hiç kimsenin mülkü değildir; hepimiz onun karşısında birer yolcuyuz. Gerçek sadakat; inancımızı yaşarken başkasının hukukunu çiğnememekte, doğrularımıza bağlı kalırken yanılma payımızı unutmamakta ve farklılıkları düşmanlığa tahvil etmemekte gizlidir. Din, insanın kalbini daraltmak için değil; onu nefsinin dar kalıplarından çıkarıp geniş bir insanlık ve vicdan ufkuna yükseltmek için vardır. Taassup ise insanın kendi yorumunu büyütürken kalbini küçültmesi, kendi grubunu korurken adaleti daraltması ve nihayetinde başkasının acısını kendi dünyasından sürgün etmesidir.
İslam dünyasının bugün ihtiyaç duyduğu iyileşme, siyasi veya kurumsal bir birlik arayışından önce, köklü bir ahlaki inşayı zorunlu kılıyor. Birbirimizi mezhebimizden önce insanlığımızla görebildiğimiz, kendi tarafımızın kusurunu da açıkça dile getirebildiğimiz, haklı çıkmaktan ziyade hakikate yaklaşmayı dert edindiğimiz bir vicdan iklimine muhtacız. Böyle bir iklim yeşerdiğinde, farklılıklarımız bizi birbirimizden koparan birer duvar olmaktan çıkacak; ortak hakikati daha geniş bir pencereden görmemizi sağlayan birer zenginliğe dönüşecektir.
İman, insanı Allah’a yaklaştırırken insanlardan uzaklaştırmamalıdır. Aksine, Allah’a yakınlığın ölçüsü; insanlara gösterilen merhamette, adalette ve güzel ahlakta billurlaşmalıdır. İnancımızı korurken başkasının onurunu da koruyabiliyorsak, doğrumuza bağlıyken adaletten şaşmıyorsak ve hakikati savunurken nefsimizin üstünlük tutkusunu dizginleyebiliyorsak, din hayatımızda gerçekten diriltici bir kuvvete dönüşmüş demektir.
Hakikatin gücü, onu ne kadar yüksek sesle savunduğumuzda değil, onunla nasıl bir insana dönüştüğümüzde anlaşılır. Din insanı yüceltir; taassup ise hakikat arayışını bir üstünlük iddiasına indirgeyerek insanı hem kendisine hem de başkasına yabancılaştırır. Bu yüzden bugün ihtiyacımız olan şey inancımızı terk etmek değil; inancımıza sızan kibirden, öfkeden ve taassuptan arınmaktır. Çünkü Allah’a giden yol, insanı küçülterek değil, kalbini genişleterek açılır.
