|
Tweet |
Bismillahirrahmanirrahim
Cuma gecesi, son secdede, isteğini bütün ayrıntılarıyla dile getirdin; isim verdin, gözyaşı döktün, hatta yemin ettirdin. Sonra... hiçbir kabul işareti göremedin.
Peki, karşılık bulmayan bir dua ve duyulmadığını hissetme hâliyle samimi bir şekilde nasıl yüzleşebiliriz?
Bazen asıl acı, istediğine ulaşamamak değildir; insanın sesinin bir yere ulaşmadığını hissetmesidir. Bir hastalığın tedavisi, bir ilişkinin yeniden düzelmesi, iş bulmak, borçtan kurtulmak veya evin huzura kavuşması için nice geceler boyunca “Allah’ım!” dedin; fakat beklediğin şey gerçekleşmedi. İşte o zaman şu soru zihnini kemirmeye başlar:
Allah yakınsa, neden istediğimi gerçekleştirmedi?
Kur’ân-ı Kerîm, şöyle vaat etmektedir:
“Kullarım sana Beni sorduklarında, şüphesiz Ben yakınım; Bana dua edenin duasına, Bana dua ettiği zaman karşılık veririm.” [1]
Yine şöyle buyurmaktadır:
“Bana dua edin ki size karşılık vereyim.” [2]
Bu âyetler mutlak bir anlam taşıyor gibi görünmektedir. Öyleyse neden birçok dua görünüşte karşılıksız kalmaktadır?
Cevap, daha derin katmanlarda aranmalıdır.
Güvenilir Şiî rivayetler, özellikle Emîrü’l-Mü’minîn Ali’den (a.s) nakledilen rivayetler, bu meseleyi açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bir adam Hz. Ali’nin (a.s) huzuruna gelerek şöyle dedi: “Allah, ‘Bana dua edin, size karşılık vereyim’ buyuruyor; ancak biz dua ediyoruz ve duamız kabul edilmiyor.” İmam (a.s) şöyle buyurdu:
“Kalpleriniz sekiz hususta size ihanet etmiştir: Allah’ı tanıdınız; ancak O’nun hakkını yerine getirmediniz. Peygamber’e iman ettiniz; ancak onun sünnetine muhalefet ettiniz. Kur’ân’ı okudunuz; ancak onunla amel etmediniz. Azaptan korkuyorsunuz; fakat ona doğru ilerliyorsunuz. Cennete rağbet ediyorsunuz; ancak ondan uzaklaşıyorsunuz. Allah’ın nimetlerinden yararlanıyorsunuz; fakat şükretmiyorsunuz. Şeytan’ın düşmanısınız; ancak fiilen onunla dostluk ediyorsunuz. Başkalarının kusurlarını görüyorsunuz; fakat kendi kusurlarınızı unutuyorsunuz. Buna rağmen nasıl dualarınızın kabul edilmesini bekliyorsunuz? Takvâ sahibi olun, amellerinizi ıslah edin, iyiliği emredip kötülükten sakındırın ki dualarınız kabul edilsin.”
Sefînetü’l-Bihâr gibi kaynaklarda yer alan bu rivayet, ilâhî vaadi mutlak değil, birtakım şartlara bağlı olarak değerlendirmektedir. Günahlar; özellikle haram yeme, namazı geciktirme, müminler hakkında kötü zan besleme, nifak ve sadakayı terk etme, duanın kabulünün önündeki başlıca engellerdendir. İmam Zeynelabidin (a.s) da özellikle bu engeller üzerinde durmuştur. İmam Muhammed Bâkır (a.s) ise günahı, duanın kabulünden mahrum kalmanın en önemli sebebi olarak nitelendirmektedir.
Ancak her şey günaha bağlanamaz. Bazen dua kabul edilir; fakat bizim istediğimiz şekilde değil. İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur:
“Allah, müminin duasını geciktirir; çünkü kulunun sesini daha fazla duymayı sever. Ancak münafığın duasını çabucak kabul eder ki onun sesini duymasın.”
Bazen de istediğimiz şey bizim için hayırlı olmayabilir. Kur’ân şöyle buyurmaktadır:
“Olur ki bir şeyi seversiniz, oysa o sizin için kötüdür; olur ki bir şeyden hoşlanmazsınız, oysa o sizin için hayırlıdır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” [3]
İlâhî hikmet, keremi ortadan kaldırmaz. Emîrü’l-Mü’minîn (a.s), Allah’ın kendi hikmetini ihlal etmeyeceğini; bu nedenle her duayı kabul etmeyeceğini ifade etmektedir.
Bazen cevap, bizim farkında olmadığımız bir belânın uzaklaştırılması veya âhiret için sevap olarak biriktirilmesidir. Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
“Herhangi bir Müslüman, günah veya akrabalık bağlarını koparma dışında bir şey istediğinde, mutlaka şu üç şeyden biri kendisine verilir: Ya dileği yerine getirilir, ya âhireti için biriktirilir ya da istediği şeye denk bir belâ kendisinden uzaklaştırılır.”
Şimdi asıl sorumuza dönelim: Bu duyulmamazlık hissiyle samimi bir şekilde nasıl yüzleşebiliriz?
Öncelikle Allah’ın her zaman işittiğini kabul etmeliyiz. Bakara sûresinin 186. âyeti, O’nun yakın olduğunu açıkça vurgulamaktadır. Allah’ın sessiz kaldığı hissi çoğu zaman O’nun uzaklığından değil, kalbimizin gafletinden kaynaklanır. Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
“Allah’a, duanızın kabul edileceğine kesin olarak inanarak dua edin ve bilin ki Allah, gaflet içindeki bir kalpten yapılan duayı kabul etmez.”
İkincisi, kendimizi gözden geçirelim. Dua ederken dilimiz ile kalbimiz aynı doğrultuda mı? Allâme Tabâtabâî’nin ifade ettiği üzere, duanın kabul hedefine ulaşmadığı iki durum vardır:
1- “Duanın gerçek bir dua olmadığı ve duayı yapan kişinin yanılgı içinde bulunduğu durumdur. Örneğin, istediği şeyin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını bilmeyen ve cehaletinden dolayı yine de onu isteyen kimse ya da meselenin gerçek mahiyetini bilmeyen ve gerçeği bilmiş olsaydı asla istemeyeceği bir şeyi isteyen kimse böyledir. Mesela, falanca hastanın öleceğini bilseydi, onun şifa bulmasını istemenin ölü birini diriltmeyi istemek anlamına geldiğini anlayacak ve hiçbir zaman şifa dilemeyecekti... Ya da çocuğunun iyileşmesinin kendisi için ne gibi tehlikeler doğuracağını bilseydi dua etmeyecekti. Şimdi ise meselenin gerçek mahiyetini bilmediği için dua etmiş olduğundan, duası kabul edilmez.
2- Dua gerçek bir duadır; ancak kişi dua ederken Allah’a yönelmemektedir. Bunun anlamı şudur: Diliyle Allah’tan istemekte, fakat kalbinde bütün ümidini sıradan sebeplere veya hayatında etkili olduğunu vehmettiği birtakım hayalî unsurlara bağlamaktadır. Böyle bir duada ikinci şart, yani ‘Bana dua ettiği zaman’ şartı mevcut değildir. Çünkü bu, Yüce Allah’a has kılınmış samimi bir dua değildir. Gerçekte Allah’a dua etmiş de değildir. Zira duayı kabul eden Allah, hiçbir ortağı bulunmayan Allah’tır. İşlerini sebeplerin ve vehimlerin ortaklığıyla yürüten bir ilah ise, duaya cevap veren Allah değildir.” [4]
Üçüncüsü, sabrı geliştirelim. Dua bir ibadettir, bir alışveriş değildir. Duada ısrar etmek güzel görülmüştür; ancak acelecilik ve ümitsizlik kapıyı kapatır. İmam Cafer-i Sadık (a.s), mümin Allah’ın rahmetinden ümit ettiği sürece hayır üzere olduğunu; ancak acele etmenin onu ümitsizliğe ve dua etmeyi terk etmeye sürükleyebileceği konusunda uyarır. Hz. İmam’a (a.s) duada acele etmenin ne olduğu sorulduğunda şöyle buyurmuştur:
“Kişinin, ‘Bir süredir dua ediyorum; fakat duamın kabul edildiğini göremiyorum’ demesidir.” [5]
Bu rivayette üzerinde düşünülmeye değer nokta, insanın bekleyişin uzamasından yorulma hakkının olmadığıdır. Mesele, “Ben hâlâ sonucu göremiyorum” ifadesini “Öyleyse Allah beni işitmedi” yargısına dönüştürmektir. Birinci cümle, yaşadığımız tecrübeyi ifade ederken ikinci cümle, Allah hakkında kesin bir hüküm vermektedir.
Kur’ân’da bununla ilgili dikkat çekici bir örnek vardır: Hz. Musa ve Hz. Harun’un duasının ardından Allah şöyle buyurmaktadır:
“İkinizin de duası kabul edildi; öyleyse dosdoğru olun ve sebat edin.” [6]
Duanın kabul edildiği bildirildikten sonra sebat etme emri gelmektedir. Yani duanın kabul edilmesi ile sonucunun görülmesi arasında bir zaman aralığı olabilir. Bu süre içerisinde insanın yapması gereken yalnızca oturup beklemek değildir; sebat etmeli, doğru kararlar almalı ve yoluna devam etmelidir.
Dördüncüsü, duamızı ıslah edelim. Duaya hamd ve senâ ile başlayalım, Hz. Muhammed (s.a.a) ve Âl-i Muhammed’e (a.s) salavat getirelim, günahlarımızı itiraf edelim ve huzur-ı kalp ile yakîn içerisinde dua edelim. Özellikle zor şartlarda Ehl-i Beyt’e (a.s) tevessül etmek, yolu kolaylaştırır.
Son olarak, bazen “olmamasının” da duanın kabulü olduğunu kabul edelim. Dua, bir dileğin yerine getirilmesinden öte, bir ilişkidir. Bu ilişki içerisinde kul, emreden değil, teslim olan olmayı öğrenir. Duyulmadığını hissetmek, bununla samimi bir şekilde yüzleştiğimiz takdirde, en derin marifete ulaşmamıza vesile olabilir: Allah, biz O’nun sesini işitmesek bile bizi işitmektedir.
-------------
[1]- Bakara, 186.
[2]- Mü’min, 60.
[3]- Bakara, 216.
[4]- Tefsîr-i Mîzân Tercümesi, c. 2, s. 47.
[5]- el-Kâfî, c. 2, s. 490, hadis: 8.
[6]- Yûnus, 89.
