Bugun...


Ferman Kızmaz

facebook-paylas
İslâm Tarihi – 8
Tarih: 20-10-2026 09:11:00 Güncelleme: 20-10-2026 09:11:00


…

 

Hz. Peygamber’in (s.a.a) Hicreti

1) Hicret Kararı ve Hazırlık

Kureyşlilerin Hz. Peygamber’i öldürme planı “Dar’un-Nedve” toplantısında kesinleşince, Allah (c.c) Peygamber’ini bu durumdan haberdar edip Mekke’den ayrılmasını emretti. Hz. Peygamber (s.a.a) bu planı Hz. Ali’ye (a.s) açıkladı ve ona: “Bu gece benim yatağımda yat ve yeşil renkli Yemen örtümü üzerine çek!” dedi. Hz. Ali (a.s) tereddüt etmeden görevi kabul etti.

 

2) Sevr Mağarası’na Kaçış

Hz. Peygamber (s.a.a), o gece Ebu Bekir ile birlikte Mekke’nin güneyindeki Sevr Mağarası’na doğru yola çıktı. Kureyş’in peşinden gelmesini önlemek ve yolun güvenli olmasını sağlamak için 3 gün mağarada kaldılar.

Kur’ân, bu olayda Allah’ın, Hz. Peygamber’in yanında olduğunu ve Kureyşlilerin tüm güçlerine rağmen onu bulamadığını anlatır: “Siz ona yardım etmezseniz, Allah ona yardım etmiştir… İkisi mağarada iken o, arkadaşına ‘Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.’ diyordu…”

Bu ayette, Allah’ın Peygamber’e güven ve huzur verdiği, düşmanların planını boşa çıkardığı vurgulanır.

 

3) Hz. Ali’nin (a.s) Büyük Fedakârlığı

O gece Hz. Ali (a.s) Hz. Peygamber’in (s.a.a) yatağında yatarken, Kureyş’in silahlı katilleri evi sardı. Sabah olur olmaz içeri girdiklerinde Hz. Ali (a.s) kılıç çekerek karşılarına dikildi. Kureyşliler, planlarının bozulduğunu görünce şaşırıp geri çekildiler. Hz. Ali (a.s) tüm baskılara rağmen Hz. Peygamber’in yerini söylemedi.

 

Kur’ân bu fedakârlığı şöyle anlatır: “Bazı insanlar Allah’ın rızasını kazanabilmek için canlarını satarlar; Allah, kullarına karşı pek şefkatli olandır!”

Müfessir ve muhaddisler bu ayetin, “Leyletü’l-Mebit”te Hz. Ali’nin (a.s) gösterdiği fedakârlık nedeniyle nazil olduğunu belirtirler.

 

4) Hz. Peygamber’in (s.a.a) Kuba’ya Varışı

Hz. Peygamber (s.a.a) hicret öncesinde emanetleri Hz. Ali’ye (a.s) teslim etmesini ve onları sahiplerine ulaştırmasını istedi. Ayrıca, Medine’ye hicret edemeyen bazı kadın ve erkekleri de yollamasını emretti.

Hz. Peygamber (s.a.a), bi’setin 14. yılı Rebiyülevvel’in 4. günü Sevr Mağarası’ndan yola çıkarak 8 gün sonra, yani rebiyülevvel’in 12. günü Yesrib’e yakın Kuba bölgesine ulaştı. Burada, Hz. Ali’nin (a.s) gelmesini beklerken Kuba’da bir cami inşa etti.

Hz. Ali (a.s) Mekke’de 3 gün kalarak görevlerini yerine getirdi, annesi Fatıma bint-i Esed, Hz. Fatıma (a.s) ve bazı diğer aile fertlerini alarak Yesrib’e doğru yola koyuldu ve Kuba’da Hz. Peygamberle (s.a.a) buluştu.

 

5) Hz. Peygamber’in (s.a.a) Yesrib’e Girişi

Hz. Ali (a.s) Kuba’ya varınca Hz. Peygamber (s.a.a), Neccaroğulları’ndan bir grupla Yesrib’e doğru yola çıktı. Yolda ilk Cuma namazını Salim b. Avfoğulları kabilesi bölgesinde kıldı.

Yesrib’e girerken halk büyük bir sevinçle karşıladı. Kabile reisleri ve büyükler devesinin yularına asılmış şekilde, onu misafir etmek için yarıştı. Hz. Peygamber (s.a.a): “Deveyi kendi hâline bırakın, o görevlendirilmiştir! O nerede durursa orada ineceğim!” dedi. Böylece herhangi bir kabileyi ayrıcalıklandırmadan adaletli davranmış oldu.

Deve, Neccaroğulları mahallesinde Ebu Eyyûb Ensari’nin evine yakın bir yerde durdu. Hz. Peygamber (s.a.a) burada, Mescid-i Nebi yapılana kadar Ebu Eyyûb’un evinde kaldı.

 

6) Hicrî Takvimin Başlangıcı

Hicret, İslam tarihinde dönüm noktasıdır. Müslümanlar Mekke’deki baskıdan kurtulup özgür bir ortamda toplanabildiler; siyasî ve askerî güç kazandılar. Bu sayede İslam, Arap Yarımadası’na yayıldı.

Bu nedenle hicret, İslam takviminin başlangıcı oldu. Takvimin başlangıcıyla ilgili görüşler şunlardır:

1-Yaygın görüşe göre, hicrî takvimi ilk başlatan Hattaboğlu Ömer’dir. Ancak tarihî belgeler ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) yazışmalarındaki tarihler, takvimin Hz. Peygamber tarafından başlatıldığını gösterir.

2-Hz. Peygamber (s.a.a) hicretin olduğu aydan itibaren tarih düşülmesini emretmiş, belgelerde “hicretin X. yılı” ifadesi kullanılmıştır. Örnekler: Mogna Yahudileriyle yapılan antlaşmada: “…Bu ahitnameyi Ebu Taliboğlu Ali 9. yılda yazdı.” Necran Hristiyanlarıyla yapılan antlaşmada: “…Bu antlaşma, hicretin 5. yılı yazılmıştır.”

 

Ayrıca bazı rivayetlerde olayların hicret esas alınarak ay hesabıyla kaydedildiği görülür. Örneğin Ramazan orucu, kıblenin değişmesinden bir ay sonra, hicretin 18. ayında farz kılınmıştır. Bir ordunun komutanı hicretin 50. ayında yola çıktığını söylemiştir. Bir savaşın tarihi hicretin 55. yılı olarak belirtilmiştir. Bunlar, hicrî takvimin Hz. Peygamber (s.a.a) döneminde esas alındığını gösterir.

Sonra Hz. Ömer’in halifeliğinde bazı ihtilaflar yaşanınca, hicretin başlangıcı rebiyülevvel yerine Muharrem olarak resmî hale getirilmiştir.

 

2- Hz. Resulullah’ın (s.a.a) Medine’deki Köklü Girişimleri

A) Mescid’in İnşası

Medine’ye yerleşen Hz. Peygamber (s.a.a), Müslümanların eğitim ve ibadet merkezi olacak bir cami inşa edilmesine karar verdi. Medine’ye girdiğinde devesinin ilk çöktüğü yer, iki yetimin mülkündeydi. Bu arsayı yetimlerin velisinden satın aldı ve Müslümanların yardımıyla oraya camiyi inşa etti. Bu cami günümüzde de Mescidü’n-Nebi (Peygamber Camii) adıyla anılır.

Cami inşaatı tamamlandıktan sonra, bitişiğinde Hz. Peygamber (s.a.a) ve eşleri için iki küçük oda yapıldı. Hz. Peygamber (s.a.a) bu odalarda, ömrünün sonuna kadar yaşamını sürdürdü. Bu cami, Hz. Peygamber’in (s.a.a) Medine’deki ilk ve en önemli sosyal girişimidir.

 

B) Ashab-ı Suffe (Suffa Ehli)

Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirler, Ensar tarafından evlerinde ağırlanıp desteklendiler. Ancak bazı muhacirler, hiçbir akrabası ve hiçbir evi olmadığı için yoksulluk içinde kalıyordu. Bu yüzden caminin arka duvarına bitişik bir bölüm yapıldı; bu bölüm bir çardak gibi olup, fakir ve kimsesiz muhacirlerin geçici barınma yeri oldu. Bu nedenle bu gruba “Ashab-ı Suffe” denildi.

Hz. Peygamber (s.a.a) bu insanların durumuyla yakından ilgileniyor, onlara yiyecek ve yardım gönderiyordu. Ensar’ın zenginleri de onları desteklemeye teşvik ediliyordu. Ashab-ı Suffe, İslam tarihinde fedakâr ve imanlı bir topluluk olarak yer aldı. Medine’ye gelen bir yabancı, tanıdığı biri yoksa onlara katılırdı. Bu grubun sayısı sabit kalmaz; kim ev bulursa ayrılır, yeni gelenler katılırdı.

 

C) Medine Sözleşmesi (Genel Ahitname)

Medine’nin nüfus yapısı oldukça karışıktı: Evs ve Hazrec kabileleri (Araplar), Medine’de yaşayan Yahudiler ve Mekke’den gelen muhacir Müslümanlar.

Bu farklı gruplar arasında sorunlar çıkması ihtimali yüksekti. Şehrin huzuru ve asayişi için bir düzen kurulması gerekiyordu. Hz. Peygamber (s.a.a) bu amaçla Medine Sözleşmesi adıyla İslam tarihinin ilk anayasası sayılan bir ahitnameyi hazırlattı.

 

Bu sözleşme, Medine’deki farklı grupların haklarını belirledi, barışı ve güvenliği sağladı, asayişi düzenledi. Sözleşmenin temel maddeleri şunlardır:

1-Müslümanlarla Yahudiler tek ümmet sayılır.

2-Her iki grup kendi dinine göre yaşamakta serbesttir.

3-Kureyşli Müslümanların, İslam’dan önceki diyet ödeme geleneği devam eder. Birisi esir düşerse ya da öldürülürse, diğerleri yardımcı olup fidye veya kan parasını ödeyecektir.

4-Ensar kabilelerinden Amr b. Avf oğulları ve diğer boylar için de aynı diyet usulü geçerlidir.

5-Kimsenin izni olmadan, onun kölesine, evladına veya aile fertlerine sığınma verilemez.

6-Sözleşmeyi imzalayanlar Medine’nin savunmasında işbirliği yapacaktır.

7-Medine kutsal bir şehirdir; burada kan dökmek haramdır.

8-Bu anlaşmazlıkların çözümünde başvurulacak merci Muhammed’dir. (s.a.a)

Bu düzenleme, Medine’de barışın ve düzenin sağlanmasında çok etkili oldu. Hicretin 2. yılına kadar (Bedir Savaşı sonrası) Medine’de ciddi bir kargaşa ve anlaşmazlık kaydedilmemesi, sözleşmenin etkisini gösterir.

 

D) Muhacirlerle Ensar Arasında Kardeşlik Sözleşmesi

Hicretin ilk yılında Hz. Peygamber (s.a.a), muhacirlerle Ensar arasında kardeşlik akdi kurdu. Çünkü iki grup arasında; “Irk farklılığı (Kahtani ve Adnani soyları), Meslek farklılığı (Ensar çiftçi, muhacir tüccar), Kültürel farklılık” gibi nedenlerle rekabet ve önyargı vardı. Hz. Peygamber (s.a.a) bu ayrışmayı kaldırmak için muhacirlerden her birini Ensar’dan biriyle kardeş ilan etti. Kendisi de Hz. Ali (a.s) ile kardeş oldu.

Bu kardeşlikte esas, iman ve fazilet benzerliğiydi. Çünkü Hz. Ali (a.s) de muhacir olmasına rağmen, Hz. Peygamber (s.a.a) onu kardeşi seçmişti.

 

Bu sözleşme sayesinde Ensar, muhacirlere daha fazla maddi destek vermeye başladı. Örneğin Nadir oğulları ile yapılan savaşta, Ensar ganimetten kendi paylarını muhacirlere verdi. Ensar’ın bu fedakârlığı, Hz. Peygamber (s.a.a) huzurunda muhacirlerin takdirini kazanmasına yol açtı.

Allah-u Teâla Ensar’ın bu fedakârlığını Kur’an’da şöyle över: “…Bu ganimetler hicret eden fakirleredir ki, onlar Allah'tan bir fazl (lütuf ve ihsan) arayıp Allah'a ve O'nun Resulüne yardım ederlerken yurtlarından ve mülklerinden sürülüp çıkarılmışlardır… Kendilerinin ihtiyacı olsa bile kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler…”

Bu örnek, İslam’ın toplum birliği ve dayanışma anlayışının somut bir göstergesidir.

 

 

E) Üç Yahudi Kabilesiyle Saldırmazlık Antlaşması

Medine’deki Arap kabilelerinin yanı sıra Yahudiler de vardı. Hz. Peygamber (s.a.a), Evs ve Hazrec kabilelerine ek olarak, Medine çevresindeki üç Yahudi kabilesiyle de ayrı saldırmazlık antlaşması yaptı: Kaynuka, Nadîr, Kurayza. Bu antlaşmalarla Yahudiler şunları taahhüt etti:

1-Müslümanların düşmanlarıyla işbirliği yapmayacak, onlara silah, teçhizat veya binek vermeyecekler.

2-Hz. Peygamber (s.a.a) ve Müslümanlara karşı hiçbir girişimde bulunmayacak, gizli veya açık zarar vermeyecekler.

3-Antlaşmaya aykırı davranırlarsa Hz. Peygamber (s.a.a) onları dilediği gibi cezalandırma hakkına sahip olacak; öldürme, esir alma veya mallarına el koyma gibi yaptırımlar uygulayabilecekti.

Bu antlaşmalar, Medine’nin güvenliğini sağlamış, Hz. Peygamber’in (s.a.a) şehirdeki huzurunu güçlendirmiştir.

 

F) Münafıklar (İç Düşmanlar)

Medine’deki Yahudiler dışında, hicret sonrasında yeni bir grup ortaya çıktı: Münafıklar. Bunlar dışarıdan Müslüman görünmesine rağmen, içten İslam’a inanmayan ya da Yahudi/putperest olan kimselerdi.

İslam güçlendikçe, onlarla açıkça savaşamayacaklarını anlayan bu kişiler, Müslümanların arasına sızıp İslam’a zarar vermeyi amaçladılar. Münafıklar, Yahudilerle gizlice işbirliği yaparak Müslümanlara karşı oyunlar kuruyorlardı.

Bu grubun lideri Abdullah b. Ubey idi. Daha önce Medine yönetimini ele geçirmeyi planlayan Abdullah b. Ubey, Hz. Peygamber’in (s.a.a) Medine’de otoriteyi ele almasıyla planları boşa çıktığı için ona düşman oldu.

 

Münafıkların etkisi o kadar büyüktü ki, Kur’ân’da birçok surede (Bakara, Âl-i İmran, Tevbe, Nisa, Mâide, Enfal, Ankebut, Ahzab, Fetih, Hâdîd, Münafıkun, Haşr, Tahrim vb.) onlardan söz edilir. Hz. Peygamber’in (s.a.a) bu grupla mücadelesi, Yahudi ve müşriklere karşı verdiği mücadeleden daha zordu; çünkü onlar Müslüman görünüyordu ve İslam’ın hükmü gereği onlarla savaşmak zor hale geliyordu.

Abdullah b. Ubey’in başını çektiği Münafıkların teşkilatlı faaliyetleri, hicretin 9. yılına kadar sürmüştür. Onun ölümünden sonra güçleri azalmış ve faaliyetleri bireysel düzeyde devam etmiştir.

 

1. Yahudilerin İslam’ı Engelleme ve Baltalama Çabaları

Yahudiler, Hristiyanlar gibi ahiret zamanı peygamberinin yakında geleceğini biliyorlardı. Kur’ân’ın ifadesiyle Kitap Ehli, Hz. Resulullah’ı (s.a.a) kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanıyor; Tevrat ve İncil’deki tüm işaretlerin onda gerçekleştiğini görüyorlardı. Bu nedenle, İslam’ın gelişinde Yahudilerin herkesten önce iman etmesi bekleniyordu.

Ancak Hz. Muhammed (s.a.a) peygamber olduğunda, Yahudilerden yalnızca çok az kişi ona iman etti. Hicretin başlarında Yahudiler dinlerini koruyarak Müslümanlarla normal ilişkilerini sürdürdüler; bunun en bariz delili Hz. Peygamber’le (s.a.a) imzaladıkları saldırmazlık antlaşmasıdır. Ancak bu uyum kısa sürdü.

 

Yahudiler, Hz. Muhammed’in (s.a.a) kitaplarında geçen vasıflarını inkâr etmeye veya çarpıtmaya başladılar. “Muhammed’in vasıflarını Tevrat’ta bulamadık” diyerek, peygamberin niteliklerini reddettiler. Kur’ân bu tutumu şöyle eleştirir: “Allah katından yanlarında olanı (Tevrat’ı) doğrulayıcı bir kitap geldiği zaman (ki bundan önce, küfredenlere karşı fetih istiyorlardı) işte, bilip tanıdıkları, (Hz. Muhammed) gelince onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın lâneti kâfirlerin üzerinedir.”

 

Yahudiler, Hz. Muhammed’in (s.a.a) çalışmalarını baltalamak için farklı yollar denediler:

a) Mantıksız ve imkânsız istekler

Yahudiler, “Gökten bizim için yazılı bir mektup veya kitap insin!” gibi akla ve vahye aykırı taleplerde bulunuyordu. Bu, Hz. Peygamber’i zor durumda bırakma ve onun mesajını küçültme amacı taşıyordu.

 

b) Karmaşık sorularla Müslümanları yanıltma

Müslümanların zihnini bulandırmak için çelişkili, karmaşık ve yanıltıcı sorular soruyorlardı. Hz. Resulullah (s.a.a) her seferinde net cevaplar veriyordu; ancak Yahudiler bu taktiği tekrar tekrar uyguluyordu.

 

c) Müslümanları şüpheye düşürme

Yahudiler arasında anlaşarak birbirlerine şunu söylüyorlardı: “Gidin, Müslümanlara inen şeye gündüz inanmış gibi görünün, ama aynı gün akşama doğru artık inanmadığınızı söyleyerek kâfir olup geri dönün! Böylece dinlerinden dönerler belki!” Bu, Müslümanların imanını zayıflatmayı amaçlayan bir taktiktir.

 

d) Kabileler arasında fitne çıkarma

Yahudiler, Evs ve Hazrec arasındaki eski ihtilafları yeniden körüklüyor, bu iki kabilenin tekrar birbirine düşmesini planlıyorlardı. Örneğin Şa’s b. Kays adlı bir Yahudi, bu kışkırtmaları yürütüyordu. Hz. Resulullah (s.a.a) bu komployu fark ederek zamanında müdahale etti ve fitneyi önledi.

 

2. Yahudilerin İslam’a Düşman Olmasının Nedenleri

Kur’ân-ı Kerim, Yahudileri ve müşrikleri İslam’a en fazla kin duyanlar olarak tanımlar. Çünkü bu iki grup, akıl ve mantıkla değil, kin ve düşmanlıkla hareket ediyordu. Yahudilerin İslam’a karşı düşmanlığının temel sebepleri şunlardır:

a) Irkçılık ve haset

Yahudiler aşırı ırkçıydı ve Hz. Muhammed’in (s.a.a) Yahudi soyundan olmamasını hazmedemiyorlardı. Peygamberin Yahudi olmaması, onların kibir ve üstünlük duygusunu zedeledi.

 

b) Ekonomik ve sosyal çıkar kaybı

İslam Medine’ye girmeden önce Yahudiler, Medine ekonomisini zanaat, tarım ve faizcilik yoluyla kontrol ediyordu. Ayrıca Evs-Hazrec arasındaki ihtilafları kullanarak kendi güçlerini koruyordu.
Hicretten sonra bu iki kabilenin İslam bayrağı altında birleşmesi, Müslümanların güçlenmesi, Yahudilerin gelecek dönemde bölgeyi kaybedeceğini gösteriyordu. Bu da onlar için kabul edilemezdi.

 

c) Hahamların prestiji ve çıkarı

Yahudi din adamları (hahamlar), halk arasında çok yüksek bir prestije sahipti. İnsanlar onların her sözünü kabul ediyor, hatta Tevrat’a aykırı ifadeleri bile onaylıyordu.
Bu hahamların geliri, Yahudilerin onlara “Tevrat’ın bekçisi” olarak sunduğu hediyeler ve bağışlardı. Müslümanların çoğalması, bu gelirin kesilmesi demekti. Bu yüzden hahamlar İslam’ın yayılmasını engellemeye çalışıyorlardı.

 

d) Cebrail’e düşmanlık

Yahudiler, Hz. Peygamber’e vahiy getiren Cebrail’e düşman oldular ve bu düşmanlığı, Hz. Muhammed’e muhalefetlerinde bir bahane olarak kullandılar.

 

e) Kur’an’ın eleştirileri

Kur’an, Yahudilerin bazı inanç ve uygulamalarını, Tevrat’taki hükümleri batıl ilan ederek eleştirmiştir.  Bu da onların tepkisini artırdı. Önce Kitap Ehli, putperestlerden daha üst görülüyor, saygı görüyordu. Bu ayrıcalık, İslam’ın ortaya çıkmasıyla sarsıldı. Bu nedenle Medine Müslümanları zaman zaman Yahudilere dini sorular soruyor, onlar da Tevrat’ı Arapça’ya çevirip cevap veriyorlardı. Ancak bu cevaplar çoğu kez yanlış, eksik veya tahrif edilmişti.

 

Hz. Peygamber (s.a.a), Müslümanlara Kitap Ehlinin sözlerini tasdik etmemelerini öğütlüyordu. Bu konuda Ömer’e şöyle buyurmuştu: “Canımı elinde tutan Rabbime yemin ederim ki, bizzat Musa da hayatta olsaydı, bana itaat ederdi şimdi!”

Bu sözler Yahudileri daha da öfkelendiriyor ve düşmanlıklarını artırıyordu. Çünkü “Bu adam bizim her şeyimize karşı çıkmak niyetinde!” diye düşünmeye başlıyorlardı.

 

3. Kıblenin Değişmesi ve Yahudilerin Tepkisi

Hz. Resulullah (s.a.a), Mekke’de bulunduğu süre boyunca ve hicretten bir süre sonrasına kadar namazı Beytü’l-Mukaddes’e doğru kılarak yönelmişti. Yahudiler İslam’a karşı düşmanlığa başlayınca bu durumu propaganda malzemesi yaptılar: “Onun dini bağımsız değil, bizim kıblemize doğru namaz kılıyor.”

Bu sözleri sürekli tekrarlayarak Müslümanların gözünde Hz. Peygamber’in konumunu sarsmaya çalıştılar. Hz. Peygamber (s.a.a) bu duruma çok rahatsız oldu ve gece gündüz vahiy bekledi.

Hicretten 17 ay sonra, Hz. Resulullah (s.a.a) cemaatiyle öğle namazının ilk iki rekâtını Beytü’l-Mukaddes’e doğru kılar. O sırada vahiy meleği gelir ve Rabbinin yeni kıble emrini bildirir. Hz. Peygamber (s.a.a), namazın kalan iki rekâtını Kâbe’ye doğru kılar.

 

Allah’ın emri şöyledir: “Biz senin yüzünü çok defa göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Şimdi elbette seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Her nerede bulunursanız yüzünüzü onun yönüne çevirin. Şüphesiz, kendilerine Kitap verilenler (Yahudiler) bunun Rablerinin katından inen hak bir emir olduğunu bilirler (Peygamberin iki kıbleye namaz kılacağını kendi kitaplarında görüp okumuşlardır.) Allah onların yapmakta olduklarından gafil değildir.”

Bu kıble değişimi, Müslümanların bağımsızlığını ve ayrı bir din topluluğu olduklarını netleştirdi. Yahudiler için büyük bir darbe oldu. Artık “Müslümanlar bizim kıblemize yöneliyor” bahanesi ortadan kalktı.

Yahudiler, bu değişimi sorgulamaya başladılar: “Müslümanlar yıllardır yöneldikleri kıblelerini neden değiştirdiler?”

 

Allah, bu sorgulama öncesinde Peygamberine şu cevabı bildirmişti: “İnsanlardan birtakım beyinsizler ‘Onları daha önce üzerinde bulundukları kıblelerinden çeviren şey nedir?’ diyecekler. De ki: ‘Doğu da Allah’ındır batı da Allah’ındır. Dilediğini dosdoğru yola yöneltip iletir.’”

Bu cevap, kıblenin değiştirilmesinin sebebinin Allah’ın emri olduğunu ve hiçbir yerin kendiliğinden kutsal olmadığını vurgular. Böylece Yahudilerin propaganda malzemesi ortadan kalktı.

 

4. Kıble Değişimi ve Müminlerin İmtihanı

Kıble değişimi, sadece Yahudilerin bahanelerini kesmekle kalmadı; aynı zamanda müminlerin iman ve teslimiyetini ölçmek için bir sınavdı. Allah bu amaçla şöyle buyurur: “Kâbe’yi kıble yapmamız peygambere uyanları, (cahiliye dönemine) gerisin geriye dönenlerden ayırt etmek içindir. Doğrusu bu, Allah’ın hidayete ulaştırdıkları dışında kalanlar için zor bir olaydı. Allah imanınızı boşa çıkaracak değildir (daha önceki kıbleye doğru kıldığınız namazlar sahihtir), zira Allah, insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir.”

Bazı rivayetlerde bu sınav şu şekilde açıklanır: Mekke’de Kâbe’ye bağlı olanların sevgisi, Beytü’l-Mukaddes kıblesiyle sınanmış; Medine’de ise Beytü’l-Mukaddes’e bağlı olanlar Kâbe’ye yönelmekle sınanmıştır. Yani her iki dönemde de imanı ve itaati gerçek olanlar ayrılmıştır.

 

Sonuç

Yahudilerin İslam’a karşı komplo ve engelleme girişimleri, yalnızca bir düşmanlık değil; aynı zamanda ekonomik çıkar, prestij, ırkçılık, vahye karşı kıskançlık ve siyasi güç kaybı ile bağlantılıydı.
Kıble değişimi ise Yahudilerin propaganda alanını kapatmış, Müslümanların bağımsızlığını pekiştirmiş ve toplumu “Allah’ın emrine itaat edenlerle etmeyenler” şeklinde net biçimde ayıran bir imtihan olmuştur.

 

 

Devam Edecek…



Bu yazı 0 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI