Bugun...



Kur’an-ı Kerim Tilavetinin Âdâbı

Kur’ân-ı Kerîm’i tilavet eden kimsenin yerine getirmesi gereken pek çok vazife vardır.

facebook-paylas
Tarih: 26-01-2026 16:02

Kur’an-ı Kerim Tilavetinin Âdâbı

Bismillahirrahmanirrahîm

 

Kur’ân-ı Kerîm’i tilavet eden kimsenin yerine getirmesi gereken pek çok vazife vardır. Bunların en önemlileri aşağıda sıralanmıştır:

1. Kalp Huzuru (Huzûr-u Kalb)

Kur’an’ı okuyan kimse, tilavet esnasında kendisini unutmalı; yalnızca Kur’an üzerinde düşünmeli ve onun dışındaki her şeyi zihninden çıkarmalıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmuştur:

“Ey Yahyâ! Kitabı kuvvetle al” [1]

Bu ayetin tefsiri hakkında şöyle denilmiştir: Buradaki “kuvvetle almak”tan maksat, Kur’an tilaveti sırasında Allah’tan başkasını unutmak, hayatın bütün kaygı ve meşguliyetlerini zihinden uzaklaştırmaktır.

 

2. Kur’an Ayetleri Üzerinde Tedebbür

“Tedebbür”, kalbin huzurundan farklı bir anlam taşır. Zira insan, Kur’an okurken kalbine başka düşünceler gelmeyebilir ve bu bakımdan kalp huzuruna sahip olabilir; fakat ayetler üzerinde derinlemesine düşünmeyebilir. Böyle bir kimse kalp huzuruna sahiptir; ancak tedebbürü yoktur. Bu sebeple, kalbin huzuruna ilaveten Kur’an ayetleri üzerinde tedebbür ve tefekkür de bulunmalıdır. Çünkü Kur’an tilavetinin asıl amacı tedebbürdür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlar Kur’an üzerinde düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, içinde pek çok çelişki bulurlardı.” [2]

Yine Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulmuştur:

“Kur’an’ı tane tane, ağır ağır oku.” [3]

Tertil, insana ayetler üzerinde derinlemesine düşünme imkânı verir. Bu sebeple Kur’an’ın “tertil” üzere okunması emredilmiştir. Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Anlayış ve kavrayış bulunmayan bir ibadette hayır yoktur; tefekkür içermeyen bir ilimde hayır yoktur; tedebbür bulunmayan bir kıraatte de hayır yoktur.” [4]

 

Bir ayetin tekrar edilmesi, tedebbür ve derin düşünce üzerinde son derece güçlü bir psikolojik etkiye sahiptir. Bu sebeple Ebû Zer (r.a) şöyle demiştir: “Bir gece Hz. Resulü Ekrem’in (s.a.a) ibadet için kalktığını gördüm. Kur’an tilaveti sırasında şu ayeti defalarca tekrar ediyordu:

“Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır; eğer onları bağışlarsan, muhakkak ki Sen azîz ve hakîmsin.” [5]

 

3. Kur’an’ın Manalarını Anlama (Tefehhüm)

Kur’an’ı tilavet eden kimse, Kur’an okuduğu sırada her bir ayetten, ona layık olan manayı idrak etmelidir. Zira Kur’an-ı Kerîm; Yüce Allah’ın sıfatlarına dair marifetleri, peygamberlerin hâllerini, iman edenlerin ve inkâr edenlerin kıssalarını, meleklerin durumlarını, Kerem sahibi Allah’ın emir ve yasaklarını, cennet ve cehennemi, öğütleri, hikmetleri, vaad ve tehditleri kapsamaktadır. Bu sebeple Kur’an okuyucusu, Kur’an’ın sırlarının, inceliklerinin ve hakikatlerinin kendisine açılması için bu manalar üzerinde son derece dikkatli ve derinlemesine düşünmelidir.

 

İbn Mes’ûd şöyle demektedir: “Kim ilklerin ve sonrakilerin yüceliğine ulaşmak isterse, Kur’an’ı okusun ve onun ayetleri üzerinde tefekkür etsin.” [6] Nitekim Kur’an-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsaydı, Rabbimin sözleri tükenmeden önce denizler tükenirdi; hatta bir o kadarını daha ona yardımcı olarak getirsek bile.” [7]

Emîrü’l-Müminin Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

“İstesem, Fâtiha sûresinin tefsiri hakkında yetmiş deve yükü yazı yazardım.” [8]

 

Kur’an-ı Kerîm’i okuduğu veya dinlediği hâlde manasını anlamayan, hatta onun asgari düzeydeki anlam ve mefhumundan dahi mahrum kalan kimseler, şu ayetlerin kapsamına girerler:

“İşte onlar, Allah’ın kalplerini mühürlediği kimselerdir.” [9]

“Yoksa Kur’an üzerinde hiç düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi vardır?” [10]

 

4. Anlamaya Engel Olan Hususlardan Uzak Durmak

Birçok Müslüman, çeşitli sebeplerle Kur’an’ı anlamaktan mahrum kalmıştır. Kur’an okuyucusunun, bu engelleri kendi yolundan kaldırması gerekir. Bu engeller, şeytan tarafından Âdemoğullarının kalpleri önüne yerleştirilmiştir; böylece onları Kur’an’da gizli bulunan sır ve hakikatlerden mahrum bırakmak amaçlanmıştır. Nitekim Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Eğer şeytanlar Âdemoğullarının kalpleri etrafında dolaşmasaydı, onlar melekût âlemine bakarlardı.” [11]

Kur’an-ı Kerîm’in yüce mana ve kavramlarını idrak etmek, ilahî melekût âlemine ait bir husustur. Şeytan, Kur’an okuyucu ile Kur’an’ın yüce manaları arasına engeller koyarak bir set oluşturmaya çalışır. Böylece okuyucunun bu perdeleri aralayıp Kur’an’ın celîl manalarına ulaşmasına engel olmak ister.

Şeytanın meydana getirdiği engellerden biri şudur: İnsanı, harfleri mahreçlerinden aşırı bir titizlikle çıkarmaya zorlar ve kişide vesvese hâli oluşturur. Böylece insan, manayı terk eder; bütün dikkatini ve zihinsel çabasını harflerin mahreçlerine yoğunlaştırır.

 

Rivayet edildiğine göre, şeytan bu işi bizzat üstlenir ve insanı bir kelimeyi ya da sesi defalarca tekrar etmeye sevk eder. Her seferinde “olmadı”, “bu kez de mahrecinden doğru çıkmadı” der. Bu yolla kişiyi tamamen harflerin mahreçleriyle meşgul ederek kuşatma altına alır ve onun Kur’an’ın ince ve derin manalarını idrak etmesine asla fırsat vermez. Böyle bir kimse, şeytan-ı racîm için en büyük sevinç ve tatmin vesilesidir.

Şeytanın diğer bir tuzağı ise, insanı nefsanî bir arzuya düşürmesidir. Öyle ki kişi ona tutkuyla bağlanır ve kendisini ondan korumaya güç yetiremez. Bu tür bir nefis zayıflığı, kalbin kararmasına sebep olur. Böyle bir kalp, paslanmış bir aynaya benzer; hakikatler onda asla yansıma bulmaz. [12] İşte bu durum, kalp ile hakikatler arasındaki en büyük perde ve engeldir. Nice kimseler, bu perde sebebiyle hakikatleri idrak etmekten ve ilahî marifetleri anlamaktan mahrum kalmışlardır. Nefsânî arzuların kalp üzerindeki saldırısı ve birikimi ne kadar artarsa, insan ilahî sırlar ve rabbanî marifetlerden o derece uzaklaşır. Nitekim Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Dünya ile ahiret birbirine zıttır; onlardan birine yaklaştığın ölçüde, diğerinden uzaklaşırsın.” [13]

 

5. Kendini Kur’an’ın Muhatabı Kabul Etmek

Kur’an okuyan kimse, Kur’an’daki her bir hitapla karşılaştığında, kendisini o hitabın doğrudan muhatabı kabul etmelidir. Bu şekilde, Kur’an’daki bütün emirleri, yasakları, vaatleri ve tehditleri kendisi için söylenmiş bilmelidir. Hatta geçmiş peygamberlerden birine dair bir kıssayı okuduğunda dahi, onu sıradan bir tarihsel anlatı olarak görmemelidir. Zira Kur’an bir hikâye kitabı değil, öğüt ve hikmet kitabıdır. Onun kıssaları, “sözü kapıya söyleyeyim, duvar işitsin” kabilindendir.

Kur’an bütünüyle nur, hidayet, rahmet ve berekettir ki Yüce Rab tarafından insanları hidayete erdirmek için indirilmiştir. Bu büyük nimet karşısında bütün insanların Rablerine şükretmeleri gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın size olan nimetini ve sizi onunla öğütlediği kitap ve hikmeti indirmiş olmasını hatırlayın.” [14]

 

Kur’an okuyan kimse, kendisini Kur’an’ın hitaplarının muhatabı olarak gördüğü zaman, Kur’an’ı, efendinin kuluna gönderdiği bir mektup gibi okur; artık Kur’an tilavetini, geçim temin etmeye yarayan bir meslek ve kazanç vasıtası hâline getirmez.

Bir bilge, Kur’an hakkında şöyle demiştir: “Bu Kur’an, Rabbimiz tarafından gelmiş ve O’nun ahitlerini bize ulaştırmıştır. Onu namazlarımızda okur, üzerinde tefekkür ederiz; halvet ve yalnızlıklarımızda onunla Rabbimizle münâcat ederiz; itaatlerimizde ve ibadetlerimizde onu uyulması gereken vazgeçilmez bir sünnet kabul ederiz.”

 

6. Kur’an’dan Etkilenme

Kur’an okuyan kimse, Kur’an tilaveti esnasında ondan etkilenme hâli içinde olmalı; her bir ayette gizli bulunan hakikat ve inceliklere göre, kendisinde o ayete uygun bir etki meydana gelmelidir. Bazı ayetler, kişide vecd (bulma), ümit ve muhabbet hâli doğurur; bazı ayetler ise, korku, dehşet ve haşyet duygusu uyandırır. Kur’an okuyan kimse, bu hâlleri yaşayabilmek için kendisini hazırlamalıdır. Kişinin Allah’a ve O’nun azametine dair marifet ve bilgisi, Kur’an’a ve onun yüce öğretilerine dair tanıması ne kadar artarsa, Kur’an’dan etkilenme derecesi de o ölçüde kuvvetlenir.

Ârif bir kimse, “ümit ve beklenti” ile birlikte daima “korku ve haşyet” hâlini de taşır. Zira Allah’ın rahmetini ve mağfiretini hatırladığı anda bile, bu engin rahmete layık olup olmadığı endişesini içinde taşır. Bu sebeple onun gönlü, ümit ve arzularının yanı sıra, sürekli bir korku ve haşyet halkasıyla kuşatılmıştır.

 

İlahî rahmet ve mağfiretin birtakım şartları vardır. Aşağıdaki ayette bunların bir kısmına işaret edilmiştir:

“Şüphesiz ben, tövbe eden, iman eden, salih amel işleyen ve sonra doğru yolu bulan kimseler için çok bağışlayıcıyım.” [15]

Bu ayette rahmet ve mağfiretin şartları şu şekilde sıralanmaktadır:

1- Tövbe etmek

2- İman etmek

3- Salih amel işlemek

4- Ardından hidayete ermek.

Bu dört şartın bir arada bulunması hâlinde, Yüce Allah’ın rahmet ve mağfiretinin kuşkusuz tecelli edeceği bildirilmiştir. Yüce Allah, Asr Sûresi’nde de bu dört şartı şu ifadelerle beyan etmiştir:

“Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir; ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” [16]

Bazen Yüce Allah, bu dört şartın tamamını kapsayan tek bir kelimeyle meseleyi özetlemiş ve şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz Allah’ın rahmeti, iyilik yapanlara (muhsinlere) yakındır.” [17]

Burada geçen Muhsinler kelimesi, söz konusu dört şartın tamamını bünyesinde toplamaktadır.

Kur’an okuyan kimse, azap ayetlerine ulaştığında korku ve dehşetten bedeni titrer, rengi değişir; rahmet ayetlerine geldiğinde ise, kalbi sevinç ve sürurla dolar. Allah’ın azametinin zikredildiği ayetlere ulaştığında, O’nun büyüklüğü karşısında başını eğer; tevazu ve huşû ile boyun eğer. Kâfirlerin iftiralarının dile getirildiği ayetlere geldiğinde sesini kısar; onların çirkin ve mesnetsiz sözlerinden utanç duyar, nefretini ortaya koyar ve Allah’ı onların boş ve batıl sözlerinden tenzih ve takdis eder. Cennet ve onun ebedî nimetlerinin anlatıldığı ayetlere ulaştığında kalbi aşk, coşku ve canlılıkla dolar; cehennem ateşinden söz eden ayetlere geldiğinde ise, bedeni ürperir ve yüzünün rengi değişir.

İbn Mes’ûd şöyle anlatıyor: “Bir gün Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) bana, kendisi için Kur’an okumamı emretti. Ben de Nisâ sûresini açtım ve bu sûreden ayetler okumaya başladım. Nihayet şu ayete geldiğimde, okumayı sürdürürken, birden Hz. Resulü Ekrem’in (s.a.a) mübarek gözlerinden yaşların sel gibi yüzüne aktığını fark ettim.

“Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de bunların üzerine bir şahit kıldığımız zaman hâlleri nasıl olacak?” [18]

Bu hâl, mübarek kalplerine öylesine tesir etmişti ki bana şöyle buyurdu:

“İbn Mesûd, artık yeter.” [19]

 

Kur’an tilavetinden beklenen ve arzulanan hâl işte budur. Nitekim Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Kalpleriniz onunla ünsiyet kurduğu ve derileriniz onunla yumuşadığı sürece Kur’an okuyun; kalpleriniz ayrılığa düştüğünde ise artık Kur’an okuyor sayılmazsınız.” [20]

Kur’an-ı Kerîm de şöyle buyurmaktadır:

“Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanları artar ve onlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler.” [21]

 

Rivayette nakledildiğine göre, bir adam Hz. Resulü Ekrem’in (s.a.a) huzuruna gelerek kendisine Kur’an öğretmesini talep etti. Hz. Resulü Ekrem (s.a.a), Kur’an’dan bir bölüm ona öğretti ve şu ayete ulaştı:

“Kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onu görür; kim de zerre ağırlığınca bir şer işlerse onu görür.” [22]

Bunun üzerine adam, “Bu kadarı bana yeter” dedi ve oradan ayrıldı. Hz. Resulü Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu:

“Bu adam, fakih olarak ayrıldı.” [23]

 

Kur’an okuduğu hâlde ondan etkilenmeyen ve onunla amel etmeyen kimse, şu ayet-i kerimenin kapsamına girer:

“Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.” [24]

Kur’an tilaveti esnasında her uzvun kendine ait bir görevi vardır: Dilin görevi lafızları doğru bir şekilde telaffuz etmektir; aklın görevi, ayetlerin ince ve derin manalarını idrak etmektir; kalbin görevi ise, ondan ibret almak, emirlerine itaat etmek ve yasaklarından sakınmaktır.

 

7. Dikkat ve Manevî Yükseliş

Bu mertebe, kalbin ve aklın hakikî kıbleye yönelmesidir; böylece Kur’an tilaveti sırasında Kur’an okuyucusu, Yüce Yaratıcı’nın kelamını kendisinden değil, Allah’ın kendisinden işitir hâle gelir.

Kur’an okuyucuları için üç derece bulunmaktadır:

1- En alt derece şudur ki, Kur’an okuyanın, “Ben Kur’an okuyorum ve Rabbim işitiyor; O, beni görüyor ve sözlerime kulak veriyor” bilincine sahip olmasıdır. Bu mertebenin gereği, Kur’an tilavetini edep, niyaz, dua ve Yüce Allah’a yalvarış eşliğinde gerçekleştirmektir.

2- Orta derece şudur ki, Kur’an okuyanın kalp gözüyle Yüce Allah’ın kendisine yöneldiğini, sonsuz lütuf ve sınırsız inayetiyle onu muhatap aldığını, onunla konuştuğunu ve fazl u keremiyle muamele ettiğini müşahede etmesidir. Bu mertebenin gereği; haya, tazim ve teslimiyet içinde bulunmak, O’nun kelamını dinlemek ve yüce mârifetlerini idrak etmektir.

3- En yüce derece şudur ki, Kur’an okuyanın tilavet esnasında, Kur’an’ın inci gibi lafızları arasından Yüce Allah’ın ulvî sıfatlarını müşahede etmesi; nefsine, kendi okuyuşuna ve dünyevî nimetlere yönelmemesi; bütün dikkat ve himmetini Yaratıcı’nın azameti ve bu yüce kelamı indiren Zât’ın büyüklüğü üzerinde tedebbüre münhasır etmesidir. Bu mertebede kişi, ilahî nurların müşahedesine dalar ve Yüce Hakk’ın sınırsız feyzinden nasiplenir. Bu, “mukarrabîn” (yakınların) derecesidir. Nitekim İmam Cafer-i Sâdık (a.s) bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ, kelamı içinde kullarına tecelli etmiştir; fakat insanlar bunu idrak edememektedir.” [25]

Bir defasında İmam Cafer-i Sâdık (a.s) namaz esnasında öyle bir hâl yaşadı ki, bayılan biri gibi yere düştü. Kendine geldiği zaman bu hâlin sebebi sorulduğunda şöyle buyurdu:

“Bu ayeti kalbimde sürekli tekrar edip durdum; nihayet onu, kendisiyle konuşan Zât’tan işitir hâle geldim. O anda O’nun kudretini müşahede karşısında bedenim ayakta duramaz oldu.” [26]

 

8. Teberrî (Beri Olma, Uzak durma)

Teberrîden maksat şudur: Kur’an okuyan kimse, Kur’an tilaveti sırasında kendi güç ve kudretine hiçbir şekilde itibar etmemeli; kendisini her türlü “kendini beğenmişlikten” ve “nefsini temize çıkarma” düşüncesinden uzak tutmalıdır. Rahmet ve mağfiret ayetlerini okuduğunda, bu ayetlerin doğrudan kendisini kapsadığını düşünmemeli; onları “salihler, sıddîklar ve iman edenler” hakkında nazil olmuş bilerek, Allah’tan kendisini de onların safına dâhil etmesini ve bu ayetlerin kapsamına almasını dilemelidir. “Azap, gazap ve kusurluların kınanmasına” dair ayetleri okuduğunda ise, kendisini onların arasında görmeli ve bu ayetlerin doğrudan muhatabı olarak kabul etmelidir ki, kalbinde korku ve haşyet meydana gelsin.

Emîrü’l-Müminin Ali (a.s), takvâ sahiplerini tasvir ettiği meşhur hutbesinde bu hususa işaret ederek şöyle buyurmuştur:

“Azapla korkutma içeren bir ayete rastladıklarında, onu kalplerinin kulaklarıyla dinlerler ve cehennemin uğultusunu ve alevlerinin sesini kulaklarının dibinde hissederler.” [27]

Kur’an tilaveti sırasında kendisini kusurlu gören kimse, Yüce Allah’a yakınlığa vesile bulur; buna karşılık kendini beğenmişliğe düşen kişi ile Yüce Allah’ın fazl ve keremi arasına bir engel çekilmiş olur.

Bunlar, Kur’an okuyanın adap ve vazifelerinden bir kısmına dair kısa bir işarettir. Yüce Allah, hepimizi Kur’an-ı Kerîm’in yüce sırlarını idrak etmeye, anlamaya ve onlardan nasiplenmeye muvaffak kılsın; bizlere salih kulların ibadetini nasip etsin.

Hüccetü’l-İslâm Seyyid Muhammed Musevî

 

------------

[1]- Meryem, 12.

[2]- Nisâ, 82.

[3]- Müzzemmil, 4.

[4]- Tuhafü’l-Ukûl, s. 144.

[5]- Mâide, 118.

[6]- Kenzü’l-Ummâl, c. 1, s. 548.

[7]- Kehf, 109.

[8]- Menâkıb-ı İbn Şehrâşûb, c. 2, s. 43; Bihârü’l-Envâr, c. 92, s. 93 ve 103; Yenâbîu’l-Mevedde, c. 3, s. 456.

[9]- Nahl, 108.

[10]- Muhammed, 24.

[11]- el-Muğnî, c. 1, s. 233 ve 285; c. 3, s. 8; İthâfü’s-Saʿâde, c. 4, s. 195; c. 7, s. 234; c. 9, s. 69.

[12]- Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Kalpler, demirin paslandığı gibi paslanır.” (Avâlî, c. 1, s. 279).

[13]- Avâlî’l-Leʾâlî, c. 1, s. 277; Bihârü’l-Envâr, c. 73, s. 50, 122 ve 129.

[14]- Bakara, 231.

[15]- Tâ-hâ, 82.

[16]- Asr, 1-3.

[17]- A’râf, 56.

[18]- Nisâ, 41.

[19]- el-Dürrü’l-Mensûr, c. 2, s. 163; Câmiu’l-Usûl, c. 3, s. 20; Mecmau’l-Beyân, c. 3, s. 77; Tefsîr-i Ebü’l-Fütûh er-Râzî, c. 1, s. 768; Müstedrekü’l-Vesâil, c. 4, s. 238.

[20]- Sahîh-i Buhârî, c. 6, s. 244; Müsned-i Ahmed, c. 4, s. 313; Sünen-i Dârimî, c. 2, s. 441; Fethu’l-Bârî, c. 9, s. 101; Târîhu Bağdâd, c. 4, s. 228; Bihârü’l-Envâr, c. 92, s. 216; Müstedrekü’l-Vesâil, c. 4, s. 239.

[21]- Enfâl, 2.

[22]- Zilzâl, 7-8.

[23]- Bihârü’l-Envâr, c. 92, s. 107.

[24]- Tâ-hâ, 124.

[25]- Bihârü’l-Envâr, c. 92, s. 107; Tefsîr-i Sâfî, c. 1, s. 73.

[26]- Felâhu’s-Sâil, s. 107; Tefsîr-i Sâfî, c. 1, s. 73.

[27]- Nehcü’l-Belâğa, s. 328, Hutbe: 193.




Bu haber 366 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER NURANİ SÖZLER Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI