Bugun...



Nehcü’l-Belâğa’da Fitnenin Çeşitli Boyutları - 4

Bismillahirrahmanirrahim

facebook-paylas
Tarih: 09-02-2026 10:37

Nehcü’l-Belâğa’da Fitnenin Çeşitli Boyutları - 4

 

Fitne ve Fitnecilere Karşı Takınılacak Tutum

Emirü’l-Müminin İmam Ali (a.s), çeşitli fitne hareketleriyle ve fitne cephesinde yer alan kimselerle karşılaşırken her zaman aynı yöntemi uygulamamıştır. Haricîler fitne çıkarıp toplumda korku, kaos, fesat ve kan dökmeye başlamadan önce, İmam (a.s) onları diyalog ve irşat yoluyla doğru yola döndürmeye gayret etmiş; ancak onların taşkınlığı doruğa ulaşıp kılıca sarıldıklarında onlarla savaşmıştır.

 

Nakisin (biatı bozanlar) ve Cemel fitnesi konusunda da İmam (a.s), Talha ve Zübeyr gibi sahabiler ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) eşi Âişe’nin içinde bulunduğu bir cepheyle mümkün olduğunca askerî çatışmaya girmemeyi amaçlamıştır.

 

Ancak İmam Ali (a.s), Muaviye ve Emevîler’in fitneci cephesinin Şam’da bir gün daha varlık göstermesine razı değildi. Bununla birlikte, İmam (a.s) üç büyük savaşında (Nakisin, Kasıtin ve Marikin ile olan mücadelelerinde) savaştan önce daima hakikati karşı tarafa açıklamaya, delili tamamlamaya ve belki de bazılarını hak cephesine çekmeye çalışmış; hiçbir zaman savaşı başlatan taraf olmamıştır.

 

Talha ve Zübeyr, İmam Ali’nin (a.s) hilafete gelişinin ardından ona gelerek, “Biz seninle hilafette ortak olmak üzere biat ettik” dediklerinde, İmam (a.s) onlarla iki yönlü bir ilişki kurmuştur. Bir yandan, onlara herhangi bir şehir veya bölge yönetimini vermeme kararlılığını çok net biçimde ortaya koymuştur; çünkü hak ve adalet ekseninde yürüyecek bir yönetimde onların uygun yöneticiler olmadığını biliyordu. Öte yandan, dinî açıdan önde gelen sahabiler olan Talha ve Zübeyr’in gönüllerini kazanarak yanına çekmek, onları yeni kurulmuş İslam yönetimi için bir tehdit unsuru haline gelmekten uzak tutmak istemiştir.

Bu doğrultuda, onların dünyevî taleplerine karşılık İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Hayır, asla! (Ben size hiçbir şehrin emirliğini vermem.) Fakat siz, güç kazandırmada ve yardımda benimle ortaksınız; zorluk ve sıkıntı anlarında iki yardımcı konumundasınız.” [1]

Bununla birlikte, Talha ve Zübeyr’in nihai ölçüdeki makam hırsı ve dünya tutkusu onları fitne çıkarmaya ve hak cephesiyle karşı karşıya gelmeye sürükledi.


İmam Ali (a.s), fitne cephesine katılan herkese aynı gözle bakmıyor; bazı kimselerin aldatıldığını ve bilgisizlik sebebiyle bu sürece dahil olduğunu düşünüyor ve “Her aldatılanı kınamak doğru değildir” [2] buyuruyordu. Bu nedenle, fitneye kapılan bazı kişilere karşı müsamahalı davranıyordu.

 

İmam Ali (a.s), İslam devletinin yüksek maslahatını korumak için fitneler ve fitnecilere karşı farklı tutumlar benimsemiştir. O, temel İslami ilkeler ve asli değerler zarar görmediği sürece ve doğru dinî maslahat buna imkân verdiği müddetçe, bütün fitneci gruplara karşı sert ve askerî bir müdahalede bulunmamaya çalışmış; ayrıca, imkân dahilinde, fitnenin ağına düşen bazı kimselere karşı affedici davranmıştır.

 

Ancak İmam (a.s) bu yumuşak tavrın yanında, son derece kararlı ve sarsılmaz bir duruş da sergilemiştir ki bu kararlılık iki açıdan değerlendirilebilir:

Birincisi, İmam (a.s) hiçbir zaman maslahat ve tedbir gerekçesine sığınarak, yahut fitnenin büyümesini engelleme adına kendi meşru yönetiminin devamını sağlamak için, dinin asli ilkelerinden, temel değerlerinden ve dinî yönetimin taşıdığı ahlaki-ideolojik gayelerden taviz vermeye hazır olmamıştır. Nitekim o dönemde Mugîre b. Şu‘be gibi bazı kimseler, İmam’a (a.s) öneride bulunarak, Muaviye’yi bir süre daha Şam valiliğinde bırakmasını, devlet güçlendikten sonra onu görevden alıp savaşa girişmesini tavsiye etmişlerdi. Fakat İmam Ali’nin (a.s) dinî yönetime bakışı, bu tarz makyavelist maslahat anlayışlarını asla kabul etmiyordu. Talha ve Zübeyr’e de şehir yönetimleri verilerek fitne engellenebilirdi; fakat İmam’a (a.s) göre yönetimi her ne pahasına olursa olsun sürdürmek reddedilmesi gereken bir anlayıştı. Ona ve İslam’a göre yönetim, yalnızca ilahi hükümleri uygulamanın, adaleti tesis etmenin ve toplumu tevhide yönlendirmenin bir aracıdır; bu yolda dünya sevgisine kapılmış ve düşünce açısından sapmaya uğramış kimseler, örneğin Talha ve Zübeyr, bu misyona katkı sağlayamazdı.

İkinci açıdan ise, fitne hareketi dinî yönetim için tehdit boyutuna ulaşınca, İmam Ali (a.s) bu fitnenin kendisine karşı son derece sert ve kararlı bir tavır alıyordu. İmam’a (a.s) göre Muaviye ve Emevîler’in fitnesi ilk andan itibaren bu tür bir tehdit mahiyetindeydi ve ortadan kaldırılması gerekiyordu. Buna karşılık Cemel ve Haricî fitnesi konusunda İmam (a.s), imkân ölçüsünde hemen silahlı müdahaleye başvurmamıştı.

 

İmam Ali (a.s), Cemel fitnesinin silahlı mücadeleyle bertaraf edilmesi gerektiğine kanaat getirince şöyle buyurmuştur:

“Allah’a yemin ederim, öyle bir girdap oluşturacağım ki onu benden başka kimse çözemez; içine düşen bir daha çıkamaz ve kaçan kimse de geri dönmeyi aklından geçiremez.” [3]

 

İmam (a.s) Haricî fitnesini bastırdıktan sonra da kararlılığını şöyle ifade ediyor:

“Ben o kimseyim ki fitnenin gözünü ben çıkardım; karanlık dalgaların kabardığı ve fitnenin en şiddetli noktasına ulaştığı bir zamanda bunu benden başka hiç kimse yapmaya cesaret edemezdi.” [4]

 

İmam’ın (a.s) Haricîlere karşı bu sert tutumu, onların çokça ibadet eden, gece ibadetleriyle meşhur ve zikirle vakit geçiren kimseler olmasına rağmen ortaya çıkmıştı; nitekim İmam’ın (a.s) ifade ettiği üzere, bu kadar dindarlık görüntüsüyle insanları şüpheye düşüren bir topluluğa karşı doğru tavrı belirlemek, ancak İmam Ali’nin (a.s) derin basiretiyle mümkün olabilirdi.

 

İmam’ın (a.s) sertliği fitnenin asıl yapısına yönelikti. Bununla birlikte, bu kararlı duruşa rağmen, İslam’ın yüksek maslahatları ve dinin temel değerleri gerektirdiğinde fitneye karışmış bazı kişiler affedilebilmişti. Nitekim İmam (a.s), Cemel fitnesini bastırdıktan sonra Âişe’yi saygıyla Medine’ye geri göndermiştir.

 

Sonuç

Fitneler, mahiyetleri gereği, batıl cephenin kendisini hak, din ve adalet görünümüyle gizlediği ve ilk bakışta yüzeysel bir değerlendirmeyle hak cephesiyle benzerlikler taşıdığı için, İslâmî yönetim açısından en tehlikeli süreçlerden biridir. Bu fitneler, saf ve hakiki dinî yönetimi zayıflatmayı ve yok etmeyi, dinî ilke, hedef ve değerleri kökten sarsmayı amaçlar; ancak bunu din talebi ve adalet arayışı görüntüsü altında gerçekleştirirler. Fitne önderleri de genellikle geçmişlerinde uzun bir dinî ve cihadî geçmişe sahip kişiler arasından çıkar.

Fitne hareketi, görünüşte meşru görünen şüphe uyandırıcı gerekçeler ve bahaneler üretmek suretiyle ve toplumun bir kesiminde bulunan basiretsizlik veya zayıf basiretten yararlanarak ilerler. Bu süreçte, hak cephesinin seçkinleri eğer rahatlık arayışı veya dünya hırsı sebebiyle hak cephesinden uzaklaşır ya da batıl cephesine katılırlarsa, hak cephesinin genel kitleleri batılı hak zannetme konusunda daha fazla aldanır ve fitne hareketi hedeflerine daha çabuk yaklaşır.

Bu özellikler ve fitnenin yöntemleri dikkate alındığında, dinî toplumun ve hak cephesinin fertlerinin basireti artarsa, batıl cephenin şüphe uyandırma, bahane üretme ve hak görünme stratejileri etkisini büyük ölçüde kaybeder. Basiretin güçlenmesiyle, hak imamını ve hakka uygun imamet çizgisini tanımak kolaylaşır; hak imamın belirlediği istikamet üzere hareket etmek, fitne cephesinin tüm tuzaklarını etkisiz hâle getirir. Dinî toplumda basiretin artmasına katkı sağlayan unsurlardan biri, derin dinî bilginin yükseltilmesi ve dinin asli ilke, hedef ve değerlerine hem teorik hem pratik bağlılığın güçlendirilmesidir. Bu sayede dinî toplum, inanç, kültür ve dinî ilkeleri zayıflatmayı ve onların yerine din dışı, cahili ilke ve kültürleri yerleştirmeyi hedefleyen fitnenin tuzaklarına düşmekten korunur.

Dinî toplumun basiretini artıran ve onu hak cephesine ve hak imama yönelterek batıl ve fitne cephesinden uzak tutan bir diğer etken de hak cephesinin seçkinleri ve önde gelenleridir. Eğer bu seçkinler, rahatlık arayışı, dünya sevgisi veya heva ve hevesleri sebebiyle bozulmaya ve zayıflamaya uğramaz; hak imamın çizgisinde sebatla durur ve başkalarını da bu çizgiye davet ederlerse, dinî toplum büyük ölçüde fitne tehlikesinden korunmuş olur.

Gerçekte, hak cephesinin kitleleri, dinî toplum ve onun seçkinleri; basiret, dinî ve devrimci ilkelere bağlılık, dünya sevgisi ve hevâdan uzak durma, teori ve pratikte doğruluk, direnç ve sabır ile hak imamın çizgisinde hareket eder ve kararlı bir şekilde fitne akımına karşı durursa, batıl cephesi dinî yönetime, dinî ve imanî ilke ve hedeflere ciddi bir zarar veremez ve uzun süre varlığını sürdüremez.

 

------------

[1]- Nehcü’l-Belâğa, s. 552, Hikmetli Sözler: 202.

[2]- Nehcü’l-Belâğa, s. 503, Hikmetli Sözler: 15.

[3]- Nehcü’l-Belâğa, s. 54, Hutbe: 10.

[4]- Nehcü’l-Belâğa, s. 157, Hutbe: 93.




Bu haber 523 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER NURANİ SÖZLER Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI