Bugun...



İslâmî Yaşam Tarzına Doğru; İdeal Hayat

Yaşam tarzı seçiminde teorik temeller mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. “Hayat nedir? İnsanın yaşamının boyutları hangileridir? Hayatta hangi amacı takip ediyoruz?”. Bunlar ve bunların benzeri unsurlar, yaşama yön ve tarz kazandırmaktadırlar.

facebook-paylas
Güncelleme: 03-09-2025 15:46:42 Tarih: 03-09-2025 15:39

İslâmî Yaşam Tarzına Doğru; İdeal Hayat

Bismillahirrahmanirrahim

 

Teorik Temeller – Hâyât-ı Tayyibe

İnsan bir yönüyle tabiî ve maddî boyutlara sahiptir. Bunlar, yeme ve içme, sağlık ve hijyen, giyim-kuşam, barınma, binit, üreme ve bireysel, ailevî ve toplumsal hayatın diğer araçları ve ihtiyaçları gibi. Öte yandan insan, manevi, ahlâkî, bilişsel, değer temelli, ideallerle ilişkili ve sosyal etkileşim boyutlarına da sahiptir ki, bu özellikler onu diğer canlı varlıklardan ayırır.

İslâm, insan hayatının hem maddî ve hem de manevî tüm boyutları için kendine özgü kapsamlı yöntemler ve öğretiler sunmuştur. Bu kapsayıcı program, insanı doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar kuşatmakta; onu ebedî ve hakikî hayatı olan ahiret için donatmakta ve hazırlamaktadır. İslâm’a göre temiz bir hayat, yalnızca iman ve salih amel ışığında mümkündür. Kadın ve erkek, her ne kadar farkında olmasalar veya yol seçiminde sapmalara uğrasalar da kemale duydukları aşkla bu hayatın arayışı içerisindedirler.

Maddî dünyanın görünümleri insanı tatmin etmez ve doyuma ulaştırmaz. Bu sebeple, mal, makam, haz ve diğer dünyevî göstergeler insana gerçek bir zenginlik ve ihtiyaçsızlık hissi vermez. Ancak insan özüne döndüğünde ve hakikî arayışını bulduğunda, tüm dünyadan gönlünü çekip huzuruna kavuşur. İşte bu, Kur’an-ı Kerîm’in farklı ifadelerle ve birçok ayette üzerinde durduğu, şeriatın ise yöntemini gösterdiği ideal hayat, yani Hayât-ı Tayyibedir:

“Erkek veya kadın, kim mümin olarak salih amel işlerse, onu temiz ve güzel bir hayatla yaşatırız ve yaptıkları amellerin en iyisi ile mükâfatlandırırız.” [1]

Bununla birlikte Kur’an, küfre saplanmış, akıl ve idrakten yoksun dünyevîleşmiş kimselerin hayatını hayvanların hayatına benzetmiş; onların yeme, uyuma ve şehvetten başka bir hedef taşımadıklarını ifade etmiş, hatta onları hayvanlardan daha aşağı bir konuma yerleştirmiştir:

Yoksa sen, onların çoğunun (söz) dinlediklerini veya anladıklarını mı sanıyorsun?! Onlar, sadece dört ayaklı hayvanlar gibidirler; hatta gidişat olarak daha sapıktırlar. [2]

 

Dört ayaklı hayvanlar, yemek ve yük taşımaktan öte bir şey anlamazlar; doymakla yetinirler ve gelişim, yücelme, kültür ve din gibi kabiliyetlerden yoksundurlar. İnsan için fayda sağlar ve bunun karşılığında ise, ot dışında bir beklenti taşımazlar. Dolayısıyla onların varlığı ve davranışları, yaratılışlarının ve varlık kapasitelerinin gereğidir. İman, ahlâk, terakki, fazilet, ilim ve amel onlara bütünüyle yabancıdır.

Buna karşılık insan, ilâhî isim ve sıfatların yansımasıyla sınırsız gelişim ve yücelmeye istidatlıdır ve bu dünya nimetlerinin tamamından faydalanabilmektedir. Bu yüzden peygamberler onun hidayeti için gönderilmiş, semavî kitaplar indirilmiş ve insan sorumluluklarla mükellef kılınmıştır. Şimdi eğer insan, bu istidat ve sermayesini nefsani ve şeytani arzulara kurban ederse, hayvanlardan da aşağı bir konuma düşer. Öte yandan, güç, servet, şehvet ve nefsi arzulara olan sınırsız hırsıyla insan, dünyada bozulma, fesat ve yıkımın kaynağı olabilir. Bu, meleklerin insanın yaratılışı sırasında ifade ettikleri endişeye işaret eder:

“Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?”

Nitekim fesat ve kan dökme, bu maddî dünyada insanın karakteristik özelliklerinden biridir. Ancak Yüce Allah, meleklere şu şekilde mukabele etmiştir:

“Şüphesiz ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti.” [3]

 

Allah, “isimler”i yani mülk ve melekût âlemine dair hakikatleri ve marifetleri Âdem’e öğretmişti. Meleklerin anlamakta aciz kaldıkları bu hakikat, insan nesline farklı derecelerde aktarılmış büyük bir semavî sermayedir. İşte bu yüce sermaye, insanın yeryüzünde halifeliğe liyakatini tescil etmiş, melekleri ise boyun eğmeye ve teslimiyete mecbur bırakmıştır. Bu liyakat, ancak insanın söz konusu istidadını fiile dönüştürmesi, ilim ve amelde, gelişim ve yücelmede kemale ermesi ve ilâhî halifeliğe layık bir varlık hâline gelmesiyle gerçekleşir. Eğer insan, kendisine bağışlanan bu paha biçilmez sermayeyi hayvanî nefse ve şeytânî arzulara kurban etmez, fazilet arayışında sebatkâr olur ve ilâhî isim ve sıfatların yansımasını âlemde fiilen ortaya çıkarırsa, işte bu, insanın yaratılış felsefesidir. Nitekim Âlemlerin Rabbi, bu felsefeyi hem içsel ve dışsal imkânlarla hem de zahirî ve bâtıni hüccetlerle mühendislik ederek insanın yoluna koymuştur. İnsan, bu inanç, iman ve yakîn ile yaşarsa, yaşam tarzını nasıl seçmesi gerektiğini de bilir. Peygamberlerin gönderilişi ve kitapların indirilişi de işte bu hayat tarzının ilke ve esaslarını sunmak içindi.

 

İslâm’ın hayat nizamında, insanın maddî, hayvanî ve içgüdüsel boyutları da ihmal edilmemiştir. Bu alanlar için de hikmetli, yol gösterici ve gerçekçi bir program ortaya konulmuştur. Dolayısıyla İslâm, bu bakımdan da bütün ekollere ve yaşam biçimlerine üstünlük sağlamış; onlarda görülen olumsuzlukların ve yıkıcı sonuçların hiçbiri İslâm’da yer bulmamıştır.

 

İlâhî Sofra

İlâhî elçiler ve rabbanî veliler, insanlığı sonsuz varlık kaynağı ile irtibatlandırmak, yaratıcıyı tanımanın ışığında insan ruhunun susuzluğunu gidermek için gelmişlerdir. Onlar, insan saadetinin önündeki en büyük engel olan nefsânî arzuları kontrol ve yönetim altına alarak bunları manevî yönlere hizmet ettirmişlerdir. Ayrıca kalplerde şefkat, merhamet, adalet, hakkaniyet ve maneviyat güzelliğini yeşertmiş, böyle bir zeminde imana dayalı bir erdemler şehri (Medîne-i Fâzıla) inşa etmeyi hedeflemişlerdir. Bu noktada insan, Marifetullâh mertebesine erişip maneviyatın hakikî lezzetini tattığında, işte o zaman bu ilâhî sofradan nasiplenmiş olur. Nitekim İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Eğer insanlar, Yüce Allah’ı tanımanın ne büyük faziletler taşıdığını bilselerdi, düşmanların elinde bulunan dünya süslerine ve nimetlerinin cazibesine göz dikmezlerdi. Dünya onların nazarında, ayaklarıyla çiğnedikleri topraktan daha değersiz olurdu. Onlar, Allah’ı bilmekle nimetlere gark olurlar ve öyle bir lezzet duyarlar ki, sanki cennet bahçelerinde Allah’ın velileriyle birlikte ebedî bir mutluluk içindelermiş gibi hissederler. Allah’ı bilmek, her yalnızlığa dost, her ürküntüye ünsiyet, her karanlığa nur, her acziyete kudret ve her hastalığa şifadır.” [4]

Tasavvufî edebiyatımız da farklı üsluplarla bu manevî haz ve neşeyi işlemiştir. Nitekim Sâdî şöyle diyor:

Eğer zevki, zevki terk etmede bilsen,
Nefsin şehvetini lezzet saymazsın.
Binlerce kapıyı halktan yüzüne kaparsın,
Eğer göklerden bir kapı sana açılmışsa.

 

Ariflerin münacatlarında ve onların aşk dolu ilâhî nağmelerinde de bu manevî ufka ve insanın kemâl yolculuğuna dikkat çekilmiştir. Böylece insan, Allah’ın halifesi oluşunun sırrına vâkıf olur. Onların hedefi, ruhun en yüce ufku olan yakınlık makamına (qurb) erişmek ve perdelerin kaldırılmasıdır. Öyle ki, cennet tüm nimetleriyle birlikte bu makama nispetle değersiz ve önemsiz kalır. Başka bir deyişle onlar, cennet, huriler ve köşkleri Allah’a yakınlık mertebesinin yanında küçük görmüş; hakikî cenneti, Allah-u Teâlâ’nın huzurunda, ilâhî tecellilerde fânî ve bâkî oluşta aramışlardır.

 

İmam Zeynü’l-Âbidîn (a.s), Allah’a yönelttiği arifane ve aşk dolu münacatında şöyle arz eder:

“Beni kendinden uzaklaştırma ve huzurundan kovma! Ey bütün nimetlerim, ey cennetim, ey dünyam ve ahiretim! Ey merhametlilerin en merhametlisi!” [5]

Hâfız-ı Şîrâzî, Lisânü’l-Gayb,da işte bu manadan ilham alarak şöyle söylemiştir:

Yâr bizimledir, başka ne arayalım?
O can yoldaşının sohbet devleti bize yeter.
Allah’ım, beni cennete gönderme,
Zira senin semtinin eşiği bana kâinattan da üstündür.

 

Yine İmam Zeynü’l-Âbidîn’in (a.s) bir başka münacatında şöyle buyuruyor:

“Senden mağfiret diliyorum; zikrin dışında her lezzetten, seninle ünsiyet bulunmayan her rahatlıktan, yakınlığın dışında her sevinçten ve itaatinin dışında her meşguliyetten.” [6]

Bu bakış açısına göre, Allah ile ünsiyet, yakınlık ve itaate dayanmayan her türlü lezzet, huzur ve meşguliyet bir tür günah sayılır ve ondan istiğfar edilmesi gerekir. Velîlerin günah ve istiğfarı da işte bu türdendir; yoksa masiyet anlamındaki günah değildir. Nitekim Emîru’l-Mü’minîn Ali (a.s), Kumeyl duasında Allah’a şöyle seslenir:

“Ey ariflerin en büyük emeli!”

Ariflerin feryadı ve âşıkların arzusu, cennet iştiyakı değil; Allah ile buluşma arzusudur. Bu mektepten ilham alan ârif ve vâsıl merhum Şahâbâdî şöyle demiştir: “İnsan üç şeye âşıktır: Marifet (irfan), ubudiyet ve adalet.”

Yani Hak karşısında marifet ve kulluk, halk arasında ise adalet… İşte bu, “Halk ile birlikte Allah’a yolculuk” olup, seyr ü sülûkün dört yolculuğundan biridir.

 

İslâm İdeal Hayatında Dünya ve Ahiret

Şunu bilhassa vurgulamak gerekir ki, insan hayatının yüce idealine ulaşmak, maddî hayatın düzenini gözetmeyi ve onu öyle bir şekilde yönetmeyi gerekli kılar ki, bu yönetim hayatın nihai amacına zarar vermesin. Başka bir ifadeyle, dünya bir amaç değil, bir araç olmalıdır.

İslâm’ın perspektifinde yaşam, yalnızca var olmak ve ölünceye dek sürmekten ibaret değildir. Bilakis varlık ve oluş, vahyin ilâhî mühendisliği çerçevesinde anlam kazanır. Bu sebepledir ki İslâm, hayatın en küçük ayrıntılarından en büyük meselelerine kadar yol ve yöntem ortaya koymuştur. Ancak bütün bu kuralların üzerinde egemen olan temel bakış açısı, insanın ebediyet ufkuna ve yüce hayat gayesine yönelmesidir. Zira bu hedef olmaksızın hayat boş ve anlamsızdır. Kur’an-ı Kerîm bu hususta şöyle buyuruyor:

“Sizi boşuna yarattığımızı ve gerçekten huzurumuza geri döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” [7]

 

Emîru’l-Mü’minîn Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Ben, bütün kaygısı otlamak olan dört ayaklı hayvanlar gibi, leziz yiyecekler beni meşgul etsin diye yaratılmadım.” [8]

Bununla birlikte, İmam Ali (a.s) dünyayı, ebedî âleme yolculuk için bir binek ve bir sıçrama tahtası olarak tanımlamıştır. Dünya’yı kötüleyen birine hitaben şöyle demiştir:

“Ey dünyayı kınayan, hâlbuki onun tuzağına düşmüş olan kişi! Dünyaya gönül vermiş, sonra da onu kötülemekte misin? Dünya, onu doğrulayan kimse için bir doğruluk yurdudur. Onun dilini anlayan için bir selâmet yurdudur. Ondan azık alan için bir zenginlik yurdudur. Ondan öğüt alan için bir öğüt mahallidir. Dünya, Allah’ın dostlarının mescidi, meleklerinin ibadetgâhı, Allah’ın vahyinin iniş yeridir. O, dostlarının ticaret mekânıdır ki orada rahmet kazanır ve cenneti elde ederler.” [9]

 

Bu sözün mesajı şudur:

  • Dünyayı dil ile kınayan, fakat fiilen ona gönül kaptıran insanlar vardır. O hâlde asıl olan, dünyaya aldanmadığını sözle değil, davranışla göstermektir.
  • Dünyaya bakış, bir amaç olarak değil, bir araç olarak olmalıdır.
  • Dünya hayatı, küçümsenmemesi gereken değerli bir sermayedir; ondan faydalanmak gerekir.

Kur’an-ı Kerîm, Hz. Mûsâ’nın (a.s) çağının zenginlerinden olan Karun’a hitaben şöyle buyurduğunu aktarır:

“Allah’ın sana verdiği şeylerle ahiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma. Allah sana nasıl ihsanda bulunduysa, sen de öylece ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk isteme; çünkü Allah, bozguncuları sevmez.” [10]

 

Dolayısıyla, bu dünyanın malı ve serveti, insanın saadet ve ebedî hayatının sermayesi olabilir; ancak bu, doğru biçimde ve şer‘î ölçüler çerçevesinde kullanıldığı takdirde mümkündür. İşte o zaman hayat tarzı da buna göre şekillenmiş olur.

 

------------

[1]- Nahl, 97.

[2]- Furkan, 44.

[3]- Bakara, 30-33.

[4]- Rovzatu’l-Kâfî, c. 8, s. 242-248.

[5]- Münacatü’l-Murîdîn, 8.

[6]- Münacatü’z-Zâkirîn, 13.

[7]- Mü’minûn, 115.

[8]- Nehcu’l-Belâğa, Mektup: 45.

[9]- Nehcu’l-Belâğa, Kısa Sözler, 131.

[10]- Kasas, 77.




Bu haber 1031 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER YAŞAM Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI