Bugun...



İslam Dini Öğretilerinde Yemek Yedirme ve İkram

Maddi ilahî nimetler arasında yiyecek ve gıda, sudan sonra ya da onunla birlikte insanın en önemli ihtiyacı olan, en önemli ve ilk nimetlerdendir.

facebook-paylas
Tarih: 18-02-2026 13:35

İslam Dini Öğretilerinde Yemek Yedirme ve İkram

Bismillahirrahmanirrahim

 

Maddi ilahî nimetler arasında yiyecek ve gıda, sudan sonra ya da onunla birlikte insanın en önemli ihtiyacı olan, en önemli ve ilk nimetlerdendir; zira insanın hayatı, gelişimi, sağlığı ve canlılığı doğru ve uygun beslenmesine bağlıdır.

Bu sebeple Hz. İbrahim (a.s), Rabbin maddi ve manevi nimetlerini sayarken yaratılış ve hidayet nimetinden sonra hemen “yiyecek ve su” nimetini anmaktadır. [1]

 

Kureyş Suresi’nde de Kâbe’nin Rabbinin ibadet edilmesi emrinden sonra iki nimet olan yiyecek ve güvenlik hatırlatılır:

“Onları açlıktan doyuran ve korkudan güvene kavuşturan O’dur.” [2]

Yiyeceğe duyulan ihtiyaç, her insanın sürekli ve ayrılmaz ihtiyaçlarından biridir; zira bazı rivayetlerde ifade edildiği üzere Allah, Âdemoğlunu “ecvef”, yani içi boş ve içi doldurulmaya muhtaç olarak yaratmıştır. [3]

Bu özellik her zaman insanla birlikte olup, bunun doldurulması için yiyeceğe ihtiyaç vardır. Her insan gün içinde en az iki öğün yemeğe ihtiyaç duyar ve aile harcamaları içinde en büyük pay genellikle gıda giderlerine aittir.

 

Yiyeceklerin de kendi içinde çeşitleri vardır; bunlar arasında buğday ve ekmek ihtiyacı, insanların geçmişte de bugün de temel gıdası olması bakımından ilk sırada yer alır. Nitekim İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) güzel ifadesiyle şöyle buyurmuştur:

“İnsan bedeni ekmek üzerine kurulmuştur” [4]

Ekmekten sonra ise öncelik sırasıyla şekerli maddeler, yağlar, proteinler ve vitaminlere aittir.

Yiyeceğin, insanın maddi ihtiyaçları arasındaki eşsiz önemi ve konumu, cömertlik ve bağışta bulunma alanında da “yemek yedirmenin” başta gelmesini ve ilk sırayı almasını gerektirir. Bu bağlamda önce “ta’am” kelimesinin anlamını açıklayacak, ardından “yemek yedirmenin önemi ve önceliği” hakkında bilgiler sunacak ve sonrasında bununla ilgili bazı kuralları ele alacağız.

 

Ta’amın Anlamı

“Ta’am” kelimesi Farsçada her ne kadar “yemek” anlamında kullanılsa da bu anlam yanlış değildir; ancak ayetler, rivayetler ve sözlükler üzerinde düşünüldüğünde kelimenin bundan önce gelen başka kullanım alanlarının da bulunduğu görülür. Halil b. Ahmed şöyle der: “Taam, yenilen her şeyi kapsayan genel bir isimdir. Arap dilinde yaygın kullanımda ise, taam özellikle buğday anlamına gelir. Taamın buğday ve ekmeğin adı olduğu da söylenir; daha sonra bunlara yakın olan ve onların yerini tutan her şey de taam olarak adlandırılır. Açlığı gideren her şey taamdır.”

 

Allah-u Teala şöyle buyuruyor:

“Size deniz avı ve onun yiyeceği helal kılındı; bu, sizin için bir geçimliktir.” [5]

Böylece av, açlığı giderdiği için yiyecek (taam) olarak adlandırılmıştır. Zemahşerî, Halil’in sözünü aktararak şöyle der: “Taam kelimesinin buğday için yaygın biçimde kullanılması, mal kelimesinin deve için yaygın biçimde kullanılmasına benzer. [6]

 

Cevherî, İbn Fâris, Râgıb el-İsfahânî ve Humeyrî gibi birçok dil âlimi de taamı yenilen şey olarak açıklamış ve bazıları bu görüşü kabul etmiştir. Bazen taam kelimesi özellikle buğday için de kullanılır. [7]

“Bugün size temiz şeyler helal kılındı; kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği de size helaldir” ayetinin tefsiri hakkında İmam Cafer-i Sadık’tan (a.s) nakledilen birçok rivayette, “taam” kelimesi hububat ve benzeri şeyler ile sebzeler olarak açıklanmış ve bunun Ehl-i kitabın kestiklerini kapsamadığı açıkça belirtilmiştir; çünkü onlar kestikleri hayvanlar üzerine Allah’ın adını anmazlar. [8]

Örneğin, Ebu’l-Cârûd’un İmam Muhammed Bâkır’dan (a.s) naklettiği bir rivayette “taam”, hububat ve sebzeler olarak tefsir edilmiştir. [9]

 

Genel olarak denilebilir ki Kur’an ve rivayetlerde “taam” kelimesinin kesin olarak kapsadığı şeyler buğday, hububat ve benzeri gıdalardır. Bununla birlikte, özellikle kelimenin türevleri -örneğin “it‘âm” (yemek yedirme)- açlığı gideren her şey için, hatta et ve meyveler için bile, Mâide Suresi’ndeki ayet gibi özel durumlar dışında kullanılabilmektedir. Bu nedenle “taam” kelimesinin Farsçada tam karşılığı yoktur. Farsçada yaygın kullanılan “gıda” kelimesi de Arapçadaki “taam”ın aksine daha çok çeşitli yemekler ve özellikle pişirilmiş yemek türlerini ifade eder. Bu yüzden bu yazıda “taam” ve onun türevleri, örneğin “it‘âm” aynı şekilde kullanılmıştır.

 

Dinî öğretilerde yiyeceğin önemi ve yemek yedirmenin önceliği

Ayetler, rivayetler ve Masumların (a.s) hayat örnekleri de cömertlik türleri arasında “yemek yedirmenin” başta gelmesi gerektiğine tanıklık etmektedir. Burada bunlardan bazısını ele alacağız.

“İnfak” ifadesinin “yemek yedirmeye” dönüştürülmesi

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor:

“Onlara, Allah’ın size verdiği rızıktan infak edin denildiğinde, inkâr edenler iman edenlere: ‘Allah dileseydi kendisini doyuracağı kimseyi biz mi doyuralım? Siz apaçık bir sapıklık içindesiniz’ derler.” [10]

Bu ayet-i kerimede Kur’an’ın ifade inceliklerinden biri yer almaktadır. Şöyle ki ayetin ilk bölümünde “infak etme” emri verilmiş, kâfirler ise bu ilahî emre karşı çıkarak ve şüphe uyandırarak neden yoksulları “doyurmaları” gerektiğini sorgulamışlar; eğer Allah dileseydi onları kendisinin doyuracağını söylemişlerdir. Yani ayetin ilk kısmındaki “infak” ifadesi, ikinci kısımda “doyurma” (yemek yedirme) ifadesine dönüşmüştür. Bu da infakın temelinde aslında “yemek yedirmenin” bulunduğunu, hatta kâfirlerin bile bu emri “yemek yedirme” olarak anladıklarını göstermektedir. Kur’an-ı Kerim de onların bu anlayışını reddetmemiştir.

 

Yemek yedirmenin övülmesi ve onun mükâfatı ile değerinin açıklanması

Bazı ayet ve rivayetler, “yemek yedirmeyi” överek ve onun mükâfatını açıklayarak bu işe teşvik etmektedir. Örneğin İnsan Suresi’nde, Müminlerin Emiri Ali (a.s) ile Fatıma Zehra’nın (s.a) ailesi, kendileri ihtiyaç içinde oldukları hâlde yoksulu, yetimi ve esiri doyurmaları sebebiyle övülmüş ve onlar için çeşitli cennet mükâfatları belirtilmiştir. [11]

 

Ali b. Ebî Hamza’nın İmam Zeynelabidin’den (a.s) naklettiği rivayette şöyle buyrulmuştur:

“Kim bir mümini açlıktan doyurursa, Allah da ona cennet meyvelerinden yedirir; kim de bir mümini susuzluktan kurtarırsa, Allah ona mühürlü cennet içeceğinden içirir.” [12]

Yani insan cömertlik sıfatıyla başkalarına davrandığında ve bu özellikle nitelendiğinde, yüce Allah da kendi cömertlik sıfatına uygun biçimde onunla muamele eder ve ona bundan daha iyisini verir; eğer dünyada yiyecek bağışlarsa, Allah ona cennet nimetlerinden yedirir ve eğer birini susuzluktan kurtarırsa, Allah da onu ahirette susuzluktan korur.

 

Öte yandan Kur’an-ı Kerim, köle azat etmeyi, kıtlık ve açlık günlerinde akraba olan bir yetimi ya da yoksul ve muhtaç bir kimseyi doyurmayı, insanın kurtuluşa erenler arasına katılmak için aşması gereken sarp geçitlerden biri olarak görmektedir. [13]

Doğal olarak kıtlık zamanında yemek yedirmek daha büyük önem taşır ve insan için daha zordur; çünkü o dönemde kıtlığın sürmesi ve ileride kişinin kendisinin de yiyeceğe muhtaç kalma endişesi vardır ve insanın cimriliği de en çok böyle durumlarda ortaya çıkar.

Bu ayet-i kerimede yemek yedirmek, köle azat etmekle eşdeğer tutulmuştur ve Masum imamlardan (a.s) nakledilen birçok rivayette de bu gerçek dile getirilmiştir. Nitekim Ebû Basîr’in İmam Cafer-i Sâdık’tan (a.s) naklettiği bir rivayette şöyle buyrulmuştur: Muhammed b. Ali’ye (a.s) “köle azat etmeye denk olan şeyin ne olduğu” soruldu. O da: “Bir Müslümanı doyurmaktır” buyurdu.” [14]

Yemek yedirme ile nafile oruç arasındaki karşılaştırma da İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s) “Ukbe” adlı bir sahabesine hitaben söylediği şu rivayette yer alır:

“Ey Ukbe! Bir Müslümanı doyurmak, bir ay oruç tutmaktan daha hayırlıdır.” [15]

 

Günlük yemek yedirmeye teşvik
Yemek yedirmenin esaslarından biri, bunu günlük olarak sürekli hale getirmektir; yani kişinin her gün bir veya birkaç kişiye yemek yedirmesi, hatta bunun da ötesinde, her öğün kendi yemeğinden bir kısmını veya onun benzerini sadaka olarak vermesidir.

 

Südeyr Sayrafî şöyle diyor: İmam Cafer-i Sâdık (a.s) bana şöyle buyurdu:

“Seni her gün bir köle azat etmekten alıkoyan nedir?” Ben de “Malım buna yetmez” dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Öyleyse her gün bir Müslümana yemek yedir” Ben, “Zengin olsun ya da fakir mi?” diye sordum. O da “Zengin kimse de bazen yemeğe ihtiyaç duyar” buyurdu. [16]

 

Sâbit Sümâlî de şöyle nakleder: İmam Muhammed Bâkır (a.s) bana şöyle buyurdu:

“Ey Sâbit! Her gün bir köle azat edemez misin?” Dedim ki: “Hayır, sana feda olayım, buna gücüm yetmez.” Bunun üzerine buyurdu:

“Peki dört Müslümana akşam ya da öğle yemeği veremez misin?” Dedim: “Buna gücüm yeter.” Buyurdu:

“Allah’a yemin olsun ki bu iş, Allah katında bir köle azat etmekle eşdeğerdir.” [17]

 

İmam Zeynelabidin (a.s) hayat uygulaması hakkında, oğlu İmam Muhammed Bâkır’ın (a.s) dilinden şöyle nakledilmiştir:

“Onun üzerinden bir gün bile geçmezdi ki, imkânı ölçüsünde o gün bir veya daha fazla yoksulu doyurmamış olsun.” [18]

 

Müminlerin Emiri’nin (a.s) oğlu İmam Hasan Müctebâ’ya (a.s) yaptığı son vasiyetlerinden biri de şuydu:

“Bir yemekten, ondan önce sadaka vermedikçe yeme.” [19]

 

Yine Hammâd’ın, İmam Cafer-i Sâdık’tan (a.s) naklettiği üzere, Lokman Hekim’in oğluna yaptığı öğütlerde, “yolculuk adabı” açıklanırken şöyle denilmiştir:

“Eğer yediğin yemekten önce ondan sadaka verebilirsen, bunu yap.” [20]

“Eğer gücün yeterse” ifadesi, bu işe sürekli devam etmenin zor olduğuna ve peygamberler ile büyük veliler gibi yüce şahsiyetlere yakışan yüksek bir azim gerektirdiğine işaret etmektedir. Nitekim İmam Zeynelabidin’in (a.s) hayatında da şöyle nakledilmiştir: “Kendisi, önce onun benzerini sadaka olarak vermeden yemek yemezdi.” [21] Görünüşe göre hadiste kastedilen, İmam’ın (a.s) kendi yemeğine denk bir miktarı sadaka olarak vermesidir. [22]

 

Yemek yedirmenin dinî sembol ve hükümlerin merkezine yerleştirilmesi

Kur’an-ı Kerim, toplumda yemek yedirmenin gerçekleşmesine çeşitli yollarla önem vermiş, hatta birçok dinî sembol ve ibadetin içine de bunu yerleştirmiştir. Örneğin Ramazan ayı orucunun sonunu belirleyen Ramazan Bayramı, Fıtır zekâtının verilmesiyle ki, bu da üç fakiri doyurmak anlamına gelir, tamamlanır. Kur’an-ı Kerim’de de İbrahim Halilurrahman’a hac farizası için genel çağrı yapması emredildikten sonra, bu ibadetin amaçlarından söz edilirken şöyle buyrulur:

“Ta ki kendileri için birtakım faydalara şahit olsunlar ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belirli günlerde Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan yiyin ve sıkıntı içindeki yoksula da yedirin.” [23]

Ayrıca bazı günahlar ve diğer bazı durumlar için dinî hükümlerde, kefaret olarak yemek yedirme türünden uygulamalar da yer almıştır. Örneğin, Ramazan ayında orucu kasten bozmanın kefaretlerinden biri altmış fakiri doyurmaktır. [24]

İhramlı iken bilerek avlanmanın kefaretinde, kurban kesme ve oruç tutmanın yanında yoksulları doyurma da yer alır. [25]

Yemini bozmanın kefaretinde, köle azat etmenin yanı sıra on yoksulu doyurmak veya giydirmek de bulunmaktadır. [26]

Zıhar (Araplar arasında bir tür boşanma sayılan uygulama) kefaretinde ise, köle azat etmek ve peş peşe iki ay oruç tutmaktan sonra altmış fakiri doyurmak yer alır. [27]

 

Elbette bazı durumlarda giydirmek veya köle azat etmek de kefaret olarak zikredilmiştir. Bu örnekler dikkatle incelendiğinde, İslam’ın bu hükümlerin her birini koymakla iki amacı hedeflediği anlaşılır:

1-İnsan ile Rabbi arasındaki ilişkide (insanların eliyle) ortaya çıkan eksiklik ve kusurun telafi edilmesi, bağışlanması ve düzeltilmesi;

2-Toplumdaki ekonomik boşluk ve yarığın, yani açlığın giderilmesi.

 

Şunu da hatırlatmak gerekir ki birçok durumda sadaka vermek veya nakit ödeme yapmak, yemek yedirmenin yerini tutmaz; aksine birçok durumda yemek yedirmek bizzat başlı başına istenen bir davranıştır. Nitekim Abdullah b. Bekîr şöyle diyor: İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s) yanında bulunuyordum ki, amcası Abdullah b. Ali’nin elçisi geldi ve şöyle dedi: “Amcan diyor ki, akîka kurbanı aradık fakat bulamadık; bunun yerine parasını sadaka olarak versek nasıl olur?”

İmam (a.s) şöyle buyurdu:

“Hayır! Allah, yemek yedirilmesini ve kan akıtılmasını sever.” [28]

Rivayette soru akîka hakkında olsa da İmam’ın (a.s) cevabı geneldir ve akîka dışındaki durumları da kapsar.

 

Ehlibeyt’in (a.s) Sîretinde yemek yedirmeye verilen önemin bazı örnekleri

Bu yazıda Ehl-i Beyt’in (a.s.) yemek yedirmeye dair uygulamalarından bazı örnekler aktarılmıştır; burada da onların bu konuya verdiği önemi gösteren birkaç örneği daha zikrediyoruz.

İmam Zeynelabidin’in (a.s) Sîreti

Ebû Nuaym el-İsfahânî, Hilyetü’l-Evliyâ adlı eserinde, kendi rivayet zinciriyle Ebû Hamza Sümâlî’den şöyle nakleder: “Ali b. Hüseyin (a.s) geceleyin sırtında ekmek çuvalları taşır, onları sadaka olarak dağıtır ve şöyle derdi:

‘Gizlice verilen sadaka, yüce Rabbin gazabını söndürür.’” [29]

 

İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s) Sîreti

Hişâm b. Sâlim şöyle der: “Ebû Abdullah (a.s) gecenin karanlığı çöktüğünde ve gecenin yarısı geçtiğinde, içinde ekmek, et ve dirhemler bulunan bir torbayı omzuna alır, Medine’deki ihtiyaç sahiplerine gider ve onların aralarında dağıtırdı; fakat onlar onun kim olduğunu bilmezlerdi. Ebû Abdullah (a.s) vefat edince bu yardım kesildi ve onun Ebû Abdullah (a.s) olduğunu anladılar.” [30]

 

İmam Kâzım’ın (a.s) Sîreti

İmam Mûsâ el-Kâzım’ın (a.s) siretinde de şöyle nakledilmiştir: “Geceleyin Medine’nin fakirlerini gözetir, içinde altın ve gümüş paralar, un ve hurma bulunan bir sepeti onlara taşır ve kendilerine ulaştırırdı; fakat bu yardımın kim tarafından yapıldığını bilmezlerdi.” [31]

 

İmam Rızâ’nın (a.s) yemek yedirmedeki uygulaması

Muammer b. Hallâd şöyle nakleder: “İmam Rızâ (a.s) yemek yemek istediğinde, sofrasının yanına büyük bir kap konurdu. Kendisine getirilen yemeklerin en güzel ve en temiz olanlarından her birinden bir miktar alır, o kaba koyar ve sonra bunun yoksullara verilmesini emrederdi.” [32]

 

Kişinin kendi yiyeceğinden hayvanları doyurmasının fazileti

Yemek yedirme konusunu tamamlamak için değinilebilecek diğer hususlardan biri de Masumların (a.s) söz ve uygulamalarında da görüldüğü üzere, hayvanları doyurmaktır. [33] Allâme Meclisî şöyle der: Güvenilir menkıbe kitaplarının bazılarında, Necîh’e dayanan bir rivayette şöyle nakledilmiştir: “Hasan b. Ali’yi yemek yerken gördüm; önünde de bir köpek vardı. Kendisi her lokma aldığında, onun benzerini köpeğe de atıyordu. Ona, ‘Ey Resulullah’ın oğlu! Bu köpeği yemeğinin başından kovayım mı?’ dedim. Şöyle buyurdu:

‘Onu bırak! Can taşıyan bir varlık yüzüme bakarken benim yiyip de ona yedirmememden dolayı yüce Allah’tan haya ederim.” [34]

 

İmam Cafer-i Sâdık’tan (a.s) nakledilen bir rivayette şöyle buyrulmuştur:

“Meryem oğlu İsa deniz kıyısından geçerken azığından bir parça ekmeği suya attı. Havarilerden biri ona, ‘Ey Allah’ın ruhu ve kelimesi! Bu, kendi yiyeceğinden olduğu hâlde neden böyle yaptın?’ diye sordu. O da şöyle buyurdu: ‘Bunu, sudaki canlılardan birinin yemesi için yaptım ve bunun sevabı Allah katında büyüktür.’” [35]

 

Sonuç

Ehlibeyt ‘in (a.s) gerçekleştirdiği çok sayıdaki “yemek yedirme” örneğinin incelenmesinden şu sonuca varılır ki, ekmek, buğday veya un vermek anlamındaki yemek yedirme, Masumların (a.s) en başta gelen, en yaygın ve en sürekli infak türü olmuştur. Bunun ardından ise, hurma, et, yağ ve şeker gibi yiyecekler gelmiştir. Gece vakti yemek dağıtmak da Masumların (a.s) sürekli uygulamalarından biri olmuştur.

 

 

-----------

[1]- Şuarâ, 77–79.

[2]- Kureyş, 4.

[3]- el-Kâfî, c. 6, s. 286, h. 2.

[4]- el-Kâfî, s. 287, h. 7 ve s. 286, h. 3.

[5]- Mâide, 96.

[6]- Esâsü’l-Belâğa, s. 389–390.

[7]- es-Sıhâh, c. 5, s. 1974.

[8]- Tefsîrü’l-Kummî, c. 1, s. 163.

[9]- el-Kâfî, c. 6, s. 264.

[10]- Yâsîn, 47.

[11]- İnsan, 8.

[12]- el-Kâfî, c. 2, s. 201, h. 5 ve s. 203, h. 17.

[13]- Beled, 12–16.

[14]- el-Kâfî, c. 2, s. 203, h. 16.

[15]- el-Kâfî, c. 4, s. 144, h. 7.

[16]- el-Kâfî, c. 2, s. 202–203, h. 12.

[17]- el-Mehâsin, c. 2, s. 394, h. 51.

[18]- Deâimü’l-İslâm, c. 1, s. 241 ve c. 2, s. 330–331.

[19]- Şeyh Müfîd, el-Emâlî, s. 222.

[20]- el-Kâfî, c. 8, s. 348, h. 547.

[21]- el-Hisâl, c. 2, s. 518.

[22] İmam Rızâ’dan (a.s) nakledilen bir rivayette de benzer bir içerik yer almaktadır (el-Kâfî, c. 4, s. 52, h. 12).

[23]- Hac, 28.

[24]- el-Kâfî, c. 4, s. 101–104.

[25]- Mâide, 95.

[26]- Mâide, 89.

[27]- Mücâdele, 4.

[28]- el-Kâfî, c. 6, s. 25, h. 6.

[29]- Ebû Nuaym el-İsfahânî, Hilyetü’l-Evliyâ, c. 3, s. 135–136.

[30]- el-Kâfî, c. 4, s. 8, h. 1.

[31]- el-İrşâd, c. 2, s. 231–232.

[32]- el-Kâfî, c. 4, s. 52, h. 12.

[33]- Câmiu Ehâdîsi’ş-Şîa, c. 9, s. 677–681.

[34]- Bihârü’l-Envâr, c. 43, s. 352.

[35]- el-Kâfî, c. 2, s. 1, h. 3.




Bu haber 708 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER YAŞAM Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI