|
Tweet |
Bismillahirrahmanirrahîm
Bu çalışma, direnişin tarihsel arka planı, mahiyeti, gerekliliği, boyutları, düzeyleri ve işlevleri hakkında en temel soruları gündeme getirerek; İran İslâm Cumhuriyeti tecrübesinde yaşanan dönüşümleri “nazariyye, belge, pratik ve strateji” olmak üzere dört düzeyde ele almak suretiyle, “İslâmî direnişin yeni İslâm medeniyetinin oluşumu ve yaygınlaşmasındaki payını” açıklamayı amaçlamaktadır. Çalışma, aşağıdaki bileşik hipotezi ispat etmeyi hedeflemektedir:
Her medeniyet, kendisine uygun bir ruhsal dönüşümün öncüllüğünde ortaya çıkar. Direniş, İslâm medeniyetine uygun ruhsal dönüşümlerin zuhuru ve gelişimi için uygun bir zemin oluşturur; hatta bu dönüşümlerin yayılması ve derinleşmesinde belirleyici bir role sahiptir. Esasen direniş, medeniyet kimliğinin “ötekilik” bilincinin şekillenmesinde asli bir işleve sahiptir.
İslâmî Direnişin Mahiyeti ve Tanımı
Aşağıda yer alan meseleler, direnişin mahiyeti ve ne olduğu konusunda öne çıkan en önemli teorik sorunlardan bazılarıdır:
Direniş ayrıştırıcı mı, yoksa bütünleştirici midir?
Ayrıştırıcı ve bağımsızlaştırıcı her unsur, medeniyet karşıtı bir nitelik taşır. İslâm ülkeleri, İslâm medeniyetinin coğrafi birimlerini oluşturur. Bu çerçevede, aralarındaki bağları koparan her etken, kuşkusuz yeni İslâm medeniyetinin tahakkukunu geciktirecektir.
İslâmî direniş, ayrışma üretmeye ve bağımsız birimler ortaya çıkarmaya iki açıdan elverişlidir. Birincisi, direnişin hayata geçirilmesi, kaçınılmaz olarak birtakım maliyetlerin yüklenmesini ve zorlukların göğüslenmesini gerektirir. Bu durum, yalnızca bazılarının direniş yolunda ilerleyememesine ve direniş ülkeleriyle olan bağlarını koparmasına yol açmakla kalmaz; aynı zamanda direnişin İslâmî mahiyeti sebebiyle, bu süreçte geride kalan ülkelerin “gayri İslâmî” olarak damgalanmasına da neden olur ve böylece onların İslâmî direniş cephesinin karşı bloğuna katılmaları için uygun bir psikolojik zemin oluşturur.
İkincisi ise, direnişin sahip olduğu İslâmî saflığın, İslâm dünyasında bu saflıkla herhangi bir yakınlığı bulunmayan devletleri ve devlet adamlarını baştan dışlaması ve onları, açık İslâm düşmanlarıyla aynı safta konumlandırmasıdır.
Açıktır ki, zikredilen bu iki yönün sonucu, İslâm dünyasında belirli bir ayrışma ve parçalanma sürecinin ortaya çıkmasıdır. Bu şartlar altında, İslâmî direnişten hâlâ yeni İslâm medeniyetinin gerçekleşmesi ve sürekliliği için bir imkân ve kapasite olarak söz etmek mümkün müdür?
Şüphesiz bütün büyük girişimler, tam da büyük olmaları sebebiyle, potansiyel tüm unsurların eş zamanlı desteğinden yoksundur ve ancak bunların bir kısmıyla hayata geçirilebilir. Nitekim “lisansüstü eğitim” projesi de gerçekleştirilmesi ciddi bir çaba ve fedakârlık gerektirdiği için, buna ihtiyaç duyan herkesin fiilî katılımını sağlayamamaktadır; buna rağmen bilimin mühendisleri ve planlayıcıları, lisansüstü eğitimin rasyonelliği konusunda hiçbir tereddüt yaşamamışlardır.
Direniş projesi de bu genel kuralın dışında değildir. Başka bir ifadeyle, devrim, eğitim, direniş ve benzeri olgular; onlara eşlik edemeyen örnekler üzerinden değil, bilakis bu süreçlerin öznesi hâline gelen aktörler ve ortaya çıkardıkları sonuçlar ve etkiler üzerinden incelenir. Kaldı ki, küreselleşme olgusu, direnişin karşısında yer alan ülkelerle dahi ilişkilerin tamamen kopmasını engellemektedir. Daha da önemlisi, direnişin özü “etkileşimden kaçınmak” değil, “itaat etmemek”tir.
Devrim sonrası İran, İslâmî direniş cephesi ülkeleri arasında en belirgin örneği teşkil etmektedir. Küresel istikbar ülkelerinin İran’ın uluslararası alanda tecrit edildiğine dair aralıksız çabalarına, yanıltıcı propagandalarına ve gerçek dışı iddialarına rağmen; İran’ın içsel gücünün sürekli artışı ve dış etki kapasitesinin genişlemesi öyle bir düzeye ulaşmıştır ki, bu durum onu düşmanları açısından en ciddi kâbus hâline getirmiştir.
Toplumsal Bir Kimlik Olarak Direniş
İnsan toplumsal bir varlıktır ve onun kimliği de akışkan bir nitelik taşır; sürekli olarak oluşum ve dönüşüm hâlindedir. Zira insan dünyası, insan iradelerinden oluşur ve ilahî, etkin ve yaratıcı emanetlerle kurduğu ilişki çerçevesinde şekillenir. Bu nedenle direnişin gerçekleşmesi, diğer toplumsal olgular gibi, genellikle nispeten uzun bir zaman diliminde oluşan toplumsal altyapıların varlığını gerekli kılar.
Örneğin son yüzyılda küresel istikbara karşı İslâmî direnişin sembolü olarak ortaya çıkan Ayetullah Humeynî’nin (r.a) zuhuru, onlarca İslâmî uyanış hareketini kapsayan görece uzun bir tarihsel sürecin ürünüdür. Böyle bir tarihsel birikimin ve bu tür hareketlerin bulunmadığı başka bir coğrafyada, kuşkusuz ikinci bir Humeynî’nin ortaya çıkması beklenmemelidir. Bu çerçevede Raşid el-Gannûşî’nin kendisini İmam Humeynî ile kıyaslamayı isabetsiz bulduğu yönündeki değerlendirmesinin doğruluğu da kabul edilebilir; zira Tunus’un tarihsel arka planı, İran’ınkinden açık biçimde farklıdır.
Bununla birlikte, toplumsal alanda propaganda, tanınırlık, hukuki statü ve benzeri unsurlar belirleyici olduğundan, bu bağlamda direnişe ait güçlü “yazılım” ve söylemler dahi, yeterli toplumsal kabule sahip olmadıkları sürece bir toplumsal harekete dönüşemezler.
İslâmî Direniş ile İlgili Dinî Kavramlar Arasındaki Nispet
İslâmî direnişin farklı beşerî kültürlere uyarlanması meselesi, sosyolojik bir tartışma alanına aittir. Bu bağlamda, “şer‘î cihad” ifadesinin “sivil direniş” kavramına dönüştürülmesi bu tür bir uyarlamanın örneklerinden biridir. Bununla birlikte, İslâmî cihad hakkında konuşan ve eser kaleme alanların neredeyse tamamı, Kur’an ve rivayetlerde geçen cihadı “sert ve açık cihad” türü olarak anlamışlardır. [1]
Bazı fakihler ise herhangi bir ayırıma gitmeksizin “Fıkhu’l-Cihâdi’d-Difâî” kavramını “Fıkhu’l-Mukaveme” başlığı altında ele almışlardır. [2] Bu durum, savunma cihadına ilişkin bütün hükümlerin direniş cephesi için de uygulanabilir olduğu anlamına gelmektedir. [3] Ancak cihad kavramı yerine direniş kavramının sürekli ve mutlak biçimde kullanılması, bu şer‘î kavramın sahip olduğu birçok imkân ve kapasitenin işlevsiz kalmasına ya da asgarî düzeye indirgenmesine yol açacaktır.
İslâmî Direniş ile İlgili Dinî Akımlar Arasındaki Nispet
İslâmî direniş kavramı ve pratik tezahürleri üzerine teorik bir tefekkürde bulunmak ve onun diğer ilişkili İslâmî kavramlarla olan bağını açıklığa kavuşturmak, bu yolla söz konusu kavramın anlam ve kuramsal sınırlarının İslâm’a dair alternatif ve tahrif edici modellerden ayrıştırılması bakımından zorunludur.
Tekfirci Akım
İslâmî direniş ile tekfirci akım arasında iki temel fark bulunmaktadır. Birincisi, tekfirci akımın olumsuzlayıcı bir yaklaşımı benimsemesi ve başkalarını dışlamaya yönelmesidir; buna karşılık İslâmî direniş hareketi daha çok olumlayıcı bir tutuma sahiptir ve kendisini ispat etmeyi hedefler. İkincisi ve daha önemlisi ise, direnişin mahiyeti ve kullandığı dilin, kendi rasyonelliğini başkalarıyla diyalog yoluyla paylaşabilmesine ve hatta muhalifleri tarafından dahi kabul görmesine imkân tanıyacak bir yapıya sahip olmasıdır.
Liberal Akım
Liberal akım, hoşgörülü bir yaklaşım sergileyerek İslâm’ın rahmet ve merhamet boyutunu öne çıkarmayı ve bu yolla kendisini tekfirci şiddet suçlamasından arındırmayı amaçlamaktadır. Oysa liberal akımın temel işlevi, “biz”e ait sınırları belirsizleştirmek ya da ortadan kaldırmaktır. Buna karşılık İslâmî direniş akımının temel işlevi, “biz” ile “öteki” arasındaki sınırları açık ve net biçimde ortaya koymaktır. Zira sınır, başka bir ifadeyle mahiyet, bir kimliği, kendisi olmayanı olandan ayıran temel unsurdur. Bu itibarla, direniş hareketinin kimlik kurucu; liberal akımın ise kimlik aşındırıcı bir karaktere sahip olduğu kolaylıkla teyit edilebilir.
İslâmî Direnişin Gerekliliği ve Rasyonelliği
Yüce Allah’ın zatı müstesna olmak üzere, bütün kimlikler bir mahiyete sahiptir. Her varlığın mahiyeti, onun varlık sınırlarını belirler; öyle ki, bu sınırların dışında kalan unsurlar, içerideki kimlikle özdeş kabul edilemez. Toplumsal olgular da toplumsal bir mahiyet taşır. Nitekim medeniyetler de bir kimliğe sahiptir ve bu nedenle İslâmî, Batılı, kadim ve benzeri niteliklerle tanımlanabilirler.
İnsanlık tarihi, medeniyetlerin; egemenlik alanlarını genişletme, zorunlu ve tali ihtiyaçları karşılama, insanî ihtiraslar ve benzeri gerekçelerle, rakip medeniyetlerin alanına bilinçli biçimde nüfuz ettikleri ve bu suretle bir tür kültürel saldırı gerçekleştirdikleri sayısız örnekle doludur.
Bu, öncelikle şu anlama gelmektedir ki bir düşünce, uygulama alanına yönelik olumlayıcı (pozitif) bir program ortaya koymadığı takdirde, bu program başkaları tarafından sunulacaktır. İkinci olarak ise, gerçeklik sahnesinde ortaya konulan her pratik program, tabiatı gereği diğer programların dışlanmasına yol açar. Bu çerçevede, direniş cephesinin rasyonelliği yalnızca yabancı programların bir medeniyetin içine sızmasını engellemekle sınırlı değildir; aynı zamanda yerleşik medeniyetin mevcut programlarını koruma ve muhafaza etme işlevini de üstlenir.
Diğer bir bakış açısından bakıldığında, felsefede ispatlandığı üzere, nihai neden (gâî illet), diğer nedenlerin (maddî neden, sûri neden ve fâil neden) rasyonelliğini kısmen açıklar ve temin eder. Direniş cephesinin nihai hedefi, mustazafların istikbar boyunduruğundan kurtarılarak kemale ulaşmalarını sağlamaktır. Açıktır ki, böylesi bir hedefe ulaşmak, zorluklar, yaptırımlar, savaşlar ve benzeri ağır süreçler üzerinden mümkün olacaktır.
Medeniyet araştırmacıları, medeniyet refahının mahiyeti, zorlukların varlığını asgarî düzeye indirecek biçimde şekillendiğinde, paradoksal bir şekilde medeniyetin çözülmesine zemin hazırlayabileceğini açıkça ifade etmişlerdir. Bu husus dikkate alındığında, daima kendine özgü zorluk ve sıkıntılarla birlikte var olan direniş hareketinin, medeniyetin içsel çöküşünü önleyen bir emniyet supabı işlevi gördüğü rahatlıkla söylenebilir.
Direnişin Boyutları, Düzeyleri ve Türleri
Görünüşe göre düşmanın sahip olduğu yüzlerin sayısı kadar direniş biçimi tasavvur etmek mümkündür. Buna göre eğer düşman çok boyutlu ve çok yüzlü bir varlık olarak kabul edilirse, direniş de çok boyutlu ve farklı tezahürlere sahip bir kavram olarak ele alınmalıdır.
Örneğin ABD ve Batı’nın İran İslâm Cumhuriyeti’ne yönelik siyasî düşmanlığı; İran’ı kendilerine daha bağımlı hâle getirmeye dönük sömürgeci girişimler, İran’ın düşmanlarıyla kurulan stratejik ittifaklar, uluslararası karar tasarılarında İran’a destek verilmemesi ve benzeri uygulamalarla somutlaşmıştır. Bu durum, İran halkı nezdinde “İstikbara ölüm” (Amerika, Batı, İsrail ve benzerleri) şeklindeki toplumsal sloganlarla ifade edilen siyasî bir direnişin ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Benzer şekilde, müstekbir güçlerin İran İslâm Cumhuriyeti’ne karşı bilim alanındaki düşmanlığı; Batı modernitesinin temellerini güçlendirmeye ve Batı dışı kültür ve medeniyetlerin dayanaklarını zayıflatmaya yönelik beşerî bilimler alanındaki teorik üretimler, İran’ın ve diğer İslâm ülkelerinin ilerlemesi için hayati öneme sahip temel bilimlere yönelik yaptırımlar, İranlı bilim insanlarına yönelik sert ve yumuşak suikastlar, İran’daki bilimsel durum hakkında yürütülen olumsuz propagandalar ve buna karşılık onların Batı’ya göç etmelerini teşvik eden sürekli “yeşil ışıklar” gibi uygulamalarla kendini göstermiştir. Bu süreçler, Batı karşısında İranlıların bilimsel direnişini doğurmuştur.
Modern tıbbın tedavisinde yetersiz kaldığı bazı hastalıklar karşısında, geleneksel tıp formunda ortaya çıkan tıbbî direniş, sağlık alanında ciddi bir meydan okuma niteliği taşımaktadır. Bununla eş zamanlı olarak, modern tıbbın bazı alanları, özellikle kök hücre çalışmaları, küresel ölçekte ayrıcalıklı ve öncü konumlara ulaşmıştır.
Daha da önemlisi, füze sanayii, nükleer enerji ve benzeri teknik ve mühendislik alanlarında elde edilen başarılar, küresel istikbar cephesinin tamamını bu gelişmeler karşısında edilgenliğe ve zorunlu pozisyon almaya sevk edecek düzeye erişmiştir.
Ekonomi alanında ise, Batı’nın İran İslâm Cumhuriyeti’ne yönelik düşmanlığı, en açık biçimde temel ve hayati ihtiyaç maddelerine uygulanan yaptırımlarda kendini göstermiş ve bu durum ekonomik direnişin doğmasına yol açmıştır. Söz konusu direniş, özellikle son yıllarda “direniş ekonomisi” anahtar kavramı etrafında yürütülen teorik çalışmalar sayesinde, İran ekonomisinin petrole bağımlılığını ciddi biçimde sorgulamış ve nihayetinde millî üretimi azami ölçüde desteklemeyi, Batı menşeli ürünlerin kullanımını ise asgarî seviyeye indirmeyi hedefleyen politikaların geliştirilmesine zemin hazırlamıştır.
Askerî alanda ise, sekiz yıllık Kutsal Savunma sürecindeki başarının ötesinde, bugün kültürel boyutuyla birlikte İran’ın Batı Asya bölgesindeki yumuşak gücünün genişlemesine katkı sağlamaktadır. Bu itibarla, bir toplumda direnişin farklı boyutlarının gerçekleşmesi, o toplumun medeniyet potansiyelini güçlendirmektedir.
İslâmî Direnişin Etkileri ve İşlevleri
Bir kavramın ya da olgunun ortaya çıkardığı etkiler ve sonuçlar, onun rasyonelliğinin önemli bir parçasını teşkil eder. Direnişin en temel sonucu, topluma kapasite kazandırmasıdır; zira direniş zemini, insanın ve toplumun gizli yeteneklerinin keşfedilmesine ve gelişmesine imkân tanır. Nitekim en iyi ilahî düzen içinde karşılaşılan sorunların felsefesi, insanın kemale ermesi için gerekli ortamı hazırlamaktan ibarettir. Gerçek şu ki, insanlar refah ve güvenlik ortamlarından ziyade, belâ ve zorluklar içinde daha fazla harekete geçmektedirler.
Bu analiz ışığında, ilahî velîlerin neden yoğun ve ağır imtihanlara maruz kaldıklarının hikmeti daha iyi anlaşılabilir. Toplumsal tekâmül de ancak belâlar ve zorluklarla yüzleşme sürecinde gerçekleşir. Bu bakımdan direnişin önemi, insanın ve toplumun sorunlarla doğru biçimde yüzleşmesini sağlayan bir “yazılım” işlevi görmesinden kaynaklanmaktadır.
İslâm ülkelerinin tarihsel tecrübesi de göstermektedir ki, İslâmî direniş, İslâmî mirasa yönelişi artırmış; bu mirasın toplumsal hayatta kullanılmasını ve etkinliğini güçlendirip derinleştirmiştir.
Bu meselenin sırrı, direnişin genellikle zulme uğrama hissinden kaynaklanan uygun bir psikolojik arka plan üzerinde şekillenmesinde yatmaktadır. Söz konusu zemin, toplumsal ilişkilerde mazlumun daima ahlâkî ve psikolojik üstünlüğü elinde bulundurmasını sağlar.
Tarihsel tecrübe de göstermektedir ki, psikolojik yatkınlık, medeniyet atılımının en önemli ön koşullarından biri olarak işlev görmüştür. Bu unsurun önemi öylesine büyüktür ki, birçok ülke bu yatkınlığa ulaşmayı bilinçli biçimde planlamakta ve yönlendirmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, söz konusu psikolojik yatkınlığın çoğu zaman öncül ve soyut tavsiyelerle elde edilmediğidir; aksine medeniyet atılımının diğer şartları gerçekleşip birbirine eklemlendiğinde, ümmet bu atılım için en yüksek psikolojik kapasiteye sahip hâle gelmektedir.
İslâm Dünyasında Direnişin Tarihsel Arka Planı
İslâm’ın ilk dönemlerinde “Şib-i Ebî Tâlib” (Ebî Tâlib deresi) ve “Kerbelâ” hadiseleri, İslâmî direnişin gerçekleştiği iki temel zemin olarak zikredilebilir. Elbette bunlar, erken dönem İslâm tarihindeki direniş örneklerinin tamamını teşkil etmemektedir.
Hindistan yarımadasınki İslâmî hareketler (Hilafet Hareketi [4], Tebliğ Cemaati [5], Aliger Hareketi [6], Hindistan Müslüman Öğrenciler Hareketi [7] ve benzerleri [8]); Arap coğrafyasındaki İslâmî hareketler, (Mısır, Türkiye ve Tunus …) Müslüman Kardeşler, Libya’da Ömer Muhtar hareketi, 1920 Irak Devrimi, Tunus’taki El-Nehzet Hareketi, Cezayir İslâmcılık Hareketi, Filistin’de Cihad ve Hamas hareketleri ve nihayet Lübnan Hizbullahı; Arap olmayan coğrafyalardaki İslâmî hareketler, örneğin Türkiye’de Said Nursî öncülüğündeki İslâmî uyanış (zamanla çeşitli kollara ayrılmış ve nihayetinde siyasî iktidara ulaşmayı başarmıştır), İran İslâm Devrimi ve benzeri hareketler… son yüzyıllarda ortaya çıkan İslâmî direniş akımlarının yalnızca bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu hareketlerin tamamı, daha çok siyasî bir yaklaşımla ve açık biçimde ortaya çıkmış; Batı kimliği karşısında İslâmî kimliğin güçlenmesine katkı sağlamıştır.
Her ne kadar söz konusu hareketlerin birçoğunun görünürdeki akıbeti, ilk bakışta başarısız ve sonuçsuz gibi görünse de, bu durum John Foran’ın “Kırılgan Direnişler” teorisini doğrulamamaktadır. Zira birincisi, önceki hareketlerde yaşanan her başarısızlık, sonraki hareketler için son derece önemli bir birikim ve stratejik ders üretmiştir; ikincisi ise, bu hareketlerin oluşturduğu bütüncül tarihsel senfoni, İslâmî kimliğin pekişmesine ve dayatılmış Batı kimliklerinden geçiş sürecine ciddi katkılar sunmuştur.
Başka bir ifadeyle, İslâmî direniş hareketlerinin seyri, İslâm dünyasını bütünleştirme kapasitesine sahip tekâmülcü bir grafik niteliği taşımaktadır. Genel olarak çağdaş dönemde İslâmî direnişin geride bıraktığı ağır miras, çok boyutlu medeniyet işlevleri icra etmiş olup, bunların en önemlileri şu şekilde sıralanabilir:
1-Medeniyetin Çöküşünün Önlenmesi
Batı sömürgeciliği, Müslümanların medeniyet mirasını tahrif etmek, yok etmek ve başka coğrafyalara taşımak, ardından bu mirası Batı medeniyetine ait unsurlarla ikame etmek suretiyle, İslâm dünyasındaki sürekli varlığını bilinçli biçimde güvence altına almaya çalışmıştır. İslâm dünyasının entelektüel çevrelerinin bu yıkıcı politikaya yönelik itirazları, Müslüman kitlelerin uyanışını tetiklemiş ve nihayetinde İslâmî direniş hareketlerinin doğmasına, dolayısıyla söz konusu güvencenin ortadan kalkmasına yol açmıştır.
Anılan hareketlerin zaman ve mekân bakımından genişliği ile içerik ve yöntem açısından çeşitliliği, İslâm dünyasında direniş yoğunluğunu artırmış; bunun doğal sonucu olarak da İslâm medeniyetinin çöküşü engellenmiştir.
2-İslâm Medeniyetinin Batı Medeniyeti İçinde Eritilmesinin Önlenmesi
Batı’nın yaygın varlığı, Batılı yaşam tarzının teşviki ve kurumsallaştırılması yoluyla, İslâm medeniyetinin derinliklerine nüfuz edebilirdi. İslâmî direniş hareketi ise, İslâmî hayat tarzının özgünlüğüne ve bağlayıcılığına dikkat çekerek ve bu bilinci diri tutarak, İslâm kültür ve medeniyetinin sürekliliğini mümkün kılmıştır.
3-İslâm Dünyasının Yeni İslâm Medeniyetine Geçiş Yeteneğinin Güçlendirilmesi
İslâmî direniş hareketi, İslâmî kimliğin yeniden inşası yoluyla kurumsal kapasitelerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu bağlamda direniş hareketinden doğan en önemli kurumsal kapasite, İran İslâm Cumhuriyeti tecrübesinde somutlaşan devlet/hükümet kurumunun tesis edilmesidir.
Sonuç
İslâmî direniş, düşman ve küresel istikbar karşısında en stratejik ve temel yaklaşımlardan biri olarak değerlendirilebilir. Gerçek anlamda direniş, toplumları bilimsel, kültürel, toplumsal, siyasal ve ekonomik alanların tamamında ileriye taşıyabilecek bir güçtür ve düşmanla mücadelede belirleyici bir avantaj sunar. Her ne kadar askerî direniş, düşman saldırılarına karşı daha görünür bir alan teşkil etse ve direnişin etkilerini mustazaf halklara daha açık biçimde gösterse de direnişe olan inanç, milletleri düşman karşısında farklı boyutlarda onurlu ve güçlü bir konuma yükseltebilir.
-------------
[1]- Bkz. Kur’an’da Cihad, Giriş.
[2]- Bkz. Direniş Fıkhında Karşılaştırmalı Bir Araştırma, s. 13 (Yayıncı Önsözü).
[3]- Şiî ve Sünnî fıkıhta Savunma ve Direnişle İlgili Hükümlerin Ayrıntılı İncelenmesi, s. 24–39.
[4]- 1919–1924 yılları arasında, hilafet krizinin derinleşmesi ve hilafetin kaldırılmasına yönelik girişimlerin gündeme gelmesiyle birlikte, Hindistan Müslümanları; Muhammed Ali Kardeşler (ö. 1931), Şevket Ali (ö. 1938), Ebü’l-Kelâm Âzâd (ö. 1956) ve Muhtâr Muhammed Ensârî (ö. 1936) önderliğinde, Osmanlı Sultanı’nın İslâm dünyasının halifesi olarak konumunun güçlendirilmesi amacıyla bir hareket başlatmışlardır.
[5]- Tebliğ Cemaati Hareketi, XX. yüzyılın başlarında, 1926 yılında Hindistan’ın Mivat bölgesinde Mevlânâ İlyâs tarafından, siyasî olmayan bir yaklaşımla ve Diyobendî hareketin bir kolu olarak kurulmuştur.
[6]- Bu hareket, Seyyid Ahmed Han tarafından, Selefî hareketlerin yaklaşımına zıt bir perspektifle; Hindu çoğunluğun sivil alanlardaki tekelci yapısına karşı, Müslümanların ilmî ve sivil gelişimini esas alan bir direniş amacıyla tesis edilmiştir.
[7]- Hindistan İslâmî Öğrenci Hareketi, 1977 yılında Aliger’de; Hindistan’ı Batı’nın materyalist kültürel etkilerinden özgürleştirmek, Müslümanların İslâmî hayat modellerine göre yaşamalarını desteklemek amacıyla ve “Allah Rabbimizdir, Kur’an Anayasamızdır, Hz. Muhammed (s.a.a) Peygamberimizdir, cihad yolumuzdur ve şehadet idealimizdir” sloganıyla kurulmuştur.
[8]- Bkz. Muhammed Rıza Hâtemî – Murtazâ Buhrânî, İslâmî Hareketler Ansiklopedisi, “Hindistan Yarımadası İslâmî Hareketleri” maddesi.
tesettürlü escort ,fatih escort ,türbanlı escort ,travesti escort ,taksim escort ,beylikdüzü escort ,çapa escort
halkalı escort ,avrupa yakası escort ,şişli escort ,avcılar escort ,esenyurt escort ,beylikdüzü escort ,mecidiyeköy escort ,istanbul escort ,şirinevler escort ,avcılar escort
