Bugun...



Şia'nın Ortaya Çıkışı İle İlgili Görüşlerin İncelenmesi

Bismillahirrahmanirrahim

facebook-paylas
Tarih: 13-09-2022 11:08

Şia'nın Ortaya Çıkışı İle İlgili Görüşlerin İncelenmesi

Şia'nın tarihsel olarak ortaya çıkışı ve onun kurucusu hakkında tarihçiler tarafından çeşitli görüşler belirtilmiştir. Bu görüşlerin en önemlilerinden bazıları ve bunların incelenmesi şöyledir:

1- Şia'nın Hz. Peygamber'in Vefatından Sonra Ortaya Çıktığını Savunanların Reddi

Bazıları Şiîliğin ortaya çıkış zamanının Hz. Peygamber'in (s.a.a) vefatından sonra olduğu görüşündeler. Bu görüşe göre bu düşünce, Hz. Peygamber (s.a.a) döneminde sahabenin zihnine yerleşmişti. Bu yüzden hilâfet asıl mecrasından saptığında onlar Hz. Ali'nin (a.s) evinde bir araya gelip, yeni gelişime muhalefetlerini bildirdiler. Onların bir gün zarfında gelişen bir olaydan dolayı Hz. Ali'nin (a.s) etrafında toplanmalarını söylemek uzak bir ihtimaldir.

Doktor Abdullah Feyyaz şöyle yazıyor: "Muhalif kanadın (imametin Peygamber'den sonra Ali'nin (a.s) hakkı olduğunu savunanlar) hiçbir ön hazırlık olmadan ortaya çıkması ve bazılarının sürekli Ali'nin (a.s) velâyetini savunmalarını söylemek oldukça uzak bir ihtimaldir. Bu, Ali (a.s) hakkındaki düşüncelerinin, Ebu Bekir'le yaşanan olaylar sonucu oluşmadığının açık bir delilidir."

Gerçek şu ki Şia'nın oluşumunu Hz. Peygamber'in (s.a.a) döneminde ve ortaya çıkışını ise, Hz. Peygamber'in (s.a.a) vefatından sonra bilmek gerekir. Şia'nın oluşumu ile ortaya çıkış konusunu birbirinden ayırmak lazımdır.

2- Osman'ın Öldürüldüğü Dönemde Ortaya Çıktığına Dair Görüşün Reddi

Bazıları Şia'nın ortaya çıktığı dönemin, Osman öldürüldüğü döneme rastladığını savunurlar. Şüphesiz bu görüşün cevabı yukarıda verilen cevapta yatmaktadır. Şia'nın varlığı kitap ve sünnet ışığında ispat edilmekte ve ilk kurucuları da Allah ve Resulüdür (s.a.a).

Hz. Ali (a.s) ve Şiîlerinin yirmi beş yıllık suskunlukları, İslâm ve Müslümanların maslahatı içindi. Osman'ın ölümünden sonra insanlar yönetmeleri için Hz. Ali'ye (a.s) yöneldiğinde Şia özgürlüğünü ve varlığını ilan etmek için bir fırsat yakaladı; ancak mezhebin tesisi Hz. Peygamber (s.a.a) zamanında gerçekleşmişti.

3- Şia'nın İmam Hüseyin (a.s) Zamanında Ortaya Çıktığına Dair Görüşün Reddi

Bazılarına göre Şia, ilk olarak İmam Hüseyin'in (a.s) şehadetinden sonra ortaya çıktı.

Buna cevap olarak şöyle denilmelidir: İmam Hüseyin (a.s) ve ashabının pak kanının İslâm âleminde bıraktığı etki ve Şia ahkâmının bu olaydan sonra yaşadığı parlak dönem inkâr edilemez. Ama Şia, Hz. Peygamber (s.a.a) döneminde bizzat onun sözleri ve tavırları sonucu ortaya çıkmıştır.

4- Şia'nın Farslılar Tarafından Ortaya Çıkarıldığına Dair Görüşün Reddi

Bazıları Şia düşüncesinin Farslılık olgusuna bağımlı olduğunu sanmışlardır. Ancak Selman-ı Farsi dışında Şia'nın önde gelenlerinin ve Hz. Ali’nin (a.s) ordusunun büsbütün Araplardan oluştuğu dikkate alındığında, bu görüşü ispat için hiçbir tutanak kalmamaktadır.

İslâm düşünürlerinden ve doğu bilimcilerinden bazıları, Şia'nın Farsların bu mezhebi kabul etmeden önce mevcut olduğuna dair bazı noktaları açıklamışlardır. Şimdi o sözlerden bazısına değinelim:

Felhuzen isminde bir doğu bilimci şöyle diyor: "Şia'daki görüşlerin İranlılarla olan uyum ve yakınlığı inkâr edilemez. Ama İranlıların bu mezhebi kurduğuna dair hiçbir delilimiz yoktur. Tarihî şahitler, Şia'nın Araplar içerisinde başladığını ve sonra başka yerlere yayıldığını gösterir." [1]

Bir doğu bilimci olan Culet Teshir şöyle yazıyor: "Şia'nın oluşumunu ve ilerlemesini İslâm'a giren İranlıların taşıdığı düşüncelerin yeni düşünce sistemiyle çatışması sonucu oluşan bir olgu şeklinde değerlendirmek yanlıştır... Bu yaygın sanı, tarihî olaylara yanlış bakış açısından kaynaklanır. Alevi hareketi, sadece Arap beldelerinde oluşmuştur. [2]

“Edım Mitz” isminde bir doğu bilimcisi şöyle diyor: "Bazıları Şia'nın İran ruhundan etkilenerek ortaya çıktığını ve İslâm'a aykırı bir düşünce sistemine sahip olduğunu sanırlar. Ancak bu, yanlış bir değerlendirmedir. Arap Yarımadası "Mekke, Tehame ve Sen'â gibi büyük şehirler dışında diğer Şia bölgelerine göre çoğunluğu oluşturuyordu. Amman, Hicr ve Sade gibi. Ama Kum dışında İranlıların tümü Sünnî idiler. İsfahan halkı Muaviye hakkında mürsel bir nebi olduğuna inanacak kadar guluv ve aşırılığa sapmışlardı." [3]

“Nuletkih” adında bir doğu bilimcisi şöyle diyor: "Fars şehirlerinin büyük bölümü 1500 hicri yılına kadar Ehlisünnet mezhebine bağlıydı ve Safaviye devleti döneminde Şia mezhebi resmiyet kazandı." [4]

Doktor Ahmed Emin Mısri şöyle yazıyor: "Tarihten de anlaşıldığı üzere Hz. Ali'nin (a.s) taraftarlığı ve Şiîlik, Farsların İslâm'a girişinden önce başlamıştır." [5]

Doktor Ali Hüseyin Harbutli şöyle yazıyor: "Araplardan bir kesim hilâfetin Ebu Bekir'e bırakılmasından sonra Ali (a.s) Şiîlerinden oldular." [6]

Şeyh Muhammed Ebu Zühre şöyle diyor: "Farslar, Arapların eliyle Şiîliği seçmişlerdir. Şiîlik, Farsların ortaya çıkardığı bir şey değildir." Ardından Farsların, Şiîliği seçmelerinin sebebini şöyle açıklıyor: "İslâm âlimlerinden büyük bir kısım Şia'yı kabul ettikten sonra Benî Abbas ve Benî Ümeyye hâkimlerinin korkusuyla Fars ve Horasan bölgelerine hicret ettiler. Bu yüzden Şia bu bölgelerde yayıldı." [7]

Şu husus göz ardı edilmemelidir ki İslâm dini Farslar arasında yayıldığı kadarıyla diğer milletler arasında da yayılmıştır. Şia'nın ortaya çıkışından yıllar geçmesine rağmen, İran'da Şiîlikten hiçbir haber yoktu. Şiî Eş'arilerden bazısının Kum ve Kaşan'a hicretinden sonra Şia çekirdeği İran'da atılmış oldu. Bu olay yedinci asırda gerçekleşti. İranlılar hicretin on yedinci yılında İkinci Halife zamanında Müslüman olmalarının üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen, henüz aralarında Şiîlikten hiçbir ize rastlanmazdı.

Ziyad b. Ebih'in Kufe'deki valiliği zamanında Şia topluluklarının sürgüne gönderilmesi, siyasi programlardan biri idi. Bir nakle göre Kufe Şiîlerinden elli bini Horasan'a sürgün edildi. Bilindiği gibi bu topluluklar kendileriyle birlikte düşüncelerini de İran'a götürmüş ve orada yaymışlardı.

Onuncu hicri asrın başlarında Safevi padişahlarının iş başına gelmesiyle Şia mezhebi İran'ın değişik noktalarına yayıldı. Daha önce İran halkı Sünnî mezhebine bağlı idiler. [8]

İbn-i Hullekan ve Rıza Kehale şöyle yazıyor: Sıhah ashabı, Buharî, Tirmızi, İbn-i Mace ve Secistani hepsi acemdirler.

Raviler, ahkâm ve ahbar büyükleri, müfessir ve fakihlerin ekseriyeti, (Mücahid, Ata b. Ebi Riyah ve İkreme gibi) İranlıdırlar.

Ehlisünnet düşüncesi kendini bütün boyutlarıyla İranlılara borçludur. Hatta Muhammed Abdulvahhab (Vahabiliğin kurucusu) İranlıların eliyle terbiye edilmiştir.

Şia İmamları'nın hepsi Arap seyyitlerindendir. Ehlibeyt mektebinin Eban b. Tebliğ, Beyt-i Ali A'yan, Beyt-i Âli Atiyye ve İbn-i Derraç gibi ilmi yönden önde gelenleri Arap kabilelerindendirler.

Şeyh Müfid, Seyyit Murtaza, Allame Hilli, İbn-i Derraç, Seyyit b. Tavus, Âl-i Tavus, İbn-i İdris, Muhakkik Hilli, Miktad b. Abdullah Seyuri, Şehid-i Evvel ve Şehid-i Sâni vs. Arap büyüklerindendir.

5- Şia'yı Abdullah b. Saba'nın Kurduğuna Dair Görüşün Reddi

Ehlisünnet kitaplarının büyük bir bölümünde Abdullah b. Saba ve onun hikâyeleri Şia mezhebinin ortaya çıkışıyla ilintilendirilmiş ve özdeşleştirilmiştir. Şia inancını, önceden Yahudi olup Yahudiliği yayan birisine nispet ediyorlar.

Taberî ve diğerlerinin bu konudaki sözleri özetle şöyledir: "Abdullah b. Saba isminde bir Yahudi, Yemen'in Sen'a şehrinden, Osman b. Affan asrında İslâm'ı seçti ve fikirlerini Kufe, Şam, Mısır ve Basra gibi İslami bölgelere yaptığı seferlerde yaydı. Onun inançlarından bazıları şunlardır:

Hz. Peygamber (s.a.a) Hz. İsa (a.s) gibi recat edecektir. Her nebinin mutlaka bir vasisi olmuştur. İslâm peygamberinin vasisi de Ali'dir (a.s) ve o vasilerin sonuncusudur. Osman, Ali'nin (a.s) hakkını gasbederek ona zulüm etmiştir. Bu yüzden ümmet kıyam ederek, hakkı gerçek sahibine döndürmelidir…

Ebuzer, Ammar b. Yasir, Muhammed b. Ebi Huzeyfe, Abdurrahman Udeys, Muhammed b. Ebi Bekir, Sasaa b. Suhan Abdi ve Malik Eşter… ona uymuşlardı. Onların tahrikleri sonucu Müslümanlardan bir grup zamanın halifesine karşı kıyam ettiler ve onu öldürdüler. Hatta Cemel ve Sıffin savaşları bile Sabeîlere nispet edilmiştir. [9]

Birinci Cevap

İlk önce sened açısından zayıftır. Bu olayda en önemli kaynak ve kanal, Taberî'dir. Diğerleri ondan almışlardır. Taberî'nin senedi şöyledir: "Seri'nin bana yazdığı şeyde ki Şuayb'tandır ve o Seyf'ten ve Atiyye'den ve Yezit Fak'âsî'den şöyle dedi…"

Başka senetlerde de bu olay Seyf'e dayandırılır.

Senedin Tahlili

a) Taberî (ö. 310 h.) tanınmış bir şahsiyettir. O, kitabında naklettiği hadis ve yazılarının sıhhati veya yanlışlığı hakkında görüş bildirmekten kaçınıyor. O, kitabının mukaddimesinde şöyle diyor: "Bu kitapta nakledilen şeyler okuyucu için garip olabilir ve sıhhati için bir neden bulamayabilir. Okuyucu şu noktaya dikkat etmelidir ki bu haberler kendi yanımızdan olmayıp, sadece bizim için nakledilen şeylerdir. Ve biz de onların tümünü sizin için naklettik." [10]

Taberî'nin bu sözden kastı hadislerin incelemesini okuyucuya bıraktığını belirtmektir.

Şeyh Hatip Muhibbuddin Mısri “el-Ezher” neşriyesinde Tarih-i Taberî hakkında şöyle yazıyor: "Taberî'nin hadislerinde, hadisleri nakleden ravilerin durumuna vakıf olmak için, cerh ve tadil konulu (ravilerin durumunu inceleyen) kitaplara başvurmak gerekir... Ama Taberî'nin hadislerini nefsani heveslerine uyarak kendi kitaplarında yer verenler ve ravilerine dikkat etmeksizin onlara istinat edenler, İslâm tarihinden hiçbir nasip almamış kimselerdir." [11]

b) Seri b. Yahya, Seri b. Henar b. Seri, Taberî ile muasır olmasına rağmen, kimse onu muhaddis bilmemiştir. Öyleyse o meçhuldür.

Seri b. Yahya b. Eyas, Taberî ile muasır değildir; çünkü Taberî'nin doğum tarihi hk. 310’dur. O hâlde Taberî'nin onunla görüştüğü ve ondan rivayet dinlediği söylenemez.

Ebu Davud ve Nesei şöyle söylemişlerdir: "O güvenilir değildir ve hadislerine uyulmaz." İbn-i Âdi'de aynısını demiştir. [12]

Seri b. Asım b. Sehl, Taberî'nin muasırı idi. Çünkü vefat tarihi hk. 258’de Bağdat'ta idi. Ama İbn-i Feraş onu yalanlamıştır ve İbn-i Âdi onu zayıf bilmiştir. [13]

c) Zehebi, Şuayb b. İbrahim'i şöyle tanıtıyor: "Seyf'in kitaplarının rivayetlerini nakleden Şuayb b. İbrahim, meçhuldür." [14] Ve İbn-i Âdi şöyle diyor: "O tanınmış değildir." [15]

d) Seyf b. Ömer Temimi Useyyidi hk. 170’ten sonra ölmüştür. Bir nakle göre Reşit zamanında dünyadan göçmüştür. [16]

Seyf b. Ömer "el-Futuh ve'l-Meredde" ve "el-Cemel ve Siyeru Aişe ve Ali" adında iki kitap telif etmiştir ki Taberî vasıtayla her iki kitaptan birçok rivayet nakletmiştir.

Yahya b. Muin diyor: "Onun hadisleri zayıftır." [17]

Nesei şöyle yazıyor: "Onun hadisleri zayıf ve metruktur (terk edilmiş) ve güvenilir değildir.

Ebu Davud şöyle diyor: "O yalancıdan başka bir şey değildir."

İbn-i Seken şöyle diyor. "O zayıftır."

İbn-i Âdi şöyle diyor: "O zayıftır ve hadislerinden bazısı meşhurdur ama geneli münkerdir ve ona uyulmaz."

İbn-i Habban şöyle diyor: “O düzmece hadisleri güvenilir şahıslar adına naklediyor ve zındıklıkla (dinden çıkmış) itham edilmiştir. Onunla ilgili "birçok düzmece hadis uydurduğu" söylenir.

Hâkim Nişaburî şöyle diyor: "O metruktur ve küfürle itham edilmiştir."

İbn-i Hacer, senedinde Seyf b. Ömer'in de bulunduğu bir hadisi naklettikten sonra şöyle diyor: "Hadiste zayıf raviler vardır ve onların en zayıfı Seyf'dir." [18]

Seyf b. Ömer (ö. hicri ikinci asır) bir kitap telif etmiştir ki çeşitli konularda sahte ve düzmece hadislerle doludur. Varlığı olmayan sahabeler uydurmak, kesin tarihi olayları tahrip etmek, gerçek olmayan olaylar uydurmak, hurafeleri Müslümanlar arasında yaymak ve inançlarını tahrip etmek onun becerdiği en iyi şeylerden bazısıdır. [19]

e) Atiyye zikredilen görüşü savunan diğer şahıslardan biridir. Onun hakkında iki ihtimal söz konusudur:

1- Bu, “Atiyye Avfî” adında bir şahıstır ki hk. 110 yılında ölmüştür. Bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü o tabiinden idi ve Seyf b. Ömer onu derk etmemişti. Özellikle Ehlisünnet'in rical ehli Atiyye Avfi hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.

2- Bu, Şamlı Gays Kilabi'nin oğludur. Seyf'in onunla hiçbir irtibatı yoktur. O tanınmış biri değildir ve onu tanıdığımızı varsaysak bile, hiçbir fayda vermez; çünkü ondan nakleden Seyf, yalancıdır.

f) Hadisin sened kanalının sonunda yer alan Yezid Fek'asi, tanınmış biri değildir. Rical ilminde bu isim ve lakapla anılan birisi yoktur. Hayal ürünü bir şahsiyet olduğu uzak bir ihtimal olarak değerlendirilemez. Çünkü Seyf b. Ömer'in binlerce hayalî şahsiyeti yaratma gücü vardı.

Bu görüşün ilk reddini Allame Emini'nin sözleriyle noktalıyoruz:

"Taberî kendi tarihinde, yalancı ve hadis uyduran Seri'nin meçhul olan Şuayb'la ve hadis uyduran, metruk, itibarsız, küfürle itham edilen Seyf'le yazışmalarına istinad etmiştir. O tarihinde bu senetle 701 rivayet nakletmiştir. Hk. 11’den 37’ye kadar (üç halife döneminin) olayları çarpıtmak amacıyla uydurmuştur." [20]

İkinci Cevap

Bu hikâyede açıklananlar makul değildir. Onu cinlere bile nispet etmek doğru olmaz. Hikâyede şöyle deniyor: Yahudi bir adam İslâm'a girmiş. Sahabe ve tabiinin büyüklerinden bir grubu aldatarak büyük bir cemaati etrafında toplamış. Müslümanların halifesine karşı ayaklanarak onu ortadan kaldırmış. Hikâye, akla uygun değildir. Bu, saygı değer sahabelerin makamına yakışmaz.

Bu görüş sahabenin hepsinin adaletli olduğu görüşünü "Ehlisünnet'in inancına göre" yerle bir etmektedir. Ayrıca İslâm ümmeti, Yahudi asıllı yabancı bir şahısın oyununa gelecek ve aldatılacak kadar basit görüşlü farz edilmiştir.

Üçüncü Cevap

Bu görüşün reddinde verilen üçüncü cevap şudur: Tarih incelendiğinde Osman ve Muaviye'nin şiddetli tutumları ve karşıt gruplara söz hakkı tanımadıkları ortaya çıkar. Ebuzer Gaffari, Müslümanların beytülmalinin Halife'nin akrabaları arasında paylaştırıldığını eleştirdiği için Medine'den Rebeze çölüne sürgün edildi. Ammar-ı Yasir, Osman'ın yaptıklarını eleştirdiğinden Halife'nin hizmetçileri tarafından tartaklandı ve kaburgaları kırıldı. Abdullah b. Mesut da (Hz. Peygamber'in (s.a.a) seçkin ashabından olmasına rağmen) Ebuzer'in defin merasimine katıldığından dolayı Osman tarafından dövüldü. [21]

Belazüri şöyle yazıyor: "Said b. As, Osman'a şöyle bir mektup yazdı: Ben Kufe'de Eşter ve arkadaşlarının üstesinden gelemiyorum. Osman, mektubun cevabında şöyle yazdı: "Onu Şam'a sürgün et." Ayrıca mektup yazarak Eşter'i tehdit etti..." [22]

Allame Emini şöyle der: "Abdullah b. Saba bu derecede İslâm toplumunda fitne yaratmış idiyse ve İslâm ümmeti onu tanıyor ve sorun vaktin halifesine kadar uzandıysa, niçin takip edilip tutuklanmadı? İşlediği tehlikeli cinayetlerden ötürü cezalandırılmadı.? Hapsedilmedi? Niçin İslâm ümmetini kurtarmak için fesadın kaynağı kurutulmadı? Neden salihler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar hakkında işleyen mekanizma işlevini yitirdi..."

Dördüncü Cevap

Son cevabımız şöyledir: Bu masal doğru kabul edilse bile, bununla Şia düşüncesinin ortaya çıkışı arasında nasıl bir ilinti kurulabilir? Oysa Şia'nın Hz. Peygamber (s.a.a) zamanında kurulduğunu ve kurucusunun bizzat Allah Resulü (s.a.a) olduğunu açıklamış, sahabe ve tabiinden bazılarının bu düşünce etrafında birleştiklerini ispatlamıştık.

Şia ve Abdullah b. Saba

Şia, masumiyet, imamet ve vesayet ilkeleriyle özdeştir. Bu ilkeler hulefa mektebinin hoşlanmadığı hususlardır. Bu iki ilkenin doğruluğu, hulefa mektebinin temel prensiplerinin sarsılması demektir. Bu yüzden bu iki düşünceyi değersiz göstermek amacıyla Yahudi birisine nispet edildi.

Doktor Ahmed Mahmut Süphi şöyle diyor: "Ehlisünnet tarihçileri her Müslümanın kalbini sızlatan, Cemel Savaşı, Osman'ın öldürülmesi gibi büyük siyasi olayları ve sahabenin büyüklerinin hatta Hz. Peygamber'in hanımının bile bu olaylara karıştığını gördüler. Bu yüzden sahabenin dokunulmazlığını ve saygınlığını korumak amacıyla bunları Müslüman olmayan birine nispet ettiler. Onları bu çirkin şeylerden temiz tutmayı amaçladılar." [23]

------------

[1]- eş-Şia ve'l-Havaric, s.241.

[2]- Akidetu'ş-Şia, s.204.

[3]- el-Hazaretu'l-İslâmiyye, s.102.

[4]- el-Hazaretu'l-İslâmiyye, s.102.

[5]- Fecru'l-İslâm, s.276.

[6]- ed-Devletu'l-Arabiyye, s.127.

[7]- el-İmam Caferu's-Sadık (a.s), c.1, s.33.

[8]- Mucemu'l-Buldan, c.4, s.397.

[9]- Tarih-i Taberî, c.3, s.378; Kamil-il Hevadis, s.30, 36 vs...

[10]- Tarih-i Taberî, c.1, s.5.

[11]- Mecelletu'l-Ezher, c.24, s.210, yıl:1337.

[12]- Tehzibu't-Tehzib, c.3, s.459; Mizanu'l-İtidal, c.1, s.271.

[13]- el-Kamil Fi Ziafi'r-Rical, c.4, s.4, rakam: 885.

[14]- Mizanu'l-İtidal, c.2, s.275; Lisanu'l-Mizan, c.3, s.176, rakam: 4100.

15- el-Kamil Fi Ziafi'r-Rical, c.4, s.4, rakam: 885.

[16]- Hulasetu't-Tehzib.

[17]- Mizanu'l-İtidal, c.2, s.255.

[18]- Tehzibu't-Tehzib, c.2, s.470.

[19]- Daha fazla bilgi için Allame Askeri'nin yazdığı Abdullah b. Saba isimli kitaba bakınız.

[20]- el-Kadir, c.8, s.327.

[21]- Şerh-i İbn-i Ebi'l-Hadid, c.1, s.237; Ensabu'l-Eşraf.

[22]- Ensabu'l-Eşraf.

[23]- Nazariyyetu'l-İmame, s.39.




Bu haber 1189 defa okunmuştur.


Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER EHLİBEYT Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI