|
Tweet |
Bismillahirrahmanirrahîm
Eğer kastedilen, İmamların (a.s) Kur’ân’ın zahiri, batını, tenzili ve te’vili dâhil olmak üzere bütün yönlerine dair ilme sahip olmaları ise, bu hususun kesin ve kabul edilmiş bir gerçek olduğu söylenmelidir. Zira Kur’ân-ı Kerîm zahir, batın, tenzil ve te’vile sahiptir ve Kur’ân’ın batınına ve te’viline dair ilim, masumların (a.s) tasarrufundadır.
O yüce şahsiyetler, Kur’ân’ın bütün boyutlarına tam bir vukufiyetle kuşatıcı bir bilgiye sahiptirler. Başka bir ifadeyle, Kur’ân ile Ehl-i Beyt (a.s) arasındaki bağ, nur ile görme yetisi arasındaki bağ gibidir; vahiy nuru kendi zatı itibarıyla aydınlık ve aydınlatıcı olmakla birlikte, ondan faydalanmak, basiretli ve derin görüşlü gözlere muhtaçtır. Dinin yol göstericileri de kendi basiret ve idrak seviyeleri ölçüsünde bu nurdan istifade ederler.
Sünnetin Kur’ân’a Göre Açıklayıcı ve Tefsir Edici Rolü
Şüphesiz hiç kimsenin tereddüt edemeyeceği şekilde, sünnetin Kur’ân’a nispetle en kesin ve temel işlevi, onun açıklayıcı ve tefsir edici rolüdür. Bu hakikat, bizzat Kur’ân’dan da anlaşılmaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“İnsanlara kendilerine indirileni açıklaman için sana zikri indirdik.” [1]
Bu ayete göre Hz. Peygamber’in (s.a.a) görevi, Allah tarafından indirileni insanlar için açıklamaktır ve fiilî gerçeklik de bunu teyit etmektedir.
Rivayet kaynaklarımıza başvurulduğunda, rivayetlerin büyük bir kısmının vahiy ayetlerinin açıklaması mahiyetinde olduğu görülür. Bu rivayetlerin bir bölümü, itikadî, nazarî ve amelî bilgilerin tefsirine yönelmiş; arş, kürsî, ilahî sıfatlar, ilahî emanetin insana verilmesi, adalet, zulüm, hıyanet, savurganlık ve israf, tezkiye, takva, kibir, fısk gibi kavramları açıklamıştır. Bir kısmı ise, Kur’ân kavram ve anlamlarının sınırlarını ve kapsamını belirlemeye yönelmiştir.
Kur’ân’ın Sünnete Olan İhtiyacının Kaynağı
Kur’ân-ı Kerîm, muhtemelen bunlardan biri Kur’ânî mârifetlerin ve kanun koyuculuğun ebedîliğini ve sürekliliğini teminat altına almak olan birtakım maslahatlar gereği, meseleleri ayrıntılara girmeksizin, genel bir üslup içinde ele almıştır. Böylece güneş gibi tarihin bütün anlarına ışık tutabilsin. Bu üslup, zorunlu olarak bir tür mutlaklık, genellik ve kuşatıcılık ihtiva eder. İşte bu mutlaklığın sabit ve değişken kayıtları ile özelliklerinin, sünnet vasıtasıyla açıklanması gerekmektedir.
Dolayısıyla Kur’ân’ın, kendi maarif ve öğretilerinin açıklanmasında sünnete ihtiyaç duyması, bizzat Kur’ân’dan kaynaklanan bir hakikattir. Bu itibarla denilebilir ki, sünnet kendi meşruiyetini ve hüccet oluşunu Kur’ân’dan alırken, Kur’ân da kendi öğretilerinin anlaşılması ve aktarılmasında sünnete dayanmakta ve ona muhtaç bulunmaktadır. Hz. Peygamber’in (s.a.a) şu buyruğu da bu karşılıklı ihtiyaç gerçeğini teyit etmektedir:
“Şüphesiz ben, aranızda iki ağır emanet bırakıyorum; onlar, Kevser havuzu başında bana varıncaya kadar asla birbirinden ayrılmayacaklardır.”
Bu ifade, kitap ile sünnet arasındaki karşılıklı bağımlılığı ve bu iki emaneti açıklayan merciin Ehl-i Beyt (a.s) olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Manevî Tefsir, Ehl-i Beyt’in (a.s) Tefsir Anlayışının En Önemli Özelliğidir
Ehl-i Beyt’in (a.s) tefsire dair rivayetleri üzerinde yapılan inceleme, onların Kur’ân’ın manevî tefsirine özel bir önem verdiklerini ve bu hususu özellikle vurguladıklarını ortaya koymaktadır. Buna karşılık, lafzî tefsir Ehl-i Beyt’e (a.s) nispet edilen tefsir rivayetlerinde oldukça sınırlı bir yer tutmaktadır. Bunun sebebi, lafzî tefsirin son derece karmaşık ve ulaşılması güç bir alan olmaması; aksine, dil bilginleri ve lügat ehlinin az bir araştırma ve dikkatle ona ulaşabilmeleridir. Oysa Kur’ân’ın manevî tefsiri, derin dinî birikimlere ve Kur’ân kültürünün ruhuna vukufiyeti gerekli kılar. Bu ise her zaman insanî bilgi kaynakları ve beşerî tecrübelerden beslenebilen bir alan değildir. Bilakis ilahî kitabın manevî tefsiri, Kur’ân’da “Ulu’l-Elbab” (Akıl sahipleri), “Ehlu’z-Zikr” (Bilgi ve ilim ehli) ve “Mutahharûn” (Tertemiz kılınmış kimseler) olarak nitelendirilen kimselere özgüdür. Ehl-i Beyt (a.s), bu vasıfların en kâmil ve en belirgin örneklerini teşkil etmektedir.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.a), meşhur ve mütevatir olan Sakaleyn hadîsinde, Ehl-i Beyt’i (a.s) Kur’ân’dan ve Kur’ân’ı da Ehl-i Beyt’ten (a.s) ayrılmaz kabul etmiş; ümmetin saf ve berrak hidayete ulaşmasını, Kur’ân ve Ehl-i Beyt’ten (a.s) ayrılmama şartına bağlamıştır.
Sadreddin Muhammed Şîrâzî (Molla Sadrâ), Kur’ân’ın kavramsal derinliği ve insanların Kur’ânî kavramları idrak düzeyleri hakkında şu değerlendirmede bulunmaktadır: “Bütün sözün özü şudur ki: Kur’ân’ın dereceleri ve mertebeleri vardır; tıpkı insanın da mertebe ve makamları olduğu gibi. Kur’ân’ın en aşağı derecesi, insanın en alt mertebesine benzer ki bu, iki kapak ve cilt arasında bulunan Kur’ân’dır. Nitekim insanın en alt derecesi de onun deri ve dış kabuğudur.
Kur’ân’ın her bir derecesinin, o dereceyi koruyan ve yazan taşıyıcıları vardır; fakat her derecede, o dereceye uygun kir ve bulanıklıklardan arınmadıkça Kur’ân’a temas edemezler ve onu idrak edemezler. İnsanların çoğunluğu, Kur’ân’ın kabuğuna, yazısına ve zahirî anlamlarına ulaşabilir… Ancak Kur’ân’ın canını, özünü ve sırrını, saf akıl sahiplerinden başkası idrak edemez. Kur’ân’ın ruhuna ulaşmak ise, öğrenilen ve kazanılan ilimler yoluyla mümkün değildir; bunun için ledünnî ve bağışlanmış bir ilim gereklidir.”
Hz. Peygamber’in (s.a.a) kendi itretine gösterdiği özel ilgi ve vurgu, akrabalık bağlarını koruma düşüncesinden kaynaklanmamaktadır; zira o yüce şahsiyetin yapısı ve misyonu, bu tür zanlardan uzaktır ve nesepsel irtibatlar, peygamberler kültüründe bir üstünlük sebebi teşkil etmez. Aksine, “itret” ve “Ehl-i Beyt” ifadeleri yalnızca işaret edici birer unvandır. Bu irtibatın temel felsefesini ve asıl gerekçesini ortaya koyan ifade ise, “asla sapmayacaksınız” anlamındaki «len tezillû ebeden» ifadesidir. Yani Ehl-i Beyt’i (a.s) Kur’ân’la birlikte ve ona yakın kılan husus, onların açıklayıcı, yorumlayıcı ve tebyin edici konumlarıdır. Öyle ki, onların tefsir ekolünden uzak kalmak ve Kur’ân’ı yalnızca lugavî tefsire ve zahirî anlama indirgemek, sapmaya sebep olmaktadır.
İmam Ali (a.s), bu gerçeği dikkate alarak Nehrevan vakasında İbn Abbas’a, Haricîlerle yapacağı tartışma ve istidlalde Kur’ân üzerinden hareket etmemesini tavsiye etmiştir; zira Kur’ân, farklı yönlere sahip olup çeşitli anlamlara hamledilmeye müsaittir. Nitekim şöyle buyurmuştur:
“...Onlarla Kur’ân üzerinden tartışma; çünkü Kur’ân çok yönlüdür ve farklı anlamlar taşımaya elverişlidir...” [2]
Kur’ân’ın te’vili ve manevî tefsiri alanında, ehil olmayan kimseler, onun melekûtî alanından uzak, gayrimeşru gerekçelendirme ve te’villeri, ilahî kelâmın muradını açıklama iddiasıyla insanlara sunmaktadırlar. Buna örnek olarak, “Gayba iman” kavramının gizli ve örtülü bir mücadele şeklinde yorumlanması ya da âhiret, öte âlem ve cennetin; insan toplumlarının tekâmül sürecinin nihai sonucu ve sınıfsız, tevhidî bir toplumun ortaya çıkışı olarak tefsir edilmesi ve benzeri hezeyanlar gösterilebilir.
Bu sebeple, her ne kadar Kur’ân-ı Kerîm birçok ayette herkesi tefekküre ve akletmeye davet etmiş olsa da kimi zaman “Ey insanlar!”, kimi zaman “Ey Ehl-i Kitap!”, kimi zaman “Ey iman edenler!”, bazen “Ey basiret sahipleri!” veya “Ey akıl sahipleri!” diye hitap etse de Kur’ân ayetlerinin anlaşılmasının dereceleri vardır. Bu derecelerin alt seviyeleri umum halkın erişimine kapalı değildir; ancak yüksek mertebeleri yalnızca “ilimde derinleşmiş olanlara (rasihûn fi’l-ilm)” mahsustur.
Kur’ân-ı Kerîm’in tefsir düzeyinde (te’vil değil) anlaşılması ve lafızlarının zahirî anlamlarının kavranması, masumlara (a.s) özgü değildir. Nitekim onlar, bu alanı yalnızca kendilerine has kılmamış, bilakis insanları buna teşvik ve davet etmişlerdir. Özetle ifade etmek gerekirse; Kur’ân’ın lafızlarının zahirinden, özel şartlara riayet edilmek kaydıyla dinin genel esaslarını açıklama ölçüsünde faydalanmak herkesin hakkıdır. Zira Resûl-i Ekrem (s.a.a), şeriatın genel hükümlerini ayrıntılandırmak ve dinin küllî ilkelerini tafsil etmekle görevli olup Kur’ân-ı Kerîm’in ilahî öğretmenidir. O Hazret, mütevatir olan Sakaleyn hadisi gereğince, bu görev ve yetkileri kendi haleflerine de tevdi etmiştir. Buna göre, Kur’ânî genel hükümler ve küllî ahkâmın sınırlarını ve ayrıntılarını açıklamak masumların (a.s) sorumluluğundadır; onların sözleri, Kur’ân’daki umum ifadeleri tahsis eder ve mutlak hükümleri kayıt altına alır.
Bu esas çerçevesinde, rivayetlere müracaat edilmeksizin yalnızca Kur’ân’a dayanarak “itikadî esaslara” inanmak ve “amelî fer‘î hükümlere” göre hareket etmek değersizdir. Gerçekte İslâm’ın sözü, “iki ağır emanetin (Sakaleyn’in) bütünü”nün sözüdür; yoksa bu iki emanetten yalnızca birinin tek başına sözü değildir. [3]
Mahmut Niyakan
------------
[1]- Nahl, 44.
[2]- Nehcü’l-Belâğa, s. 465, mektup: 77.
[3]- Ayetullah Cevâdî Âmulî, Tefsîr-i Tesnîm, c. 1, s. 88.
tesettürlü escort ,fatih escort ,türbanlı escort ,travesti escort ,taksim escort ,beylikdüzü escort ,çapa escort
halkalı escort ,avrupa yakası escort ,şişli escort ,avcılar escort ,esenyurt escort ,beylikdüzü escort ,mecidiyeköy escort ,istanbul escort ,şirinevler escort ,avcılar escort
