|
Tweet |
Bismillahirrahmanirrahîm
Şiî ahlâk sistemi, rivayetlerin ve hadis kitaplarının tedviniyle başlamıştır. Bâtınî hüccet olan aklın insana verilmesiyle, insan zâhirî hüccete ulaşır; vahyi ispat eden de akıldır. Akıl ilkesi şeriat tarafından reddedilmemiş, bilakis teyit edilmiştir; dinin anlaşılmasının temeli de, mükellefiyetin esası da aklî idraktir. Ahlâkta göreliliğe inananlar ise çoğunlukla beşerî bilimler alanında, maddiyatçı bir eğilime sahiptirler.
Şiî Ahlâk Sisteminin Ortaya Çıkışı
Ehl-i Beyt’in (a.s) talebeleri başlangıçta, o yüce zatlardan nakledilen rivayetleri herhangi bir tasnife tâbi tutmaksızın sadece yazıya geçiriyorlardı. Bu rivayetler itikadî, ahlâkî ve ağırlıklı olarak fıkhî rivayetleri kapsıyordu; ancak ahlâkî, fıkhî ve itikadî bahisler bir arada kaleme alınıyordu.
Daha sonra merhum Şeyh Kuleynî ve Şeyh Sadûk, tasnif edilmiş rivayet mecmualarını ihtiva eden eserler telif etmeye başladılar. Nitekim iki ciltlik Usulü Kâfî adlı eserde önce “akıl ve ilimle” ilgili rivayetlere, ardından sırasıyla “tevhit, nübüvvet, imamet” ile ahlâkî ve içtimaî meselelere dair rivayetlere yer verilmiştir.
Bazı eserlerde ise rivayetler, kıssa, öğüt, vaaz ve ahlâk içerikleriyle iç içe geçmiş bir şekilde sunulmuştur; Ravzatü’l-Kâfî bu türe örnektir.
Şiî ahlâk sisteminin başlangıcı: Rivayetlerin ve hadis kitaplarının tedvini
Şiî ahlâk sistemi, rivayetlerin ve hadis kitaplarının tedviniyle başlamıştır. Merhum Şeyh Sadûk, Şiî âlimlerin büyüklerinden ve Şiîliğin iftihar kaynaklarındandır. Onun çeşitli eserleri vardır: Tevhit kitabı, tevhidî marifetlerle dolu bir eser; fıkıh alanında Men Lâ Yahzuruhu’l-Fakîh adlı kitabı ve ayrıca ahlâkî yönü ağır basan bazı eserleri bulunmaktadır. Her ne kadar bu eserler Usulü Kâfî gibi başlıklandırılmış ve sistematik bir tasnife sahip olmasa da, muhteva itibarıyla bütünüyle ahlâkî bahislerden oluşmaktadır. el-Hisâl ve Me‘ânî’l-Ahbâr bu türdendir ve rivayetlerinin büyük çoğunluğu ahlâkî nitelik taşır.
Ahlâkî–hadisî eserlerin telifi, farklı asırlarda ilim havzalarında devam etmiş ve nihayet merhum İbn Şu‘be Harrânî’ye, yani Tuhafü’l-Ukûl müellifine kadar ulaşmıştır. Bu hadis kitabındaki rivayetlerin ekseriyeti ahlâkîdir; bununla birlikte tevhidî rivayetler de mevcuttur. Onun ardından merhum Tabersî Mekârimu’l-Ahlâk adlı eseri kaleme almıştır.
Daha sonra sıra Allâme Meclisî’ye gelmiştir. O, Şiî marifetlerin ihyasında son derece büyük bir paya sahiptir. Bihârü’l-Envâr, Şiîliğe ait çeşitli eserleri bir araya getiren çok önemli bir külliyattır. Bu eser, ahlâkî, itikadî, fıkhî ve imamların farklı alanlarda beyan buyurdukları diğer rivayetlerden oluşan geniş bir mecmuadır. Bu külliyatın yaklaşık beş ya da altı cilt olan önemli bir bölümü ahlâk meselelerine tahsis edilmiştir.
Ahlâk Ekollerinin Tasnif Ölçütü
Ahlâk ekolleri, yönteme göre sınıflandırılır. Birinci ekol, dayanak noktası yalnızca rivayetler olan hadis ahlâkı ekolüdür; ancak bunun da iki aşaması vardır. Merhum Allâme Meclisî’den önceki dönemde, ahlâk alanında sadece rivayetler nakledilmekteydi. Bununla birlikte merhum Şeyh Kuleynî büyük bir emek sarf ederek rivayetleri bâblara ayırmış ve Usulü Kâfî adlı eseri bu şekilde düzenlemiştir. Bu yönteme “hadis ahlâkı” denir.
Ne var ki Bihârü’l-Envâr’da, rivayetlerin aktarılmasının yanı sıra ahlâkî rivayetlere dair içtihadî nitelikte tahliller de yer almaktadır. Bihârü’l-Envâr’ın bu yönü önemli bir üstünlüktür; zira ahlâk burada yalnızca rivayetlerden ibaret değildir. Merhum Allâme Meclisî’nin açıklamalarının tahlili, yol gösterici bir mahiyet taşır ve insana bir yöntem kazandırır. Oysa Tuhafü’l-Ukûl, Mekârimu’l-Ahlâk, Şeyh Sadûk’un el-Hisâl’i ve merhum Küleynî’nin eserleri bu türden tahliller içermemektedir.
Allâme Meclisî’nin Ahlâkî Hadislerde “İçtihat” Anlayışı
Birinci ekol:
Bir bâbda birbirinden farklı rivayetler bulunur ve bunların bir arada değerlendirilmesi gerekir. Bu rivayetler arasında mutlak–mukayyed, genel ve özel ilişkileri vardır. Bazen de bir ahlâkî sıfatın özelliklerinin açıklığa kavuşturulması ve bu konudaki farklı rivayetlerin bir araya getirilmesi icap eder. Bu, ilim havzalarının ahlâk risalelerini açıklarken benimsedikleri bir yöntemdir. Yani rivayetlerin izahı ve beyanı yapılır, nihayetinde de rivayetler arasında bir toplulaştırma ve sonuca varma söz konusudur.
İkinci ekol:
İkinci ekol, felsefî ahlâk ekolüdür. Bu ekol, insana dair felsefî bir bakış açısı ortaya koyar: “İnsanın kaç güce (kuvveye) sahip olduğu, fazilet ve kötülüklerinin nelerden ibaret bulunduğu, faziletlere ulaşmanın ve kötülükleri gidermenin yolu nedir?” gibi meseleler ele alınır. Bu yaklaşıma göre adalet, bu kuvvelerin dengelenmesidir; bu dengenin sağlanması da insanın aklî kuvvesinin diğer kuvvelere hâkim olması ve onların idaresini elinde tutmasıyla mümkündür. İşte bu yaklaşım, “felsefî ahlâk” yahut “felsefî ahlâk ekolü” olarak adlandırılır. Bu ekol, insanı tanıttığı, ruh ve insanın kuvvelerinden söz ettiği için insan merkezli (antropolojik) bir mahiyet taşır.
Taharatu’l-A’râk, felsefî ahlâk ekolünde yazılan ilk eserdir. İbn Miskeveyh’ten sonra merhum Hâce Nasîrüddîn Tûsî Ahlâk-ı Nâsırî adlı eserinde bu yolu sürdürmüş, ardından Gazâlî Kimyâyı Sa‘âdet’i telif etmiştir. Daha sonra bazı büyük âlimler, bu yöntemi rivayetler ve ayetlerle birlikte yürütmeye çalışmışlardır. Câmi‘u’s-Sa‘âdât ve Mi‘râcü’s-Sa‘âde bu düşüncenin ürünleridir. Bu âlimler, insanın varlık kuvvelerinin çokluğu ve bu kuvvelerin nasıl dengeleneceği esasına dayanarak bu eserleri kaleme almışlardır.
Bazılarına göre felsefî ahlâk ekolü, Aristoteles ve Platon’un felsefî görüşlerine dayanmaktadır. Nitekim bu bakış açısı esasen onlardan alınmıştır; ancak bu, kuvvelerin tasnifi çerçevesinde ele alınan bütün ahlâkî meselelerin tamamının Aristoteles’e ait olduğu anlamına gelmez. Zira bu eserlerde İslâmî bahislerden ve İslâmî marifetlerden de istifade edilmiştir.
Kadim felsefenin çeşitli dalları vardır. Bunlar arasında metafizik yer alır ki bunun da farklı türleri bulunmaktadır: Özel anlamda ilâhiyat, genel anlamda ilâhiyat ve tabiat ilimleri. Tabiat ilimleri, tabiatın hangi kısımlardan oluştuğunu inceler; bu kısımlardan biri de insan nefsidir. Neticede nefsin hem tabiî bir yönü hem de yüce/ulvî bir yönü vardır. Ahlâk bahisleri de bu çerçevede ele alınmıştır.
Platon ve Aristoteles, vahye dayanmaksızın ruha ulaşabilmişlerdir. Peki onların bilgi kaynağı neydi?
Akıl:
Akıl, tabiat ötesini kabul edebilmek için belirli çerçevelere sahiptir ve bu çerçevelerin kullanılması gerekir. Bâtınî hüccet olan aklın insana verilmesiyle, insan zâhirî hüccete ulaşır; vahyi ispat eden de akıldır.
Aklın görevi, âlemin mahiyetini ve küllî yönlerini idrak etmektir: Âlem sadece maddeden mi ibarettir, yoksa değil midir? Varlık maddeyle özdeş midir? İnsan yalnızca maddî bir varlık mıdır?
Bu sorular neticesinde, varlıkların farklı mertebe ve sınıflara sahip olduğu, insanın da çeşitli yönleri bulunduğu kabul edilir. Şu hâlde, farklı yönlere sahip olan her varlık sırf maddî değildir; onun bir nefsi vardır. Buradan nefs bahsi ortaya çıkmıştır ki bu konu, başlı başına uzun bir felsefî serüvene sahiptir.
Akıl, vahiy olmadan ahlâka ulaşabilir mi?
Her hâlükârda akıl, vahiyden önce gelen ve bir yönüyle ondan bağımsız bir konuma sahiptir. Zira bâtınî hüccet olan aklın insana verilmesiyle, insan zâhirî hüccete ulaşır. Rivayetlerimizde de belirtildiği üzere Yüce Allah’ın âlemde iki hücceti vardır: Zâhirî ve bâtınî hüccet. Bâtınî hüccet akıldır; zâhirî hüccet ise, peygamberler ve ilâhî rehberlerdir. Bâtınî hüccetin doğru çalışmasıyla insan, zâhirî hüccete ulaşır. Dolayısıyla akıl ilkesi şeriat tarafından reddedilmemiş, bilakis teyit edilmiştir. Dinin anlaşılmasının temeli de mükellefiyetin esası da aklî idrak ve akla sahip olmaktır. İnsan bu dünyada var olduğu sürece, bu ilke onun Allah ile ilişkisini, toplumla etkileşimini ve dinin icrasını belirleyen temel zemini oluşturur. Akıl bu derece merkezi bir konuma sahiptir.
Ancak akıl tek başına yeterli değildir; fakat vazgeçilmezdir. Nitekim bunu bizzat akıl da söyler: “Ben alemin tüm meselelerini, kendimin tüm meselelerini ve Allah ile olan tüm irtibatımı kavrayamam. Beni yaratan ve varlığını kabul ettiğim Allah hikmet sahibidir ve yaratılışında bir gaye vardır. İnsanın amacına ulaşması için, bize rehberlik eder ve yolu gösterir.” Bu sebeple aklın ulaşamadığı bazı konularda, bizzat aklî bir delil gereği şeriata bağlanırız.
Akıl ilkesi şeriatta reddedilmemiş, aksine sağlam bir şekilde tesis edilmiştir; dinin anlaşılmasının ve mükellefiyetin temeli de aklî idraktir. İbn Sînâ, cismanî haşir meselesinde, bu konuyu aklî delille tam olarak ispat edemediklerini; ancak “doğru sözlü ve doğrulayıcı” (vahiy) bunu bildirdiği için kabul etmekle yükümlü olduklarını söyler. Bazıları bu sözü eleştirmiştir; hâlbuki bu tutum başlı başına bir delil ve üstünlüktür.
Bazı kimseler, aşırı şekilci bir dindarlık anlayışıyla “Akıl bu meselelerde ne işe yarar?” demektedir. Oysa bir temele sahip olmak gerekir. Zira şeriat, bu tür meselelerde körü körüne taklidi değil; düşünmeyi, akletmeyi ve anlamayı emretmiştir. Hatta fer‘î meselelerimizin bir kısmı aklın itibarlarına dayanır. Nitekim “Aklın hükmettiği şeye şeriat da hükmeder” denilmiştir. Gerçi bazıları bunun tersini de ifade etmiştir. Burada vurgulanmak istenen husus, aklın konumudur: Usûlî bahislerde aklın bu yeri kabul edilmiştir ve akıl sahipleri de bunu benimsemektedir.
Ahlâk ekolleri yalnızca bu iki ekolden mi ibarettir, yoksa başka bir ekol de var mıdır?
Ahlâk bahislerinde, üçüncü bir yöntemden söz edilmektedir. Bu yöntemin çok eski bir geçmişi olmayabilir; ancak bazı âlimlerimiz ahlâkî meselelerin tahlilinde bu yolu takip etmekte ve buna “irfanî yöntem” ya da “irfanî ahlâk” adını vermektedirler. İrfan, Yüce Allah’ı tanıma olduğundan, irfanın ele aldığı meseleler tabiatıyla Allah’ı tanıma ekseni etrafında dönmektedir. Oysa önceki iki ekol, bu açıklıkta hedef olarak Allah’ı tanımayı merkeze almamışlardır.
Ahlâkta göreliliğe inananlar ise çoğunlukla beşerî bilimler alanında maddiyatçı (materyalist) bir eğilime sahiptirler. Rivayet temelli ve felsefî ahlâkta mesele, nefsin güzel sıfatlarla donanmasıdır. Buna karşılık irfanî ahlâk yönteminde, ahlâkî konular ilâhî marifete ulaşmak amacıyla tahlil edilir. Meselâ güzel ahlâkî sıfatlar, ilâhî marifetle ve Yüce Allah’ı tanımayla irtibatlandırılır; bu sıfatların kazanılması, bir bakıma asıl hedefe ulaştıran bir mukaddime hâline gelir. Kötü sıfatlar ise insanı Yüce Allah’ın marifetinden uzaklaştıran unsurlar olarak değerlendirilir.
İmam Humeynî (r.a), bu yöntemi ahlâkî meselelerin bir kısmında özellikle gündeme getirmiştir. Kırk Hadis Şerhi adlı eserinde bazı hadisler bağlamında bu yaklaşımı ele almıştır. Bu kitap, baştan sona bir ahlâk kitabı değildir; zira İmam’ın bu eseri yazmaktaki amacı ahlâk öğretmekten ziyade kırk hadisi açıklamaktır. Bununla birlikte bu hadislerin bir kısmı ahlâkîdir ve İmam, ahlâkî meseleleri açıklarken yer yer irfanî bir bakış açısını benimsemiştir. Özellikle “Şerh-i Cunûd” bölümünde, her ne kadar orada daha fazla rivayete de yer verilmiş olsa da irfanî ahlâk daha belirgin şekilde görülür.
Amaç Esasına Göre Ahlâk Ekollerinin Tasnifi
Merhum Allâme Tabâtabâî, kıymetli eseri el-Mîzân’da üç temel hedef ortaya koymuştur:
Birincisi, dünyevî hedeflerdir. Bu yaklaşımda bazı ahlâkî meseleler ele alınır, iyi ve kötü kavramları tartışılır; temel soru şudur: Hayat için hangi davranışlar daha uygundur?
“Ahde vefa, emanete riayet ve yalan söylememek” gibi erdemler bu çerçevede değerlendirilir. Amaç, daha iyi ve düzenli bir dünyevî hayatın tesis edilmesidir. Bu anlayış, terim olarak “materyalist (maddî) ahlâk” şeklinde adlandırılır.
İkincisi, uhrevî sonuçları esas alan ahlâktır. Bazen ahlâkî meseleleri ele alanların amacı, ahirette elde edilecek arzu edilen sonuçlara ulaşmaktır. Bu yaklaşımda faziletlerin ve kötü huyların uhrevî etkileri ve sonuçları incelenir.
Üçüncüsü ise tevhidî ahlâktır. Tevhidî ahlâk, faziletlerin kazanılmasıyla imanî bağımızın ve Allah merkezli yönelişimizin güçlenmesini esas alır. Buna karşılık kötü sıfatlar bu ilişkiyi zayıflatır. Bu, meselenin ana hatlarıyla özetidir.
Göreceli ahlâk, materyalist ahlâkın bir türü müdür?
Son asırlarda gündeme gelen bu ahlâkî yaklaşımlardan biri ahlâkî göreceliliktir. Ahlâkta göreceliliğe inananlar, çoğunlukla beşerî bilimler alanında maddiyatçı bir eğilime sahiptirler. Onlara göre ne mutlak iyi vardır ve ne de mutlak kötü; iyilik ve kötülük görecelidir.
Bazen bu görecelilik anlayışının izleri, bazı dinî görüşlerde de görülebilmektedir. Meselâ biz, yalanın çirkin (kötü) olduğuna inanırız; ancak insanların arasını düzeltmek (ıslâh-ı zâtü’l-beyn) için söylenen yalanın iyi olduğu ifade edilir. Bu noktada, yalan konusunda iyilik ve kötülüğün göreceli olduğu şeklinde bir şüphe doğmakta ve yanlış yorumlar ortaya çıkabilmektedir. Bu tür problemleri çözebilmek için, bize rehberlik edecek ve temel ilkeleri netleştirecek esaslara ve yöntemlere ihtiyaç vardır.
Bu tartışmaların dayandığı zemin ahlâk felsefesidir. Ahlâk felsefesinin görevi, ahlâkî meselelerin temellerini açıklamaktır: “Ahlâkî önermeler nasıl önermelerdir? Haber cümlesi mi, yoksa inşâ cümlesi mi ifade taşırlar? Ahlâkî önermelerin özellikleri nelerdir?” gibi sorular bu alanın konusudur. Şehid Mutahharî bu konulara kısmen temas etmiş, “Ayetullah Misbah Yezdî” gibi bazı düşünürlerimiz ise, bu meselelere daha derinlemesine eğilmişlerdir. Ayetullah Misbah’ın ahlâk felsefesi dersleri son derece derin ve dakiktir; diğer bazı çalışmalar da bu çerçevede ortaya konulmuştur.
Ayetullah Tahriri
tesettürlü escort ,fatih escort ,türbanlı escort ,travesti escort ,taksim escort ,beylikdüzü escort ,çapa escort
halkalı escort ,avrupa yakası escort ,şişli escort ,avcılar escort ,esenyurt escort ,beylikdüzü escort ,mecidiyeköy escort ,istanbul escort ,şirinevler escort ,avcılar escort
