|
Tweet |
İslâm dünyasında, İslâm eğitimiyle tanışmayan, fakat İslâm'ın zahirine sımsıkı sarılan böyle bir tabaka, yani cahil dindar, sevaba düşkün mukaddesatçı oluştu. Hz. Ali (a.s) bu tabakayı şöyle tanımlamıştır:
“Haşin, katı kalpli, zayıf iradeli, köle vasıflı bir halk saygın bir ruha sahip değildir ve nereden çıktıkları belli olmayan düşük ve alçak insanlardır. Biri bu köşeden ve diğeri ise, diğer bucaktan çıkmış. Nereden geldikleri belli olmayan temelsiz ve köksüz insanlar. Şimdi gelip İslâm mektebinin birinci sınıfında oturup İslâm dersini almaları gereken okur-yazarsız, bilgisiz, Kur'ân'ın ne olduğunu bilmeyen, Kur'ân'ın anlamını bilmeyen, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini anlamayan insanlar; bunlar eğitim almalı ve terbiye edilmelidirler. Bunlar İslâmî talim ve terbiyeyi almamışlardır. Bunlar Hz. Resulullah'ın (s.a.a) eğittiği Muhacir ve Ensar’dan değillerdir. İslâmî terbiyeden yoksun bir grup insanlardır”.
Hz. Ali (a.s) öyle şartlar altında hilâfete geçiyor ki, hem Müslümanlar arasında ve hem de diğer yerlerde böyle bir tabaka var. Hatta kendi ordusu arasında bile bu tabakadan kişiler vardır. Bunun sonucu olarak da defalarca duymuş olduğunuz Sıffin Savaşı ve bu savaşla birlikte Muaviye ve Amr-ı As'ın hilesi vuku buldu. Onlar artık yenilmek üzere olduklarını ve bu yenilginin artık son yenilgi olduğunu hissedince, bu tabakadan yararlanmak için plân hazırlıyorlar.
Dolayısıyla Kur’an’ları mızraklara vurmalarını emrediyorlar ve "Ey insanlar! Hepimiz Kur'ân ehliyiz; hepimiz kıble ehliyiz. Neden savaşıyorsunuz? Buna rağmen savaşmak istiyorsanız, gelin Kur'anları vurun!" diyorlar. Bunun üzerine bu tabaka hemen savaşı bırakıp "Biz Kur'ân'la savaşmayız" dediler ve Hz. Ali'nin (a.s) huzuruna gelerek "Artık sorun halloldu ve Kur'ân ortaya sürüldü. Ortada Kur'ân olunca da savaşmanın bir anlamı yoktur" dediler. Hz. Ali (a.s) şöyle cevap verdi:
“Başından beri onlara “Gelin Kur'ân'ı esas alarak hükmedelim ve hakkın kimden yana olduğunu görelim” diye söylediğimi bilmiyor musunuz? Bunlar yalan söylüyorlar ve bunlar Kur'ân'ı hakem kılmış değillerdir. Bunlar daha sonra tekrar Kur'ân'a karşı kıyam etmek için Kur'ân'ın cilt ve kâğıtlarını siper etmişlerdir. Önemsemeyin. Ben sizin önderinizim; ben Kur'ân-ı Natık’ım. Vurun; ilerleyin”.
Fakat onlar "Hayret!! Neler söylüyorsun sen?! Şimdiye kadar biz seni iyi bir kişi biliyorduk. Senin iyi bir kişi olduğunu söylüyorduk. Belli oluyor ki sen de makam düşkünü birisin. Biz gidip Kur'ân'la mı savaşalım yani?! Hayır; savaşmayız biz" dediler. Peki, olsun; savaşmayın siz.
Malik-i Eşter ilerlemekteydi. Onlar "Hemen Malik'e geri dönmesini emret ve artık Kur'ân'la savaşmak yakışmaz" dediler ve çok baskı yaptılar. Bunun üzerine Hz. Ali (a.s) geri dönmesi için Malik'e haber saldı. Malik geri dönmeyerek, "Efendim! Müsaade edin; bir iki saat kaldı. Bunlar kesin bir yenilgiye uğramak üzereler." Gelip “Malik geri dönmüyor” dediler. Bunun üzerine "Ya Malik'i geri döndürürsün ya da şuracıkta bu kılıçla seni paramparça ederiz (sayıları yirmi bin kişiydi). Sen Kur'ân'la mı savaşıyorsun?!" dediler. Hz. Ali (a.s), "Ey Malik! Ali'yi hayatta görmek istiyorsan geri dön" diye haber gönderdi.
“Hakemeyn olayı” gündeme geldi. Dediler ki, "Şimdi Kur'ân ortaya kondu; o hâlde iki hakem seçelim." Peki, olsun; hakem seçelim. Onlar şeytan (gibi kurnaz) Amr-ı As'ı seçtiler. Hz. Ali (a.s) ise, uyanık bir âlim olan İbn-i Abbas'ı önerdi. Fakat onlar "hayır" dediler. "İbn Abbas senin amcan oğludur ve senin akrabandır. Seninle akrabalık bağı olmayan birini seçmemiz gerekir" dediler. Bunun üzerine Hz. Ali (a.s) "Peki, Malik-i Eşter'i seçin" buyurdu. Fakat yine "Hayır; biz Malik-i Eşter'i kabul etmiyoruz" dediler. Diğer birkaç kişiyi de kabul etmediler ve "Biz sadece Ebu Musa Eş'arî'yi kabul ederiz" dediler.
Bu Ebu Musa kimdir? Hz. Ali'nin (a.s) ordusundan mı? Hayır, Ebu Musa Eş'arî daha önce Kufe valisiydi ve Hz. Ali (a.s) onu valilikten almıştı. Hz. Ali'ye (a.s) karşı kin besleyen bir kişiydi. Ebu Musa'yı getirdiler. Ebu Musa da Amr-ı As'a aldandı ve defalarca duyduğunuz ciddi bir işten ziyade oyuna benzeyen hile vuku buldu.
Aldandıklarını anlayınca "hata ettik" dediler. "Hata ettik" diyerek, hatalarını itiraf etmeleri de başka bir hatadır. Çünkü "Muaviye'yle savaşı bırakmakla hata ettik ve onunla savaşmamız gerekirdi; bu, Kur'ân'la savaş değildi. Savaş Kur'ân'a karşı değil, Kur'ân'ın lehineydi" demediler. Aksine "Bu hareketimiz doğruydu" dediler. Ve yine "Biz Ebu Musa'yı seçmekle hata ettik. İbn-i Abbas veya Malik-i Eşter'i göndermeliydik" de demediler. Onlar şöyle dediler: "Aslında Allah'ın dininde iki kişinin gelip hakemlik yapmasını kabul etmek küfürdü. Çünkü Kur'ân, “Hüküm ancak Allah'ındır” buyuruyor. Kur'ân, “hüküm ancak Allah'ındır” buyurduğu için, hiç kimsenin hakemlik yapma hakkı yoktur. O hâlde esasen hakem tayin etmek küfür ve şirkti. Hepimiz kâfir olduk. Biz "Esteğfirullahe rabbî ve etubu ileyh" diyerek tövbe ettik" dediler. Sonra Hz. Ali'ye (a.s) gelerek, "Ey Ali! Sen de bizim gibi kâfir oldun ve sen de tövbe et" dediler.
Şimdi asıl sorun neymiş bakın görün. Hz. Ali'nin (a.s) sorunu Muaviye midir, yoksa bu ruhsuz inanca sahip olanlar mı? Hz. Ali'nin (a.s) sorunu Amr-ı As mıdır, yoksa bu kuru inanca sahip olanlar mı? Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu:
"Yanılıyorsunuz, hakemlik küfür değildir. Siz bu ayetin manasını anlamış değilsiniz. "Hüküm ancak Allah'ındır" ayeti, yani kanun ancak Allah veya Allah'ın izin verdiği kimse tarafından konulmalıdır. Biz başka birinin gelip bize kanun belirtmesini istemedik. Biz “kanun Kur'ân'ın kanunudur ve iki kişi gelip, Kur'ân'a uygun hakemlik yapsın” dedik. Allah gelip de kişilerin ihtilafa düştükleri konularda hakemlik yapacak değildir herhâlde!"
Fakat onlar "Böyle olması gerekir" dediler. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu:
"Ben hiçbir zaman işlemediğim bir günahı itiraf etmem ve asla şeriata aykırı olmayan bir şeyin şeriata aykırı olduğunu söylemem. Ben nasıl Allah ve Resulü'ne yalan bağlayıp ihtilaf konularında hakem seçiminin şeriata aykırı ve küfür olduğunu söylerim. Hayır, küfür değildir. Siz istediğinizi yapabilirsiniz".
Hz. Ali'nin (a.s) Haricîlere Karşı Tutumu
Bunun üzerine Hz. Ali'yle (a.s) yollarını ayırıp, "Hz. Ali'ye (a.s) karşı isyan edenler" anlamında "Haricîler" isminde bir fırka oluşturdular. Bunlar Hz. Ali'yi (a.s) içten içe yıktılar. Bunlar silahlı kıyama başlamadıkça, Hz. Ali (a.s) mümkün olduğu kadar onlara karşı iyi davrandı. Hatta onların beytülmalden maaşlarını bile kesmedi ve özgürlüklerini kısıtlamadı. İnsanların gözleri önünde gelip, ona hakaret ediyorlardı ve Hz. Ali (a.s) ise, yumuşak davranıyor ve sabrediyordu. Hz. Ali (a.s) minberde sohbet ederken onlardan biri kalkıp sohbetini bölmek istiyordu. Bir gün Hz. Ali (a.s) minberde konuşurken biri bir soru sordu ve Hz. Ali (a.s) bu soruyu anında çok güzel bir şekilde cevapladı. Hz. Ali'nin (a.s) bu güzel cevabı herkesi hayrete düşürdü ve tekbir de getirdiler. Orada olan Haricîlerden biri, "Allah canını alsın; ne kadar bilgili bir adam?!" dedi. Ashabı başına üşüşüp ona gereken cevabı vermek isteyince, Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu:
"Ne işiniz var onunla; o benim için kötü bir söz söyledi ve en fazla siz de ona kötü bir şey söyleyebilirsiniz. Hayır, ona dokunmayın."
Hz. Ali (a.s) namaz hâlindeydi; cemaat namazı kıldırıyordu ve Müslümanların halifesiydi. Onlar namazda Hz. Ali'ye (a.s) uymuyorlardı. “Ali Müslüman değildir, Ali kâfir ve müşriktir” diyorlardı. Hz. Ali (a.s) namazda Fatiha ve sureyi okurken, onlardan “İbn-i Kevva” isminde birisi şu ayeti okudu: "Andolsun! Sana da, senden öncekilere de kesinlikle vahyedilmiştir ki, eğer Allah'a ortak koşacak olursan kesinlikle amelin batıl olur."
Bu ayet, Hz. Resulullah'a (s.a.a) hitaben şöyle buyuruyor: "Ey Peygamber! Sana ve senden önceki peygamberlere vahyedildi; sen de ortak koşacak olursan, tüm amellerin batıl olur. Veya o peygamberler de ortak koşacak olsalar tüm amelleri batıl olur."
İbn-i Kevva bu ayeti okuyarak şunu söylemek istemiştir: "Ey Ali! Senin ilk Müslüman olduğunu ve İslâm'da parlak bir geçmişe sahip olduğunu, büyük hizmetler yaptığını ve böylesine yüce bir ibadete sahip olduğunu kabul ediyoruz. Fakat müşrik olup Allah'a ortak koştuğun için Allah yanında hiçbir ecrin yoktur."
Peki, Hz. Ali (a.s) buna karşı nasıl davrandı? Hz. Ali (a.s) "Kur'ân okununca onu dinleyin ve susun." hükmü gereğince, adam yukarıdaki ayeti okurken susup dinledi. Ayet bitince namaza devam etti. Hz. Ali (a.s) namaza devam edince adam yine aynı ayeti tekrarladı. Hz. Ali (a.s) yine susup, ayeti dinledi. Ayeti bitirince kaldığı yerden namaza devam etti. Adam bu hareketi üçüncü ve dördüncü defa tekrarlayınca, artık Hz. Ali (a.s) itina etmeyip, şu ayeti okudu: "Artık sabret. Allah'ın verdiği söz haktır. Ve ahirete inanmayanlar sakın seni telaşlandırmasınlar" ve daha sonra namazına devam etti.
tesettürlü escort ,fatih escort ,türbanlı escort ,travesti escort ,taksim escort ,beylikdüzü escort ,çapa escort
halkalı escort ,avrupa yakası escort ,şişli escort ,avcılar escort ,esenyurt escort ,beylikdüzü escort ,mecidiyeköy escort ,istanbul escort ,şirinevler escort ,avcılar escort
