Bugun...



Hayata Mehdevî Ruh Kazandırma

Adaletin hâkimiyetini bekleyen ve bâtılın ordularıyla savaşmaya hazır olan kimse, öncelikle kendi yurdunda bâtılın ortadan kalkmasına yardımcı olmalı ve kalbinin meydanında cehalet ordularıyla mücadele etmelidir.

facebook-paylas
Tarih: 12-09-2025 12:58

Hayata Mehdevî Ruh Kazandırma

Bismillahirrahmanirrahîm

 

Hayatımıza Mehdevî Bir Ruh Nasıl Kazandırabiliriz?

İslâmî kültürde yer alan değerler ve bakış açıları, bekleyenin (muntazırın) bekleyişin etkilerini davranışlarında fiilî ve somut biçimde ortaya koyması gerektiğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle, kişi İslâm’ın inançlarına bağlılığını sürdürürken aynı zamanda bekleyişe dair bir yaklaşımı da davranışlarında sergilemeli ve hareketi Mehdî’nin zuhurunu gerçekleştirmeye yönelik olmalıdır.

 

Dolayısıyla bekleyişi yalnızca bir düşünce olarak görmek doğru değildir; zira bekleyiş, gayret ve cihatla birlikte fiilî bir durumdur ve yalnızca pasif bir bekleyiş hiçbir sonuç doğurmaz. İnsan, günlük hak ve bâtıl mücadelesinin yanı sıra, zuhur için kendisini de hazırlamalıdır. Bu nedenle Mehdevî bir yaşamın ilk adımı nefsin arındırılmasıdır.

 

Kötü huylardan arınmış bir nefis, Hz. Hüccet’in (a.f) zuhuruna zemin hazırlamada en güçlü teşvik unsurudur. Bu hususun önemi şuradan kaynaklanır ki, insan kendi nefsini arındırmadıkça, toplumun arınmasında kesinlikle bir rol üstlenemez.

 

Şeytan, insanın yaratılışından bu yana, insanın ve ilâhî temsilcilerin en etkin düşmanı olmuştur. Dolayısıyla bekleyenin en önemli görevlerinden ve davranışsal yansımalarından biri nefisle cihat ve onun tezkiyesidir. Kötü huylardan arınmış bir nefis, Hz. Huccet’in (a.f) zuhuruna zemin hazırlama sürecindedir. Bu durumun önemi, kişinin kendisini arındırmadan toplumun arınmasına katkı sağlayamayacak olmasından ileri gelir. Nitekim bir kul günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer dikkat eder ve tövbe ederse, o siyah nokta kaybolur. Ancak günah işlemeye devam ederse, siyah örtü kalbini kuşatır ve artık o kimseye kurtuluş uğramaz. [1]

 

Adaletin hâkimiyetini bekleyen ve bâtılın ordularıyla savaşmaya hazırlanan kişi, öncelikle kendi yurdunda bâtılın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmalı ve kalbinin meydanında cehalet ordularıyla savaşmalıdır. Ayetullah Behçet (r.a) bu bağlamda şöyle buyurmuştur: “Eğer o Hazrete neden ulaşamadığımızı sorarsanız, cevap şudur: Neden farzları yerine getirmiyor ve haramlardan sakınmıyorsunuz? O, sadece bunlara riayet edilmesinden hoşnuttur.” [2]

 

Evi süpür, sonra misafiri çağır.

Bu durumda kişi zuhurda bir pay sahibi olmak istiyorsa, nefsini tezkiye etmeye ve günlük muhasebeye yönelmelidir. Nitekim İmam Cafer-i Sadık (a.s), Abdullah b. Cündeb’e hitaben şöyle buyurmuştur:

“Ey Cündeb’in oğlu! Bizi tanıyan her Müslüman için, her gün ve her gece amellerini kendi nefsine arz etmesi ve kendisini hesaba çekmesi gerekir. Eğer onda güzel bir amel görürse, onu artırmalı ve eğer kötü bir amel görürse, bağışlanma dilemeli ki kıyamet günü rezil olmasın.” [3]

 

Gaybet döneminde Mehdevî bir yaşam, İmam-ı Asr’ı (a.f) tanımaya ve ona dair bilgi ve marifete sahip olmaya muhtaçtır. Çünkü bekleyen, İmam-ı Zaman’ını (a.f) tanımadıkça, zuhurun sebeplerini, gereklerini ve onun hoşnutluğunu celbeden hususları bilmedikçe, zuhurun gerçekleşmesinde etkin bir unsur olamaz.

 

Marifet

Gaybet döneminde Mehdevî bir yaşam, İmam-ı Asr (a.f) hakkında bilgi ve marifete sahip olmayı gerekli kılar. Zira bekleyen kişi, İmam-ı Zaman’ını (a.f) tanımadıkça, zuhurunun sebeplerini, gereklerini ve onun rızasına vesile olan hususları bilmedikçe, zuhur sürecinde etkili bir unsur olamayacaktır. Bu bağlamda tanıma ve marifet iki kısma ayrılabilir: zâhirî ve bâtınî marifet.

 

İmam’ın (a.f) faziletlerine, farzlara, şahsî özelliklerine ve bireyin İmam (a.f) karşısındaki görevlerine inanmak, Mehdevî marifetin bir parçasıdır. Nitekim meşhur Nebevî hadis de bu hususu teyit etmektedir:

“Kim, zamanının imamını tanımadan ölürse, cahiliye ölümü üzere ölmüştür.” [4]

Burada “cahiliyet” tarihsel veya zamansal bir dönem değil, İslâmî değerleri kabul etmemek anlamına gelir. Dolayısıyla bu durum hangi çağda yaşanırsa yaşansın fark etmez. O hâlde cahiliyetin sınırı, değerlerle, şeriatla, düşünceyle ve inançla ilgilidir. Buna göre cahiliyet üzere ölen kimse, gerçekte cahilce bir hayat sürmüştür.

 

Bekleyen birey, bu sınırı aşmalı ve günlük hayatının her anını marifetini artırmaya yöneltmelidir. Marifeti geliştirme yollarından biri, velâyet makamı ve İmam’ın (a.f) diğer konumları üzerine tefekkür ve mütalaada bulunmaktır. Marifetin bir sınırı yoktur; ilâhî lütuf ve inayetle sürekli bir yükseliş gösterecektir. Dolayısıyla bu hususta gayret göstermekten geri durulmamalıdır.

 

Dua

Allah-u Teâlâ, Hz. İbrahim’e (a.s) verdiği müjdelerle, İsrailoğulları’nın zulümden kurtuluşu için bir son belirlemişti. Bu nihayet, onların kurtarıcısı olan Hz. Musa (a.s) aracılığıyla gerçekleşecek ve 400 yıl sonra vuku bulacaktı. Bununla birlikte onlara dua ve niyaz yolunu da öğretti. Böylece işledikleri kötülüklerden ve ilâhî delillere karşı gösterdikleri ihmallerden tövbe edip Allah’a yöneldiklerinde, bu kurtuluş sürecinin öne çekilmesi mümkün olacaktı. Onlar da bu öğreti doğrultusunda bazı zaman geceleri çöllere çıkarak ağlayıp yalvardılar ve dua meclisleri kurdular. İşte bu dualar ve niyazlar sebebiyle Allah-u Teâlâ, belirlenmiş süreden 170 yılını kaldırdı ve Hz. Musa’yı (a.s) onların kurtuluşu için gönderdi. [5]

 

İmamlarımız (a.s), İmam-ı Asr (a.f) için dua etmenin özel bir önem taşıdığını vurgulamışlardır. Bu nedenle bekleyen kimsenin en önemli görevlerinden biri, gündüz ve gecesini Hz. Hüccet (a.f) için dua ile süslemektir.

 

Bir bekleyenin günlük hayatı, Hz. Hüccet’in (a.f) sıhhatine ve zuhurunun hızlanmasına yönelik dualarla örülü olmalı ve bu konuda asla bıkkınlık göstermemelidir. Zira duanın tekrarı ve ısrarla devam ettirilmesi özel bir ehemmiyet arz eder. Merhum Seyyid İbn Tâvûs, Cemâlu’l-Usbû adlı eserinde şöyle yazmaktadır:

“İmamlarımız (a.s), İmam-ı Asr (a.f) için dua etmeye özel bir önem vermişlerdir. Dolayısıyla bekleyen kimsenin en önemli görevlerinden biri, gündüz ve gecelerini Hz. Hüccet (a.f) için dua ile süslemektir.”

 

Sadaka

İmam Hasan Askerî’nin (a.s) oğluna tavsiyesi şu şekilde olmuştur:

“... Evladım! Uzak ve gizli yerleri tercih et; daima tenha ve gizli mekânlarda yaşa. Çünkü Allah dostlarının her birinin tehlikeli bir düşmanı ve engelleyici bir muhalifi vardır...” [6]

İmam-ı Asr’ın (a.f) gaybetinin hikmetlerinden biri de onun canının korunmasıdır. Zira o yüce zatın sağlığı bizim için ilahî bir armağandır. Bu sebeple onun selameti için her gün sadaka vermek, “Mehdî” inancına sahip her müminin günlük görevlerinden biridir.

 

Beden ve Ruh Sağlığı

Her yönetimin en önemli kaynaklarından biri, insan unsurudur. Nitekim bazı ekoller, insan unsuruna sahip olmadıkları takdirde, en gelişmiş donanımlara sahip olsalar bile yenilgiye uğramışlardır. Gerçek bir bekleyen, doğru bir programlama ile hem bedenini ve hem de ruhunu disipline etmelidir. Askeri bakımdan hazır bir mücahit için bedenî hazırlık bir zaruret ve temel bir esas olarak görülür. Fiziksel güç, bedensel dayanıklılık ve kuvvet, dünya Mehdevî hükümetin ideallerini savunabilmek için gereklidir.

Bu bağlamda İmam Humeynî (r.a) gençlere şöyle hitap etmektedir:

“Ülkemiz, âlimlere ihtiyaç duyduğu gibi, sizin gücünüze de muhtaçtır. Bu hareket gücü imanla birlikte olduğunda, pehlivanların spor mekânları Kur’an ile birlikte olduğunda ve imanla beslendiğinde, bir milletin gerçek dayanağı olur. Bir milleti ayakta tutanlar, imanlı insanlar ve imanlı sporculardır.” [7]

 

Dolayısıyla İmam-ı Asr (a.f) için günlük sadaka vermek, her “Mehdî” inancına sahip kişinin günlük amellerinden biridir.

 

Fiziksel hareketin yanı sıra, beslenme de bedenî güçlerin geliştirilmesinde önemli ve gerekli bir husustur. İnsanın hayatı boyunca önem göstermesi gereken şey, helâl ve temiz gıda tüketmektir. Buna ilave olarak niteliğin yanında niceliğe de dikkat edilmelidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İnsan yediğine baksın.” [8]

 

Zuhurun gerçekleşmesine zemin hazırlamak için bu konuda çaba göstermek, en önemli görevlerden biridir ve buna harcanan emek asla boşa gitmez. Bedenle ilgili diğer bir unsur ise, sadece içsel yönü değil, aynı zamanda dış görünüm ve giyim tarzıdır. Bekleyen kişi, seçtiği kıyafetlerde “İntizar Kültürü”ne uygun bir tercih yapmalıdır. Bu seçim, sırf taklitten ibaret olmamalı, cinsiyet, yaş ve toplumsal ölçüler dikkate alınarak yapılmalıdır.

 

------------

[1]- Bihâru’l-Envâr, c. 70, s. 327.
[2]- Ayetullah Behçet’in Sözlerinde İmam Zaman (a.f), s. 90.
[3]- Mollaî, Muntazırane Yaşam Tarzı, s. 122.
[4]- Bihâru’l-Envâr, c. 23, s. 89.
[5]- Gencî, Vakt-i Ma’lûm, s. 151.
[6]- Bihâru’l-Envâr, c. 52, s. 35.
[7]- Sahîfe-i Nûr, c. 7, s. 48.
[8]- Abese, 24. 




Bu haber 1374 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER MEHDEVİYET Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI