|
Tweet |
Bismillahirrahmanirrahîm
Vahyin İndirilmesine Dair Şüphe
“Vahyin indirilmesi” konusunda şüphe, tarih boyunca günümüze kadar ileri sürülen ve tevhid ile nübüvvet arasındaki ilişkiye dayanan şüphelerden biridir. Bu şüphe, “Allah’ın insanlar için vahiy indirip indirmediği” meselesiyle ilgilidir. Bazen şöyle derlerdi:
“Allah’ın bir insana vahiy indirmesi mümkün müdür?
Eğer kendi tarafından birini göndermek istiyorsa, neden melekler göndermiyor?”
Günümüzde de buna benzer sözler dile getirilmekte ve peygamberlerin kendi dönemlerinin dahileri olduğu, onların getirdikleri kitapların ise manevî tecrübelerden başka bir şey olmadığı ileri sürülmektedir. Tıpkı bir şairin kendi ruhsal ve duygusal tecrübelerini şiir biçiminde ifade etmesi gibi.
Ancak Kur’an-ı Kerîm, bu yanlış inancın temelinde Allah hakkındaki bilginin eksik olmasını görmektedir. Böyle bir inanca ancak Allah’ı doğru şekilde tanımayan kimseler sahip olabilir. Biz de bu makalede bu konuyu ele alacak ve Kur’an-ı Kerîm’in bu hususta ne söylediğini ortaya koymaya çalışacağız.
Nübüvvet, inanç esaslarının en önemli temellerinden biridir. Kur’an-ı Kerîm’de nübüvvete iman, mümin olmanın göstergelerinden biri olarak zikredilmiş ve Allah’ın peygamberleri arasında herhangi bir ayrım bulunmadığı belirtilmiştir.
İnanç esaslarının önemli iki ilkesi olan “Tevhid” ile “Nübüvvet” arasında güçlü ve sağlam bir ilişki bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerîm’de de nübüvvet, tevhid ile birlikte ele alınmaktadır.
Tevhidin çeşitli türleri vardır:
Zâtî tevhid, “Allah’ın hiçbir ortağının bulunmaması” anlamına gelir.
Sıfatî tevhid, Allah’ın sıfatlarının O’nun zâtının aynısı olmasıdır.
Fiilî tevhid, “âlemde meydana gelen bütün olayların Allah’ın eli ve kudretiyle gerçekleşmesi” anlamına gelir.
İbadî tevhid ise, yalnızca Allah’ın ibadete layık olmasıdır.
Rubûbî tevhid ve velâyet tevhidi, fiilî tevhidin alt dalları içerisinde yer alır. Rubûbiyet, “âlemi yetiştirip geliştirmek” anlamına gelir. Yani Yüce Allah, yalnızca mülkün sahibi değil, aynı zamanda onun yöneticisi ve tedbir edicisidir. Velâyet tevhidi ise, “Allah’ın insanın elinden tutarak onu hedefine ve maksadına ulaştırması” anlamına gelir.
Allah’ın rubûbiyetinin kapsamı; insan, hayvan ve cansız varlıklar da dâhil olmak üzere bütün varlıkları içine alır. Allah’ın rubûbiyetinin tezahürü hem tekvînî düzende ve hem de teşrîî düzendedir. Tekvînî rubûbiyet, “Allah’ın bütün gelişim ve büyüme aşamalarını gözetmesi” anlamına gelir. Teşrîî rubûbiyet ise, Allah’ın insanı hidayete ulaştırmak için eğitim ve terbiye programlarına sahip olmasıdır.
Zâtî, fiilî ve sıfatî tevhidin gereği, Allah’ın insanı boş ve anlamsız bir amaçla yaratmamış olmasıdır. “İnsanın eğitilmesi ve manevî açıdan gelişmesi”, Yüce Allah’ın en önemli fiillerinden biridir. Dolayısıyla tevhid ile nübüvvet arasındaki ilişki son derece sıkı ve birbirine bağlı bir ilişkidir. Tevhid inancına doğru ve sahih bir şekilde inanmak, bizi nübüvvet inancına ulaştıracaktır.
Nübüvvetin Önemi
İnanç esaslarının en önemli temellerinden biri, nübüvvet meselesi ve ilahî peygamberlere iman etmektir. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerîm’de kendi iyi kullarını övmüş ve şöyle buyurmuştur:
“Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti; müminler de Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. ‘Biz O’nun peygamberlerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız.’” [1]
Bu ayet-i kerîme, İslâm’ın yüce Peygamberi’nin (s.a.a) Rabbinden kendisine indirilenlere iman ettiğini; müminlerin ise Allah’a, meleklerine ve peygamberlerine iman ettiklerini ve onların şu şiarı benimsediklerini ifade etmektedir:
“Biz Allah’ın peygamberlerinden hiçbirisi arasında ayrım yapmayız.”
Biz, İslâm’ın yüce Peygamberi’ne (s.a.a) ne ölçüde değer veriyorsak, Hz. Mûsâ, Hz. Îsâ, Hz. İbrâhim, Hz. Nûh, Hz. Âdem ve diğer peygamberlere (a.s) de aynı ölçüde değer veririz. Elbette peygamberlerin makam ve derecelerinin birbirinden farklı olduğu inkâr edilemez.
Tevhid ve Nübüvvetin Ayrılmazlığı
“Nübüvvet” meselesine “tevhid” açısından bakıldığında, inanç esaslarının iki önemli ilkesi olan tevhid ile nübüvvet arasında güçlü bir ilişkinin bulunduğu hususuna dikkat edilmelidir. Tevhid, nübüvvetten ve nübüvvet de tevhidten ayrı değildir. Bu iki inanç birbirine bağlı ve birbirleriyle bütünleşmiş olup yan yana yer almaktadır.
Bu makalede üç önemli noktayı ele alacağız:
1. Tevhid ve nübüvvet arasındaki ilişki: Tevhid ile nübüvvet arasında nasıl bir ilişki vardır?
2. Tevhidin kapsamı: Tevhidin kapsamı ve sınırları nereye kadardır? Tevhidin hangi dalları bulunmaktadır?
3. Rubûbî tevhid: Tevhidin önemli dallarından biri olan rubûbî tevhid, nübüvvetin anlam kazanmasını sağlayan temel unsurlardan biridir.
Nübüvvet, Tevhidin Bir Dalıdır
Kur’an-ı Kerîm’de “nübüvvet” meselesi, “tevhid” meselesiyle birlikte ele alınmıştır. Mübarek En‘âm Suresi’nde Yüce Allah bu gerçeğe işaret ederek şöyle buyurmaktadır:
“Onlar, ‘Allah hiçbir beşere hiçbir şey indirmemiştir’ dedikleri zaman, Allah’ı gereği gibi tanıyıp takdir edemediler.” [2]
Allah’ı gerektiği şekilde tanımamışlardır. Yüce Allah’ın bu ayet-i kerîmede bazı kimselerin Allah hakkındaki bilgilerini eleştirmesinin ve onların Allah’ı tanıma hususunda sorun yaşadıklarını belirtmesinin sebebi nedir? Sorun, onların Allah’ı doğru şekilde tanımamış olmalarıdır. “Allah’ın hiçbir beşere hiçbir şey indirmediğini söyledikleri zaman...” demektir.
Bazıları böyle bir iddiada bulunmaktadır. Günümüzde de Allah’ın insanın kalbine indirdiği semavî bir kitabın söz konusu olamayacağını söyleyen kimseler vardır. Yahut şöyle demektedirler: “Semavî kitap adı altında bana ve size sunulan bu şeyler, şahısların düşüncelerinin ve ruhsal tecrübelerinin birer yansımasından ibarettir.” Bu kimseler de Allah’ı tanımamış ve tevhid ile nübüvvet arasındaki ilişkiyi kavrayamamışlardır. Allah’ın kullarını kendi hâllerine bırakması mümkün müdür?
Tevhidin Kapsamı
Tevhidin, zâtî tevhidten sıfatî tevhide, fiilî tevhidten ibadî tevhide kadar çeşitli dalları bulunmaktadır. Konumuzla ilgili olan tevhid dallarından biri de “fiilî tevhid”dir.
Fiilî Tevhid
Tevhidin dallarından biri fiilî tevhiddir. Tevhid ile nübüvvet arasındaki ilişki de bu bölümde açıklığa kavuşmaktadır. Fiilî tevhidin anlamı, âlemde meydana gelen her olayın Yüce Allah’ın gözetimi altında ve O’nun kudret ve iradesiyle gerçekleşmesidir. Âlemde meydana gelen hiçbir olay, Yüce Allah’ın kudretinin dışında gerçekleşmez. “Varlık âleminde Allah’tan başka hiçbir müessir yoktur.”
Hatta Allah’ın düşmanları dahi birtakım eylemlerde bulunduklarında Allah onlara imkân ve güç vermektedir. Bunun sebebi, Allah’ın insanları özgür irade sahibi olarak yaratmış olmasıdır. Dolayısıyla bir kimse kendi özgür iradesini kötüye kullanmak isterse, Allah ona bu imkânı vermektedir.
Allah, insanların özgür irade sahibi olmalarını istemektedir. Eğer şarap içmek isteyen bir kimse şarap içemeyecek olsaydı, artık özgür iradenin bir anlamı kalmazdı. Dolayısıyla fiilî tevhidin anlamı şudur: Âlem düzeninde meydana gelen bütün olaylar Allah’ın kudretinin kapsamı içerisindedir ve Allah, bu fiilleri ve olayları yönetmektedir.
Tevhid ve Nübüvvetin Allah’ın Rubûbiyyetiyle İlişkisi
Fiilî tevhidin birtakım alt dalları bulunmaktadır. Fiilî tevhidin alt dallarından biri, “rubûbiyette tevhid”dir. Rubûbiyet, “âlemi yetiştirip geliştirmek” anlamına gelir. Yüce Allah, âlemin yegâne sahibidir ve âlemi yetiştirip geliştiren, onu kemale doğru yönlendiren ve bir aşamadan diğerine sevk eden yalnızca O’dur. Âlemdeki rubûbiyet Yüce Allah’a mahsustur. İnsanları kendi kemallerine ulaştırmaya layık olan yalnızca O’dur. Bu sadece insanlar için değil, bütün varlıklar için geçerlidir. Hayvanları, hatta cansız varlıkları dahi kendilerine layık olan kemale ulaştıran O’dur. Dolayısıyla rubûbiyet, fiilî tevhidin dallarından biridir.
Aynı şekilde “velâyette tevhid” de fiilî tevhidin bir başka dalıdır. Bunun anlamı, Yüce Allah’ın insanların elinden tutmasıdır. Allah, yalnızca onlara doğru yolu açıklamakla kalmaz; aynı zamanda onları hedeflenen menzile ve asıl maksada ulaştırır.
a) Rubûbiyetin Anlamı ve Yalnızca Allah’a Mahsus Olması
Rubûbî tevhid, “Yüce Allah’ın hem mâlik ve hem de müdebbir olması” anlamına gelir. Bazen bir kimse herhangi bir şeyin sahibi olmadığı hâlde onun yetiştirilmesi ve geliştirilmesi için çaba gösterir. Mesela bir bahçıvan, bahçenin sahibi değildir; ancak kendisine bu bahçedeki ağaçları ve bitkileri gerektiği ve uygun olduğu şekilde yetiştirme görevi verilmiştir.
Bazen de bir kimse bir şeyin sahibi olduğu hâlde onun yetiştirilmesini üstlenmez. Örneğin bir kimse bir hayvanın sahibi olabilir; fakat bu hayvanın eğitimini ve bakımını başkalarına bırakabilir veya onu tamamen kendi hâline terk edebilir.
Yüce Allah ise, hem mâlik ve hem de müdebbirdir; hem büyütür ve geliştirir hem de terbiye eder. Kur’an-ı Kerîm’de bu konuyla ilgili çok sayıda ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerden biri, İslâm’ın yüce Peygamberi’ne (s.a.a) şu cümleyi söylemesinin emredildiği ayettir:
“De ki: Her şeyin Rabbi Allah olduğu hâlde, O’ndan başka bir rab mi arayayım?” [6]
b) Rubûbiyetin Kapsamı
Rubûbiyet iki bölüme ayrılır: Tekvînî rubûbiyet ve teşrîî rubûbiyet.
Tekvînî Rubûbiyet
Yüce Allah’ın rubûbiyeti yalnızca insanlara, hatta hayvanlara özgü değildir; aksine cansız varlıkları da Yüce Allah terbiye etmektedir. O, Rabbü’l-âlemîndir; yani Allah, bütün âlemlerin Rabbidir. Âlem ve onda bulunan her şey Yüce Allah’ın terbiyesi altındadır. Şöyle buyurulmaktadır:
“De ki: Her şeyin Rabbi Allah olduğu hâlde, O’ndan başka bir rab mi arayayım?”
“Şey” kelimesi, kelimeler arasında en geniş anlam alanına sahip olan kelimedir. “Şey”, yani “varlık/nesne”, âlemde var olan her şey için kullanılmaktadır. Bu nurlu ayette, Allah’ın her şeyin Rabbi olduğunu okumaktayız. Buna göre Yüce Allah’ın rubûbiyeti yalnızca insanlarla sınırlı değildir; hayvanlar ve cansız varlıklar dahi O’nun rubûbiyeti kapsamındadır.
İslâm’ın yüce Peygamberi’nin (s.a.a) aralarına gönderildiği Câhiliye dönemi müşriklerinin temel problemi de işte buydu. Onlar, ilahî rubûbiyet konusunda şirke düşmüşlerdi. Allah’ın varlığını inkâr etmiyorlardı; Allah’ı kabul ediyorlardı. Bu nedenle Kur’an-ı Kerîm’de Yüce Allah’ın varlığının aslını ispat etmek üzere özel bir delillendirme görmeyiz. Kur’an, Allah’ın varlığını öylesine ele almıştır ki, sanki bu mesele kesin olarak kabul edilmiş ve bu konuda herhangi bir ihtilaf bulunmuyormuş gibidir. Bazı ilahî peygamberler de kendi kavimleriyle konuşurken şöyle diyorlardı:
“Allah hakkında şüphe edilebilir mi?” [7]
Câhiliye dönemindeki müşriklerin temel problemi, Yüce Allah’ın yanında âlemin başka terbiyecilerinin de bulunduğuna inanmalarıydı. Onlar, âlemin yönetiminin ve terbiyesinin yalnızca Yüce Allah’a ait olduğuna inanmıyorlardı. Yıldızların da insanların yetiştirilmesi ve yönlendirilmesi üzerinde etkili olduğuna inanıyor ve birden fazla rab kabul ediyorlardı.
Hz. Yûsuf (a.s) döneminde de durum aynı şekildeydi. Hz. Yûsuf (a.s), hapishanede kendisiyle birlikte bulunan arkadaşlarına şöyle hitap etmişti:
“Ey zindan arkadaşlarım! Birbirinden farklı birçok rab mi daha hayırlıdır, yoksa her şeye galip gelen ve bütün güzel niteliklerin ve övgüye layık sıfatların kendisinde toplandığı tek bir Allah mı?” [8]
Dolayısıyla Kur’an’ın üzerinde önemle durduğu hususlardan biri, âlemin yetiştirilmesi ve terbiye edilmesinin yalnızca Allah’ın sorumluluğunda olduğudur.
Tevhid ve Nübüvvetin Teşrîî Rubûbiyet Açısından İlişkisi
Yüce Allah’ın rubûbiyetinin tezahürlerinden biri, O’nun “şeriat” alanındaki rubûbiyetidir. Yüce Allah, nasıl tekvînî rubûbiyete sahip ve örneğin insanların bedensel ve ruhsal gelişimlerini üstlenerek onları bu alanda kemale ulaştırıyorsa, teşrî düzeninde de rubûbiyete sahiptir. Yani Yüce Allah, insanları hidayete ulaştırmak için birtakım terbiyevî programlar öngörmüştür ve O’ndan başka hiç kimse bu görevi üstlenemez. Bütün âlem O’nun elindedir. İnsanı yaratan O’dur ve insanın kemale ulaşabilmesi için ihtiyaç duyduğu hususları tam anlamıyla bilen de O’dur. Dolayısıyla teşrî alanında rubûbî tevhid, “kanun koyma ve din sunmanın yalnızca Yüce Allah’ın elinde olması” anlamına gelir.
Buna göre “tevhid” meselesi üzerinde dikkatle düşündüğümüzde, bizi yaratan Allah’ın bizi kendi hâlimize bırakmayacağını anlayacağız. Âlemde meydana gelen bütün fiiller O’nun kudretinin kapsamı içerisindedir ve Yüce Allah’ın üstlendiği en önemli fiillerden biri, teşrî düzeni içerisinde insanların maddî ve manevî açıdan eğitilmesidir. Bu, ilahî makam ve görevlerin en önemlilerinden biridir.
Allah, teşrî düzenindeki bu rubûbiyetini ilahî peygamberler aracılığıyla gerçekleştirir. Allah, tarih boyunca hidayet yolunu insanlara nasıl göstermiştir? Her bir insanla ayrı ayrı mı konuşmuştur? Herkesle konuşması ve hidayet yolunu göstermesi için bir melek mi göndermiştir? Yoksa başka yollar mı kullanmıştır? Bilindiği üzere Allah, insanlara nur ve aydınlık yolunu göstermek üzere insan cinsinden olan elçiler göndermiştir. Allah’ın kendi rubûbiyetini gerçekleştirmek için benimsediği yegâne yol, seçkin kullarını göndermesidir. Bu da nübüvvetin tevhidin bir dalı olduğu ve tevhidî bilgisi kemale eren herkesin nübüvveti tasdik edeceği anlamına gelir.
Bu açıklamayla birlikte, “Onlar, ‘Allah hiçbir beşere hiçbir şey indirmemiştir’ dedikleri zaman, Allah’ı gereği gibi tanıyıp takdir edemediler” [9] ayetinin anlamı da açıklık kazanmaktadır. Dolayısıyla tevhid ile nübüvvet arasındaki ilişkinin son derece sıkı olduğunu söyleyebiliriz. Tevhid hakkındaki doğru ve sahih inanç, bizi nübüvvet inancına ulaştıracaktır.
Sonuç: Tevhid ve Nübüvvet Arasındaki Doğrudan İlişki
Yüce Allah, insanı iki yönden terbiye etmekte ve bu görevi kendi üzerine almaktadır. Bunlardan biri, insanın kendi iradesi dışında gerçekleşen hususlardaki yetişmesi ve gelişmesidir. Örneğin Allah, her insan için birtakım yetenekler takdir eder ve ardından onu bu dünyaya getirir. Önce onu nutfe hâlinde yaratır ve bu nutfeyi geliştirerek tam bir insan hâline gelmesini sağlar. Doğumdan sonra da onu sürekli olarak geliştirir; insan her geçen gün, bir önceki güne kıyasla bedensel, ruhsal ve düşünsel açıdan daha da yetkinleşir. Bu gelişim aşamasına, terim olarak “Rabbin tekvînî rubûbiyeti” denilmektedir.
İkinci yön ise, insanın irade alanıyla ilgilidir. Allah insana irade vermiş ve ona seçim yapma gücü bahşetmiştir. Ancak insan, tam da bu noktada saadete ve kemale ulaşabilmek için kapsamlı bir programa ihtiyaç duymaktadır. Allah, bu aşamada da insanları kendi hâllerine bırakmaz; ilahî velîleri insan topluluklarına gönderir ve kendi sözlerini onlar aracılığıyla insanlara ulaştırır ki insanlar doğru yolu tanıyabilsinler.
“Teşrîî rubûbiyet” olarak adlandırılan bu aşama da yalnızca Yüce Allah tarafından gerçekleştirilebilir. Çünkü bu âlemin ilahı yalnızca O’dur; yaratılış düzenini bütünüyle bilen de yalnızca O’dur ve insanlığı bu açıdan doğru şekilde yönlendirebilecek olan da ancak O’dur.
Allah’ın birliğine inanmanın gereği, insanın şeriatı ve saadete ulaştıracak programı yalnızca Yüce Allah’tan istemesidir. Dolayısıyla Allah’ın peygamberler göndermesi, tevhidin bir gereğidir. Bu sebeple tevhid ile nübüvvet arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır.
----------
[1]- Bakara Suresi, 285.
[2]- En‘âm Suresi, 91.
[3]- Enbiyâ Suresi, 22.
[4]- Bakara Suresi, 255.
[5]- Nahl Suresi, 36.
[6]- En‘âm Suresi, 164.
[7]- İbrâhim Suresi, 10.
[8]- Yûsuf Suresi, 39.
[9]- En‘âm Suresi, 91.
