Bugun...



Tevhidin Anlamı ve İnsan Hayatındaki Yeri - 1

Bismillahirrahmanirrahîm

facebook-paylas
Tarih: 25-07-2026 14:55

Tevhidin Anlamı ve İnsan Hayatındaki Yeri - 1

Tevhidin Anlamı

"Tevhit" sözlükte, “birlemek, bir ve tek kabul etmek, bir şeyin tek olduğuna hükmetmek” anlamına gelir. Terim olarak ise “Allah’ın birliğine inanmak, O’nu tek ilâh olarak kabul etmek, yalnızca O’na kulluk etmek ve O’nu birlemek” demektir. [1]

 

Tevhit İlmi

Tevhit ilmi, Allah-u Teâlâ’nın birliğini, şirkin reddini ve Zât-ı İlâhî’nin sıfatlarıyla birlikte mutlak birliğini ele alan; bunları aklî ve naklî deliller (Kur’ân ayetleri ve hadisler) ışığında ispat eden ilim dalıdır.

Hicrî ikinci yüzyılın başlarında Müslümanların inançları çeşitli düşünceler ve şüphelerin etkisine maruz kalınca, İslâm âlimleri “Tevhit İlmi” veya “Kelâm İlmi” adı verilen, aklî ve nazarî istidlallere dayanan, aynı zamanda ayet ve rivayetlerden beslenen bir ilim dalı tesis ettiler. Böylece hak inanç esaslarını bâtıl vehimlerden ve şirk içerikli düşüncelerden arındırmayı amaçladılar. [2]

 

Tevhit ve Tek Allah İnancının Tarihî Geçmişi: Tevhit Fıtrîdir

Kur’ân-ı Kerîm’den anlaşıldığı üzere tevhit ve tek Allah’a iman, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahiptir. Tek ilâha yöneliş, yeryüzüne ayak basan ilk insanla birlikte var olmuştur. Açıklamak gerekirse Kur'an-ı Kerim, insandan Allah'ı arayan bir fıtrata sahip ve Rabbine karşı fıtri bir yönelimi olan biri olarak bahsetmektedir.

Şüphesiz bu fıtrî yöneliş ve tevhit inancı ilk insanı da kapsamaktadır. Dolayısıyla tek Allah’a kulluk ve tevhit inancının geçmişi, yeryüzünde yaşayan ilk insanlara kadar uzanmaktadır.

 

Kur’ân-ı Kerîm’de Tevhit

Kur’ân-ı Kerîm bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“O hâlde yüzünü, dosdoğru bir şekilde Hanîf olarak dine çevir. Bu, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrattır. Allah’ın yaratışında hiçbir değişiklik yoktur.” [3]

Zürâre şöyle nakleder: İmam Muhammed Bâkır’a (a.s) “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat” ifadesinin anlamını sordum. İmam (a.s) şöyle buyurdu:

“Bunun anlamı şudur: Allah-u Teâlâ, kullarından kendi marifeti ve Rableri olduğuna dair ahit aldığı sırada, onları tevhit fıtratı üzere yaratmıştır.”

Ben, “Allah onlara hitap etti mi?” diye sordum. Bunun üzerine İmam (a.s) başını sallayarak şöyle buyurdu:

“Evet. Eğer böyle olmasaydı, Rablerinin ve kendilerine rızık verenin kim olduğunu bilemezlerdi.” [4]

Şehit Murtazâ Mutahharî bu konuda şöyle demektedir: “Günümüzde din tarihinin ve tevhit inancının insanlık tarihiyle eş zamanlı olduğu genel olarak kesin bir gerçek kabul edilmektedir. Yani insana ve insan hayatına dair geçmişe gidilebildiği kadarıyla, orada din ve mezhebin de izine rastlanmaktadır. Tarihte içinde dinin hiç bulunmadığı, bir tür kutsama ve tevhit anlayışını barındıran herhangi bir dini merasimin hiçbir şekilde var olmadığı tek bir toplum dahi bulunamaz.” [5]

 

Tevhidin İslam Kültürü ve Tevhit Dinlerindeki Yeri

“Tevhit”, İslam kültürü ve dinî düşünce geleneğinin en temel kavramlarından biridir. Tevhit, İslam'ın ve diğer ilâhî tevhit dinlerinin en merkezi öğretisi olduğundan, dinî kültür ve düşünce üzerinde son derece geniş ve çeşitli yansımalara sahip olmuş; dinî ilimler ve İslami marifetler içerisinde de kapsamlı incelemelere konu edilmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm'de, doğrudan veya dolaylı olarak Allah'ın birliğine işaret eden çok sayıdaki ayet, bu konunun Kur'ân'ın bakış açısındaki önemini açıkça ortaya koymaktadır. Tevhit düşüncesinin farklı boyutlarını açıklarken, onun en temel kullanım alanlarından bazılarına dikkat çekmek mümkündür.

Her Müslüman, ezanda her gün defalarca “Allah'tan başka ilâh olmadığına şahitlik ederim” cümlesiyle Allah'ın birliğine şahitlik etmekte; ayrıca her namazın teşehhüdünde “Allah'tan başka ilâh olmadığına, O'nun tek olduğuna ve hiçbir ortağının bulunmadığına şahitlik ederim” ifadesini okuyarak Allah'ın birliğini sürekli tekrar etmekte ve hatırlamaktadır.

Hz. Peygamber'in (s.a.a) insanlara öğrettiği ve daha sonraları Müslümanlar arasında bir şiar hâline gelen meşhur "Lâ ilâhe illallah, deyiniz" sözü de bu kullanımın en güzel örneklerinden biridir. Kur'ân-ı Kerîm'in tevhit inancına geniş yer vermesi, “ulûhiyet” kavramının “rubûbiyet ve hâlikiyet” ile ilişkisini açıklaması ve tevhit ile şirkin karşıtlığını ayrıntılı biçimde ele alması, bu konunun en önemli inceleme alanları arasında yer almaktadır. [6]

“Tevhit ve Allah'ı tanıma ilkesi”, dinî öğretilerin en temel esasını oluşturmaktadır. Diğer bütün dinî bilgiler ve inanç esasları, doğrudan veya dolaylı olarak bu ilke üzerine bina edilmiştir.

Tevhit, bir ağacın kökü mesabesindedir; dinin diğer usûl ve fürûu ise, bu kökün gövdesini, dallarını ve meyvelerini oluşturmaktadır.

Bir yönüyle tevhit, dinî bilgilerin başlangıç noktasıdır ve diğer yönüyle ise, dinî öğretilerin insanı ulaştırmayı hedeflediği nihai gaye ve zirvedir. Başka bir ifadeyle, “tevhid” dinin hem ilk sözü ve hem de son sözüdür. Bütün ilâhî peygamberler de temel hedeflerini insanları tevhit inancına ve yalnızca Allah'a kulluğa davet etmek olarak belirlemişlerdir.

Bu ilkenin doğru biçimde açıklanması sayesinde dinin birçok öğretisi gerçek anlamını ve doğru konumunu kazanır. Buna karşılık, tevhit ilkesinin tahrif edilmesi dinî öğretilerin de yanlış anlaşılmasına yol açmaktadır. Bunun açık örneklerinden biri, Vahhâbîliğin tevhit ilkesini yanlış yorumlamasıdır. Nitekim tevhit kavramının anlamını tahrif etmeleri sebebiyle çok sayıda Müslümanı müşrik ilan etmiş, bu gerekçeyle onların can ve mallarını helâl saymış ve büyük katliamlara ve ağır suçlara girişmişlerdir. Aynı şekilde, bu ilkenin yanlış açıklanması, tevhidin insanı özgürlüğe ve kurtuluşa ulaştıran büyük etkilerinin göz ardı edilmesine ve onun sıradan, önemsiz bir mesele gibi algılanmasına sebep olmaktadır.

Yüce Rehberlik makamının (Ayetullah Hamenei) değerlendirmesine göre tevhit, yalnızca felsefî bir teori değildir. Aksine o, insan ve evren hakkında temel bir dünya görüşü olmasının yanı sıra, toplumsal, ekonomik ve siyasal bir doktrin niteliği de taşımaktadır. Onun bakış açısına göre, dinî ve din dışı kavramlar arasında, toplumsal ve tarihsel hayatın farklı boyutlarına bu denli yön veren, böylesine devrimci ve yapıcı anlamlar barındıran başka bir kavram bulmak oldukça güçtür. Bu sebeple tarih boyunca bütün ilâhî davetler ve peygamberlerin öncülük ettiği tüm ilâhî hareketler, Allah'ın birliğini ve O'nun mutlak rubûbiyetini ilan etmekle başlamıştır. [7]

Esas olarak evrenin kaynağını (mebdesini) tanımak, tarih boyunca insanlığın en büyük kaygılarından biri olmuştur ve dini kaynakların büyük bir kısmı varlığın kaynağını tanımaya ve tanımlamaya ayrılmıştır.

Allah'ı tanımanın önem ve gerekliliği, insanın bireysel ve toplumsal hayatı üzerindeki derin etkilerinden kaynaklanmaktadır. Nitekim Allah'a iman eden ve tevhit inancını benimseyen bir insanın hayatı ile inkârcı veya müşrik bir kimsenin hayatı arasında köklü farklılıklar bulunmaktadır. İnsanın Allah'a olan inancı ve O'nun sıfatları ile fiilleri hakkında sahip olduğu tasavvur; kişinin motivasyonu, niyeti, ahlâkı ve davranışları üzerinde son derece belirleyici bir etkiye sahiptir.

Yüce Rehberlik makamının değerlendirmesine göre, “tek olan Allah'a iman”, insanlığın bütün yüce ideallerinin özünü teşkil etmektedir. Peygamberler de tevhit çağrısını dile getirerek bütün hedef ve gayelerini ifade etmişlerdir. Tarih boyunca hiçbir kavram, tevhit kavramı kadar insanın özgürlüğüne vesile olmamış ve mazlum toplumların kurtuluşunda bu denli belirleyici bir rol üstlenmemiştir.

Tevhidin doğru ve kapsamlı biçimde bilinmesi, yalnızca tevhit eksenli bir dünya görüşüne inananlar için değil, insanın yüce ideallerini gerçekleştirmeyi amaçlayan bütün insanlar için de zarurî ve hayatî bir ihtiyaçtır. [8]

 

Tevhit İlminin Konumu

Tevhit âlimleri ve kelâm bilginlerinin nazarında “tevhit ilmi”, ilimlerin en şereflisidir. Çünkü bu ilim, varlıkların en yücesi olan Allah-u Teâlâ'dan söz etmekte; O'nun isim ve sıfatlarını konu edinmektedir. Dolayısıyla konusu en şerefli varlık olan bir ilim, ilimlerin de en şereflisi olacaktır.

Seyyid Haydar Âmulî'nin [9] ifadesiyle: "Tevhit ilminin diğer ilimlerden üstün olmasının sebebi, ilmin üstünlüğünün, konusu olan malûmun üstünlüğüne bağlı olmasıdır. Varlık âleminde Allah-u Teâlâ'dan daha üstün bir malûm bulunmadığına göre, O'nu konu edinen ilim de ilimlerin en üstünü olacaktır. Aynı şekilde tevhit ilmine sahip olan âlim de diğer âlimlerden üstündür. Çünkü o, varlıkların en yücesi hakkında bilgi sahibi olmuştur. En üstün varlığı tanıyan kimse de âlimlerin en üstünü sayılır. İşte bu sebeple tevhit âlimleri, Kur'ân'da Allah-u Teâlâ ve meleklerle birlikte zikredilmişlerdir."

Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Allah, adaleti ayakta tutarak, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmadığına şahitlik etmiştir. Melekler ve ilim sahipleri de (aynı hakikate şahitlik etmişlerdir): O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, mutlak güç sahibi ve hikmet sahibidir.” [10]

Allah-u Teâlâ, başka bir ayette ise, tevhit ilmini hakkıyla bilen âlimleri kendi adıyla birlikte zikrederek şöyle buyurmaktadır:

“Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir; bunlar Kitab’ın temelini oluşturur. Diğer bir kısmı ise müteşâbih ayetlerdir. Kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve kendi arzularına göre yorumlamak amacıyla müteşâbih ayetlerin peşine düşerler. Hâlbuki onun gerçek te’vilini Allah’tan ve ilimde derinleşmiş olanlardan başkası bilmez. Onlar ise: ‘Biz ona iman ettik; onun tamamı Rabbimiz katındandır’ derler. Bunu ancak akıl ve basiret sahipleri düşünüp ibret alırlar.” [11]

 

Devam Edecek…

 

---------------

[1]- Ali Ekber Dehhudâ, Lügatnâme, c. 5, s. 6232.

[2]- Seyyid Mustafa Hüseynî Deştî, Maʿârif ve Maʿârîf, c. 2, s. 540.

[3]- Rûm, 30.

[4]- Şeyh Sadûk, et-Tevhîd, s. 322.

[5]- Murtazâ Mutahharî, Panzdeh Goftâr (On Beş Konuşma), s. 287-288.

[6]- Dâʾiretü'l-Meʿârif-i Bozorg-i İslâmî (Büyük İslâm Ansiklopedisi), Editör: Kâzım Mûsevî Becnûrdî, c. 16, s. 306-307.

[7]- Abdülhüseyin Husrevpenâh ve diğer araştırmacılar, Âyetullah Uzmâ Hâmeneî'nin Düşünce Sistemi, c. 1, s. 111-112.

[8]- Âyetullah Uzmâ Hâmeneî'nin Düşünce Sistemi, c. 1, s. 113-114.

[9]- Seyyid Haydar Âmulî, Câmiʿu'l-Esrâr ve Menbaʿu'l-Envâr, s. 103-104.

[10]- Âl-i İmrân, 18.

[11]- Âl-i İmrân, 7.




Bu haber 310 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER AKAİT Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI