Bugun...



Nübüvvet-i Amme ve İnsan Saadetini Sağlayabilecek Kanunlar

Bismillahirrahmanirrahim

facebook-paylas
Tarih: 22-12-2023 14:10

Nübüvvet-i Amme ve İnsan Saadetini Sağlayabilecek Kanunlar

Bazı Sünni kardeşler “Şiilerin bir imamın varlığını ispat etmek hususunda niçin bu kadar ısrar ettiğini bilemiyoruz. Bu hususta o kadar ısrar ediyorlar ki ortalıkta bir imam görünmediği halde, ‘o gaibtir ve gizli yaşamaktadır’ diyorsunuz. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.a) halka Allah’ın hükümlerini beyan etmiştir. O halde yaratılış aleminin bir imamın varlığına ne ihtiyacı vardır?” demekteler.

 

Bu soruya şöyle cevap vermek gerekir: Unutmayalım ki “Nübüvvet-i Amme’yi” (Genel Nübüvvet) ispat eden ve hükümleri göndermeyi gerekli kılan delil, hükümleri koruyacak bir imamın varlığını da iktiza etmektedir. Daha fazla açıklık için ilk önce Nübüvvet-i Amme’nin delilini özetle beyan edecek ve sonra da asıl konuyu değinmeye çalışacağız.

 

Yerinde ispat edilmiş olan ve şu anda da özetle zikretmek istediğimiz önbilgiler üzerinde biraz dikkatlice düşünülecek olursa, “Nübüvvet-i Amme” konusu kolaylıkla açıklığa kavuşur:

 

1- İnsan, özel yaratılışı gereği tek başına yaşamını sürdüremez. Kendi türünden olan diğer insanların yardım ve iş birliğine ihtiyacı vardır. İnsan, sosyal ve medeni bir varlık olarak yaratılmıştır; çıkar çatışmaları ise, hayatın vazgeçilmez bir neticesidir. Zira toplumdaki fertlerden her biri, zaten sınırlı olan maddi çıkarlardan azami istifade etmek ve önündeki engelleri ortadan kaldırmak ister. Halbuki diğerleri de bu hedefe ulaşmak istemekte ve neticede çıkarlar çatışarak diğerlerinin hakkına tecavüz durumu ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple toplum idaresi için kanunun varlığı zaruret arz etmektedir. Kanunun sayesinde bireylerin hakları korunmakta, zorbaların önü alınmakta ve ihtilaflar yok olmaktadır. Buna göre denilebilir ki kanunların varlığı insanlığın yararlandığı en iyi hazinedir. Dolayısıyla denebilir ki, insanoğlu sosyal hayatı icabı kanunun varlığından istifade etmiş ve ona sürekli saygı göstermiştir.

 

2- İnsan, kemale erme gücüyle donanmış ve fıtratı gereği kemal ve saadetine yönelmiştir. Sürekli çalışmalarının tümünde hakiki kemale erişmek dışında hiçbir maksat ve hedefi yoktur. Tüm fiil, hareket ve yorulmak bilmeyen ciddiyetleri o yüce hedef etrafında dönüp durmaktadır.

 

3- İnsan, terakki ve tekâmül yolunda olduğundan ve gerçek kemale fıtratı gereği eğilim gösterdiğinden bu hedefe ulaşması da elbette ki mümkün olmalıdır. Zira yaratılış düzeninde anlamsız hiçbir şey yoktur.

 

4- İnsanın cisim ve ruhun bileşiminden artık bilinen bir mevzudur. İnsan cisim yönünden maddidir ama ruhu beden ile tam bir irtibatı olduğu ve onunla kemale erdiği halde mucerreddir.

 

5- İnsan, ruh ve bedenden oluştuğu için ister istemez iki çeşit hayata da sahiptir. Birincisi bedeni ile ilgili olan dünyevi hayatıdır ve diğeri ise, ruhu ile ilgili olan manevi ve ruhî hayatıdır. Neticede bu iki hayatta da mutluluk ve mutsuzluğu olacaktır.

 

6- Beden ve ruh arasında sıkı bir ilişki ve birlik olduğu gibi dünyevi hayat ile ruhî hayat arasında da bir irtibat ve birlik vardır. Yani insanın bedenî faaliyet ve hareketleri ile dünyevi hayatının, onun ruhunda birtakım etkileri vardır. Nitekim ruhî sıfat, melekeler ve haletlerin de insanın eylemlerinde etkisi söz konusudur.

 

7- İnsan tekâmül yolunda olduğundan, tabiî ve fıtrî olarak kemale eğilim duyduğundan ve Allah’ın yaratılışı da boşuna olmadığından, o gayeye ulaşmak ve insanlığa ait kemalleri elde etmek için gerekli vesileler ile donanmış olmasıdır. Böylece insan, o hedefe ulaşmak ve sapıklıklardan sakınmak için gerekeni teşhis edip yapabilir.

 

8- Beşer, tabiatı gereği bencil ve çıkarcıdır. Kendi maslahat ve menfaatleri dışında hiçbir şey düşünmez. O, diğer insanları istismar etmek ve onların emeğini sömürmek ister.

 

9- Beşer sürekli gerçek kemallerinin peşinde olduğu ve o hakikati ararken tüm kapıları çaldığı halde onu teşhis etmekten acizdir. Zira insanın nefsani istek ve meyilleriyle derunî duyguları, genelde hakikati teşhis etme ve insanlığın doğru yolunu, insanın amelî (edimsel) aklını karartmakta ve insanı sapıklık yönüne, zulüm ve şekavet vadilerine sevk etmektedir.

 

İnsanın Saadetini Sağlayabilecek Kanunun Özellikleri

İnsanoğlu toplumsal olarak yaşamak zorunda bulunduğundan, çıkar çatışması ve diğer insanların hakkına tecavüz …vb. toplumsal eylemlere muhatap olduğundan insanlar anlaşmazlık ve düzensizlikleri engellemek için boyun eğecekleri bir kanuna ihtiyaç duyarlar. Ama kanun ise, ancak aşağıdaki şartlara sahip olduğu taktirde toplum için yararlı olabilir:

 

1- Toplama hüküm sürecek kanun, sosyal ve ferdi hayatın tüm alanında nüfuz ve etkisi olacak bir şekilde mükemmel ve kapsamlı olmalıdır. Bu kanunlar, fertlerin doğal ve gerçek ihtiyaçları esasınca vazedilmiş ve gerçeklere dayalı olmalıdır.

 

2- Bu kanunlar, insanoğlunu hayali kemal ve saadete değil, gerçek saadet ve gerçek kemallere sevk etmelidir.

 

3- Beşeriyet aleminin saadeti o kanunlarla temin edilmiş olmalı ve belirli bireylerin menfaatiyle sınırlı olmamalıdır.

 

4- Toplumsal nizamı, faziletler ve insanî kemaller esasınca kurmalı ve onları o yüce hedeflere doğru sevk etmeli; bireyler, dünyevî hayatı insanî fazilet ve kemallere ulaşma vesilesi bilmeli ve ona yegane gaye gözüyle bakmamalıdır.

 

5- Bu kanunlar saldırganlık ve her türlü karışıklıkları önleyebilmeli ve tüm bireylerin haklarını güvence altına almış olmalıdır.

 

6- Bu kanunların vazedilmesinde manevi hayat ve insanın ruhî boyutuna da hakkıyla dikkat edilmiş olmalı; insanın ruhuna herhangi bir zarar vermemeli ve insanı tekamülün doğru yolundan saptırmamalıdır.

 

7- Toplumu, ahlaki bozukluklar gibi helak uçurumuna sürükleyen etkenlerden uzak tutmuş olmalıdır.

 

8- Bu kanunları vazeden, insana ait tüm çıkar ve ziyan yönlerini bilmeli; çıkar ve ziyanın bir araya geldikleri hallerde hangisinin öncelik taşıdıklarına iyice vakıf olmalı; zaman ve mekânın gerektirdiği şeylerden de haberdar olmalıdır.

 

İnsanoğlu kesinlikle bu kanunlara muhtaçtır ve bu, onun hayatının zaruri ve vazgeçilmez yönlerinden biridir. Kanunsuz hayat insanlığın çöküşü demektir ama bu arada beşerî kanunların bu büyük sorumluluğu ifa edip edemeyeceği ve toplumu idare etme salahiyetine sahip olup olmadığı sorusu ortaya çıkıyor.

 

Biz, insanoğlunun kısıtlı aklının ürünü olan kanunların da haliyle eksik ve yetersiz olduğuna inanıyoruz. Sırf insan aklıyla düzenlenen kanun ve kurallar, toplumu idare etmek için yetersizdir.

 

Konuyu açıklığa kavuşturabilmek için şu noktaları hatırlatmak yeterli olacaktır:

1- İnsanoğlunun bilgileri sınırlı ve eksiktir. Normal bir insan, kendi türünün bütün ihtiyaçlarını, yaratılış kanunlarını, hayır ve şer yönlerini, bu kanunların nerede tıkanıp nerede çelişeceğini, etken ve edilgenlik hallerini, farklı mekân ve zamanların neler gerektirdiğini tam olarak bilemez.

 

2- Beşerî kanun koyucuların dünyevi ihtiyaçlar alanında böyle kapsamlı kanunları vazedebildiklerini varsayalım. Buna rağmen yine de dünyevi hayatla manevi hayat arasındaki derin ilişki ve amellerin ruhtaki etkilerini bilmediklerinden, kanunları yetersiz kalacaktır; çünkü bu bilgileri eksiktir. Esasen insanların “ruhî hayatı kontrol” diye bir programları yoktur. Bu kanunlar, beşerin saadetine sırf maddi açıdan bakmaktadırlar. Halbuki bu iki çeşit hayat arasında tam bir irtibat vardır ve bunların birbirinden ayrı düşünülmesi söz konusu edilemez.

 

3- İnsanoğlu bencil olduğu için hemcinslerini sömürmek kendisine doğal görünmekte ve herkes kendi menfaatlerini başkalarının maslahatına tercih etmektedir. O halde ihtilafların önlenmesi ve sömürünün ortadan kaldırılması onun tabii istek ve salahiyeti dışında kalan bir şeydir. Zira beşerî kanun koyucuların temayül ve istekleri onlara kendilerinin ve yakınlarının çıkarlarını görmezlikten gelmesine ve bütün insanların maslahatlarını eşit şekilde göz önünde bulundurmasına asla izin vermemektedir.

 

4- Beşerî kanun koyucular, daima kısır görüşleriyle kanun vazetmekte ve bu kanunları kendi örf, adet ve dar fikir kalıbına dökmekte; bu yüzden de kanunları sadece belli bir grubun çıkarları doğrultusunda vazetmekte; bunu yaparken başkalarının maslahat ve zararlarına asla önem vermemektedirler. Böyle kanunlarda bütün insanlığın mutluluk ve saadeti göz önünde bulundurulmamıştır. Yaratılış alemiyle uyumlu ve beşerin gerçek ihtiyaçları doğrultusunda tedvin edilen kanun ise, ancak Allah’ın kanunudur. Bu kanunlar her nevi sınıfsal ve şahsî garazlardan uzaktır; tüm insanlık aleminin saadeti burada göz önünde bulundurulmuştur. Buradan insanın, Allah’ın kanunlarına olan ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Allah’ın lütuf ve merhameti de kâmil bir program düzenlemeyi ve nihayet peygamberler vasıtasıyla bu kanunları insanlara iletmeyi gerektirmektedir.

 

Uhrevî Saadet

İnsan, gece-gündüz dünyevi hayatla meşgul olduğu halde batın ve nefsinde de gizli ve örtülü bir hayat sürdürür. Bu hayata önem vermeyip ve onu bütünüyle unutmuş olsa da bu böyledir. İşte bu perde arkasında kalan hayatında da bu mutluluk ve bedbahtlığı söz konusudur. Hak inanç ve fikirler, iyi ahlak ve doğru davranışlar, manevî açıdan ilerleme ve kemale neden olmakta; insanın saadet ve olgunluğunu temin etmektedir. Batıl inanç, çirkin ahlak ve kötü ameller ise, nefsin sapmasına, zulüm, fesat ve noksanlığa sebep olmaktadır.

 

İnsan, doğru yolunda yer alırsa, ruh ve cevheri tekâmül ederek sonunda nuraniyet ve sevinç alemi olan kendi asli alemine döner. Manevi kemallerle insanî güzel ahlakı hayvani içgüdülerini tatmin yoluna feda eder; nefsani arzularının esiri olur ve arzusuna düşkün bir hayvan haline gelir; kan içici ve yırtıcı bir canavara dönüşürse, ruhuna ait manevi hayatını baltalayıp, şekavet ve helaket vadilerinde şaşkın hale gelmiş demektir. O halde insan manevi hayatı için de bir program ve kâmil bir yol göstericiye muhtaçtır. Yardım olmaksızın bu hassas ve tehlikeli yolu kat edemez. Zira nefsani istek ve meyillerle hayvani içgüdüler; genelde hakikati görme yoluyla doğru kararlar verme hususunda aklı karanlığa sürmekte; onu helaket uçurumlarına yuvarlamakta; onun nazarında iyiyi kötü ve kötüyü de iyi göstermektedir.

 

Hakiki kemalleri ve insanın gerçek saadetini bilen ve iyi-kötü ahlâkı mutlak anlamda tanıyan ise, sadece Allah-u Teâlâ’dır. İşte bu nedenledir ki insanoğlunu nefsani saadete ulaştırma ve onu şekavet faktörlerinden sakındırma yolunda kapsamlı bir program düzenleyebilecek olan da gerçekte sadece O’dur. O halde insan uhrevî hayatının saadetini temin etmek hususunda da alemlerin Rabb’ine muhtaçtır.

 

Buradan şu sonuca varılmaktadır: Hikmet sahibi olan Allah-u Teâlâ hem saadet ve hem şekavet için kabiliyeti olan insan türünü hayvani kuvvelerin nüfuzu altına ve nefsani isteklerin tasallutuna bırakmamıştır. Aksine, Allah’ın sonsuz lütuf ve merhameti beşer cinsinden olan seçkin peygamberler vesilesiyle bireylerin dünyevî ve uhrevî saadetini temin eden kâmil bir program, kanun ve hükümler göndermeyi ve onlara şekavet ve saadet yolunu öğretmeyi iktiza etmektedir ki böylece insanların ve hedeflerine ulaşma yolu açık bulunsun.

Ayetullah İbrahim EMİNİ




Bu haber 390 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER MEHDEVİYET Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI