Bugun...



On Dört Masumun Hayatına Kısa Bir Bakış - 5

Bismillahirrahmanirrahim

facebook-paylas
Tarih: 19-12-2023 12:17

On Dört Masumun Hayatına Kısa Bir Bakış - 5

İmam Hüseyin (a.s)

 

 İmam Ebu Abdullah Hüseyin b. Ali b. Ebu Talib (a.s) … Kerbela şehidi... Hz. Resulullah'tan (s.a.a) sonra Ehl-i Beyt İmamlarının üçüncüsü… Hadis âlimlerinin ortak görüşüne göre, cennet gençlerinin efendisi… Hz. Resul'ün (s.a.a) soyunu devam ettiren iki kişiden biri… Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Necran Hristiyanlarıyla lânetleşirken yanına aldığı dört kişiden biri… Allah'ın, kendilerinden bütün kirleri giderip tertemiz kıldığı “Örtü Ashabı”ndan (Ashab-ı Kisa) biri… Allah'ın sevilmelerini emrettiği Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) yakınlarından biri… Sarılanın kurtulduğu ve uzaklaşanınsa, saptığı bildirilen iki ağır emanetten (Sekaleyn) biri…

 

İmam Hüseyin (a.s), kardeşi İmam Hasan (a.s) ile birlikte tertemiz ve bereket membaı kucaklarda, tarihin tanık olduğu en mükemmel babanın, annenin ve dedenin bağrında büyüdü.

 

Dedesi Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) berrak membaından, yüce ahlâkından ve şefkat yağmurundan beslendi. Onun derin sevgisi ve yakın gözetimine mazhar oldu. Öyle ki Hz. Peygamber'in (s.a.a) edebi, yol göstericiliği, liderliği ve cesareti ona geçti. Böylece babası Hz. Murtaza'dan (a.s) ve kardeşi Hz. Mücteba'dan (a.s) sonra kendisini bekleyen büyük imamet makamı için gerekli olan liyakati kazanmış oldu. Bu nedenle de Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a), birçok kere ve değişik münasebetlerle ümmetine onun imamlığını deklâre etmişti: “Hasan ve Hüseyin kıyam etseler de, otursalar da imamdırlar. Allah'ım! Ben o ikisini seviyorum; sen de onları seveni sev.”

 

Bu büyük İmam'ın şahsında peygamberlik ve imamet damarları buluşmuş, soy ve itibar şerefi bir araya gelmişti. Müslümanlar, dedesinde, babasında ve annesinde gördükleri temizliği, berraklığı, onuru ve cömertliği onda da görüyorlardı. Kişiliği, insanlara onların tümünü birden hatırlatıyordu. Onu seviyor ve ona saygı duyuyorlardı. Bütün bunların yanında, babasından ve kardeşinden sonra, insanların, dinî konularda ve hayatta karşılaştıkları sorunların çözümü için başvurabilecekleri tek merci idi. Özellikle cahilîye karakterli Emevî egemenliği altına girdikten sonra bin bir türlü zorluğun peş peşe yaşandığı o zor dönemde, varlığı Müslümanlar için bir rahmetti. Cahilî Emevî egemenliği, Müslümanları öyle bir darboğaza sokmuştu ki, bundan önce bunun gibisi hiç yaşanmamıştı. İmam Hüseyin (a.s) özelde Hz. Muhammed (s.a.a) ümmetini, genelde bütün insanlığı bu yeni cahilîyenin pençelerinden ve çirkeflerinden kurtarabilen tek İslâmî ve ilâhî şahsiyetti.

 

İmam Hüseyin b. Ali (a.s), babası Hz. Murtaza (a.s) ve kardeşi Hz. Mücteba (a.s) gibi, hayatının her aşamasında, bütün pratik hareketlerinde kâmil bir ilahî insanın örneğiydi. Allah uğruna eziyetlere katlanmak, hoşgörü, cömertlik, merhamet, cesaret, zulme yüz vermemek, irfan, kulluk, Allah korkusu, hak karşısında tevazu ve batıla karşı baş kaldırmak hususunda yüksek nebevî ahlâkın canlı ve somut bir örneğiydi. Allah yolunda cihat, iyiliği emretme, kötülüğü yasaklama konusunda göz kamaştırıcı bir kahramanlık timsaliydi. Resullerin efendisi dedesinin şeriatında en mükemmel şekliyle vurgulanan başkasını kendine tercih etmenin ve fedakârlığın en ideal temsilcisiydi. Öyle ki dedesi Hz. Resulullah (s.a.a), onun hakkında şöyle buyurmuştu: “Hüseyin bendendir ve ben de Hüseyin'denim.” Bu sözleriyle Hz. Peygamber (s.a.a), kendi soyundan olan ve kendi elleriyle terbiye ettiği bu büyük şahsiyetin yüceliğini en güzel şekilde ifade etmiştir.

 

İmam Hüseyin b. Ali (a.s), dedesinden sonra kadınların efendisi Sıddıka-i Tahire, Fatıma-i Zehra'nın (s.a) gözetiminde ve vasilerin efendisi, Müslümanların İmamı, babası Hz. Murtaza'nın (a.s) himayesinde büyüdü. O sırada babası, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra Müslüman ümmetin önderlik kurumunun sapması şeklinde belirginleşen ağır ve meşakkatli imtihanı yaşıyordu. Babasını ve annesini bu ağır imtihanın acıları çepeçevre kuşatmıştı; büyük imamlık makamını, hiçbir kanıta, belgeye ve hiçbir haklı gerekçe ve yetkiye dayanmaksızın ele geçiren zümreye karşı çetin bir mücadelenin merkezindeydiler... Hz. Hüseyin (a.s), kardeşi Hz. Hasan (a.s), babası Hz. Ali (a.s) ve annesi Hz. Zehra (s.a) ile birlikte bu sınavı yaşıyordu ve acılarını yüreğine gömüyordu. Henüz çocuktu ama sınavın derinliğinin ve musibetin şiddetinin farkındaydı.

 

İmam Ebu Abdullah Hüseyin (a.s), Ömer'in hilâfeti zamanında delikanlılık çağını yaşıyordu. Babası ve kardeşiyle birlikte, açık bir şekilde yönetimle ilgilenmekten uzak durdu. Babası Hz. Ali b. Ebu Talib'in (a.s) hayat tarzında ve parlak ilkesel tavırlarında belirginleşen sahih nebevî çizgi çerçevesinde insanların aydınlatılması ve dinin öğretilmesi faaliyetlerine ağırlık verdi.

 

İmam Hüseyin (a.s), Osman'ın halifeliği döneminde babasının yanında yer aldı. Henüz gençliğinin baharındaydı. İslâm için bütün içtenliğiyle ve ihlâsla çalışıyordu. Osman ve sırdaşlarının egemenliği döneminde ümmetin ve devletin bünyesini kemirmeye başlayan fesadın durdurulması amacına yönelik faaliyetlerinde babasıyla birlikte mücadele veriyordu. Bu süre içinde babasının belirlediği pratik tavrın dışına çıkmadı. Bilakis, Hz. Resulullah'tan (s.a.a) sonra babasının uhdesinde olan meşru önderliğin emrinde samimî bir asker olarak hareket etti.

 

Mübarek Alevî devletin iş başında olduğu dönemde Hz. Hüseyin (a.s), babasının yanında bulundu. Bütün önemli olaylarda ve bütün savaşlarda fiilen rol aldı. Biatlerini bozanlara (Cemel Ashabı), meşru halifeyi tanımayıp yoldan çıkanlara (Emevîler) ve okun yaydan fırladığı gibi dinin çerçevesinin dışına çıkanlara (Haricîler) karşı savaşmaktan kaçınmadı. Oysa babası, hem onun ve hem de kardeşinin hayatına büyük önem veriyordu. Çünkü onların ölümleriyle Hz. Resulullah'ın (s.a.a) neslinin kesilmesinden korkuyordu. Son ana kadar ikisi de babalarının yanından ayrılmadılar. Babalarının Allah'ın evlerinden bir evde şehit edilmesine kadar Iraklılardan gördüğü eziyeti, onlar da gördü. Babaları Kûfe camiinde, ibadet mihrabında, hayatının en kutsal anında, Kâbe'nin Rabbine yöneldiği ibadet anında, hain bir kılıç darbesiyle yere yığıldı ve o sırada şöyle dedi: “Kurtuldum; andolsun Kâbe'nin Rabbine…”

 

Sonra kardeşi Hz. Hasan-ı Mücteba'nın (a.s) yanında yer aldı. Kardeşine biat etti. Nitekim Kûfe'de bulunan Muhacirler, Ensar ve onlara güzellikle tâbi olan Müslümanların geneli de Hz. Hasan'a (a.s) biat etmişti. Muaviye'nin, İmam Hasan'ı (a.s) gözden düşürmek, gücünü kırmak ve meşru hükümetini yıkmak için kurduğu tüm komplolara rağmen, gerek Hz. Resulullah'ın (s.a.a) ve gerekse babasının (a.s) imamlığını deklâre ettiği kardeşinin çizdiği hareket tarzının dışına çıkmadı.

 

Hz. Hüseyin (a.s), kardeşi Hz. Hasan'ın (a.s) tavırlarını ve bu tavırların yol açtığı sonuçları çok iyi anlıyordu. Çünkü özellikle İmam Ali'nin (a.s) şehit edilmesinden sonra İslâm ümmetinin yaşadığı konjonktürü çok iyi biliyordu. Çünkü basit ve sıradan insanlardan oluşan toplumun büyük bir kesimi, Muaviye'nin oyunlarının ve sahte şiarlarının farkında değildi. İslâm hilâfetinin merkezi olan Kûfe toplumunun tabanını ne yazık ki bu basit ve bilinçsiz insanlar oluşturuyordu. Nitekim Muaviye, avenesi ve işbirlikçilerinin, İmam'ın (a.s) ordusunun omurgasını oluşturan halk kesimleri arasında yaydıkları yanıltıcı propagandalar neticesinde, bu basit ve bilinçsiz insanlar, İmam Ali b. Ebu Talib'in (a.s) çizgisinin hak çizgisi olduğu hususunda kuşkuya düşmeye başlamışlardı. İmam Hasan (a.s), doğuştan sahip olduğu siyasal yeteneğine, edebî cesaretine ve sağlam mantığına rağmen, halk tabanını ikna edemedi. Bir türlü halka, Muaviye'nin en ucuz bir fiyatla halifeliği elde etmek için önerdiği barış plânının bir sahtekârlık olduğunu anlatamadı. İmam Hasan (a.s) bütün siyasî yolları denedikten ve bir usta siyasetçinin İmam Hasan (a.s) ve taraftarlarının yaşadığı o olumsuz siyasal, toplumsal ve psikolojik şartlarda kat edebileceği bütün yolları kat ettikten sonra, sonunda henüz güçlü bir pozisyondayken önerilen barış plânını kabul etmek zorunda kalıp hilâfetten vaz geçti ama Muaviye'nin egemenliğinin meşruluğunu onaylamadı. Bunun yanında birtakım şartlar koştu ki, bunlar, kısa ve uzun vadede Muaviye'nin ve Emevî egemenliğinin maskesini düşürecek ve iğrençliğini gözler önüne serecek nitelikteydi.

 

İmam Hasan (a.s), barış antlaşmasına imza atmakla, İslâmî görünüme bürünerek yeniden hortlayan cahilî Emevî yönetimine karşı geliştirilecek devrimci bir hareket için gerekli zemini hazırlamış oldu. Çünkü Muaviye iktidara gelir gelmez, İmam Hasan'ın (a.s) koştuğu bütün şartları çiğnedi. Kendisinden sonra veliaht tayin etmemek, Ali Şia’sına, Hasan ve Hüseyin'e (a.s) karşı olumsuz bir tavır içinde olmamak gibi antlaşma maddelerini hiçe sayarak gerçek kimliğini gözler önüne serdi. Muaviye, bu şartlara bağlı kalma noktasında kendine daha fazla hâkim olamadı. Nihayet, nefsinin kendisine telkin ettiği iğrenç bir plânla İmam Hasan'ı (a.s) zehirlemeye karar verdi. Böylece kendisinden sonra halifeliği oğlu fasık Yezid'e miras bırakmaya elverişli bir ortam hazırlamak istedi. Fakat kabul ettiği şartları çiğnemenin ve bu iğrenç plânın etkilerini, doğuracağı tepkileri kestirememişti; ne gibi olumsuzlukların biçimleneceğini tahmin edememişti. Nitekim Emevî iktidarının üzerinden daha yirmi yıl geçmemişti ki, Müslümanlar, Emevî iktidarının iğrençliğini ve cahilî karakterini fark ettiler. Bu da, Şiî halk tabanının iktidara karşı bir ayaklanma başlatması için elverişli bir ortamın oluşmasına yardımcı oldu. Böylece devrim için uygun koşullar oluştu.

 

Muaviye'nin ölümü ve şarap içen, dinî hükümleri hiçe sayan, fasık Yezid'in iktidara gelmesi, dönemin gözde sahabîlerinden ve tâbiîn kuşağının genelinden biat alması ve haksızlığa boyun eğmeyenlerin efendisi, Müslümanların İmamı, zulmün hasmı, Ebu Abdullah Hüseyin'den (a.s) biat alma hususunda ısrar etmesiyle birlikte bu şartlar iyice olgunlaştı. Bu noktadan itibaren, cahilî Emevî iktidarına karşı ayaklanmak için gerekli tüm koşullar hazırlandıktan sonra, İmam Hüseyin (a.s) için alması gereken şer'î tavır kesinleşmiş oldu. Çünkü İmam Hasan (a.s) zamanında yaşanan kuşku ve tereddüt sürecinde fiilî bir ayaklanmanın herhangi bir faydası olmazdı. Ama İmam Hüseyin'e (a.s) hüccet tamamlanmıştı. Çünkü Iraklılar kendisine mektuplar göndermiş ve bölgelerine gelmesini istemişlerdi. Bundan önce Kûfeliler, Emevîlerin valisini şehirden kovmuş ve Emevî iktidarını tanımadıklarını ilân etmişlerdi. Bu, Ehl-i Beyt Şia’sının yeniden bilinçlendiğinin bir göstergesiydi.

 

İmam Hüseyin (a.s), sebat etmeyeceklerini, iktidar sahiplerinin tahrik ve teşvikleri karşısında irade zaafı sergileyeceklerini, egemenlerin baskılarına ve korkutmalarına direnemeyeceklerini bildiği hâlde, çağrılarına olumlu yanıt verdi. Çünkü yayılma eğilimi gösteren bu yeni hastalığı, git gide peygamberliğin bütün şiarlarını ortadan kaldırmadan, İslâmî hilâfeti bir şahlık ve kayserlik rejimine dönüştürecek imkânı bulmadan tedavi etmek üzere harekete geçmesi gerekiyordu. Aksi takdirde, dine darbe vurmak ve dinin bütünlüğünü parçalamak için üzerlerine din kisvesini geçiren Yezid ve benzeri cahilîye mensuplarının yönetimleri meşruiyet kazanmış olacaktı.

 

İmam Hüseyin (a.s), başarı ve amaca ulaşmak için gerekli olan tüm şartlar oluştuktan sonra, ebediyete kadar devam edecek olan destanını yazmak için tarihî koşullarda hazırladığı bütün güçlerini ve imkânlarını seferber ederek kıyam etti. [1] Ümmetin vicdanını harekete geçirdi; yeniden risalet çizgisini izlemeye yöneltti; inançsal şahsiyetini yeniden diriltti; tağutî yöneticilerin üzerindeki meşruiyet kisvesini çıkardı; arkasına gizlendikleri maskelerini parçaladı ve onlara karşı takınılması gereken şer'î tavrı ümmetin tüm kuşaklarına gösterdi.

 

Tağutlar da bu kıyamın şiarlarını, öğretilerini saptıramadılar. Asırlardır süregelen bir çizgi olarak bu devrimci hareketi durduramadıkları gibi. Bu hareket ki, zamanı geldiğinde, Ben-î Ümeyye, Ben-î Abbas ve benzerlerinin egemenliklerini silip süpürmüştü. Dolayısıyla Hz. Hüseyin'in (a.s) devrimi, bütün milletler için bir nebevî ışık kaynağıdır. Nitekim ortaya koyduğu ve mücadelesiyle pekiştirdiği nebevî değerler, bütün egemenliklerin, bütün siyasî rejimlerin değerlendirildiği bir kriter olarak tarihin sahnesinde yerini almıştır.

 

Selâm olsun ona doğduğu gün, şehit edildiği gün ve tekrar diriltileceği gün.

 

------------

[1]- Hz. Hüseyin'in (a.s) devriminde yeterli oranda bulunan ve bir devrim hareketinin başarısı için gerekli olan beş zorunlu şart için bak. Seyyid Muhammed Bâkır el-Hakîm, Sevratu'l-Hüseyn en-Nazariye el-Mavkif en-Netaic, s.62-92. Ayrıca bak. Mecelletu'l-Fikri'l-İslâmî, sayı:17, Şehid Seyyid Muhammed Bâkır es-Sadr'ın "et-Tahtitu'l-Hüseynî Li Tağyir-i Ahlâkiyeti'l-Hezime" başlığı altında Hüseynî devrim üzerine kaleme aldığı makale.




Bu haber 320 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER EHLİBEYT Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI