Bugun...



On Dört Masumun Hayatına Kısa Bir Bakış - 1

Bismillahirrahmanirrahim

facebook-paylas
Tarih: 31-10-2023 14:38

On Dört Masumun Hayatına Kısa Bir Bakış - 1

Hz. Muhammed (s.a.a)

Peygamberlerin sonuncusu ve ilâhî elçilerin efendisi Abdulmuttalib oğlu Abdullah oğlu “Muhammed (s.a.a)”, Fil Yılı'nın Rebiülevvel ayının on yedinci gününde doğdu. Daha önce babasını kaybeden Hz. Muhammed’e (s.a.a) Sa'doğulları kabilesinden bir kadın sütannesi oldu. Dört veya beş yaşına girdiğinde annesine geri verildi.

Altı yaşındayken annesi vefat etti. Bunun üzerine bakımını tek başına dedesi üstlendi. Fakat iki yıl sonra o da öldü. Dedesi ölmeden önce onun bakımını müşfik amcası Hz. Ebu Talib'e (a.s) havale etti. Evleninceye kadar da amcasının yanında kaldı.

On iki yaşındayken amcası ile birlikte Şam'a bir yolculuk yaptı. Yolda rahip Buhayra ile karşılaştı. Rahip Buhayra onu tanıdı. Onu gözden uzak tutmaması hususunda Hz. Ebu Talib'i (a.s) uyardı ve onun aleyhinde komplolar kurmak için Yahudilerin fırsat kolladıklarını belirtti.

Hz. Peygamber (s.a.a), yirmi yaşlarında “Hilfu'l-Fuzul” adı ile bilinen ve mazlumları müdafaa için kurulan bir antlaşmaya katıldı. Sonraları bu katılımdan iftiharla söz etmiştir. Hz. Hatice'nin (s.a) mallarıyla ticaret yapmak için Şam'a gitti.

Gençliğinin parlak döneminde yirmi beş yaşındayken Hz. Hatice (a.s) ile evlendi. Bundan önce "doğru ve güvenilir (emin)" kişi lakapları ile tanınmıştı. “Hacerü'l-Esved” taşını yerine koymakta anlaşmazlığa düşen kabileler onun arabuluculuğuna başvurdular. O da bulduğu ilginç bir yöntemle çatışan tarafları uzlaştırdı.

Kırk yaşında “peygamber” olarak görevlendirildi. Görevinin bilincinde olarak insanları Allah'a çağırmaya başladı. Öncü müminlerden oluşan bağlıları ve destekçileri toplamaya girişti.

Çağrı görevine başlamasının üzerinden üç veya beş yıl geçtikten sonra, yüce Allah ona yakın akrabalarını uyarmasını emretti. Arkasından elçilik görevini ilân ederek, İslâm'ı sevenlerin müminler safına katılması yolunda açık çağrıda bulunmakla emredildi.

O andan itibaren Kureyş kabilesi, Hz. Peygamber'in (s.a.a) önüne çeşitli engeller çıkarmaya, çağrının yayılmasını önlemeye ve böylece Allah yolunun önünü kesmeye başladı. Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a.a), çağrısı için Mekke dışında yeni bir pencere açmaya yöneldi. Bu amaçla Habeşistan'a Müslümanlardan oluşan birkaç heyet gönderdi. Çünkü bu ülkenin hükümdarı daha önce ülkesine gelen Ebu Talip oğlu Cafer başkanlığındaki bazı Müslümanları iyi karşılamış ve onlar da oraya yerleşmişlerdi. Nitekim Cafer, Hicrî yedinci yıla kadar bu ülkeden ayrılmamıştı.

Kureyşliler, Habeşistan hükümdarını Müslümanlara karşı kışkırtma gayretlerinin başarılı olmadığını görünce, yeni bir plân uygulamaya başladılar. Bu plân, Müslümanlara ekonomik, sosyal ve siyasî ambargo ve kuşatma dayatmak oldu. Bu ambargo üç yıl devam etti. Kureyşliler, bu ambargonun Hz. Peygamber'i (s.a.a), Hz. Ebu Talip (a.s) ve Haşimî kabilesinin diğer mensuplarını dize getirmesinden ümit kesince, kuşatmayı kaldırdılar.

Ancak ambargo baskısından zaferle çıkan Hz. Peygamber (s.a.a) ile kabilesi, peygamberliğin onuncu yılında Hz. Ebu Talip (a.s) ile Hz. Hatice'nin (s.a) vefatı ile sarsıldılar. Bu iki olayın Hz. Peygamber (s.a.a) üzerindeki etkisi ağır oldu. Çünkü aynı yıl içinde en güçlü iki destekleyicisini kaybetmişti.

Bazı tarihçiler, "İsra" ve "Miraç" olayının gerçekleşmesini bu üzücü durumla ilişkilendiriyorlar. Bu görüşe göre, bu dönemde üzüntünün ve psikolojik baskının doruğunda yaşayan Hz. Peygamber (s.a.a) aynı zamanda Kureyşlilerin bütün ağırlıkları ile ilâhî çağrının önüne dikildiklerini, yolunu kestiklerini görüyordu. Böylece yüce Allah, bu ağır havayı dağıtmak için Miraç esnasında ona gösterdiği büyük mucizelerle önüne geleceğin ufuklarını açtı. Gerçekten Miraç mucizesinin Hz. Peygamber (s.a.a) ve müminler üzerindeki şevk uyandırıcı etkisi çok büyük oldu.

Hz. Peygamber (s.a.a) yeni bir hareket merkezi bulabilmek ümidi ile Taif'e göç etti. Fakat Mekke'ye komşu olan ve bu şehrin atmosferinin etkisi altında kalan bu beldeden yeni bir açılım elde edemedi. Bunun üzerine Mekke'ye dönerek daha önce komşuluğunu seçtiği Mut'im b. Adiyy'in yakınına yerleşti.

Hz. Peygamber (s.a.a) ilâhî risaleti yaymak için hac mevsimlerinde yeni bir hareket başlattı. Hac görevini yerine getirmek ve Ukkaz Çarşısı'nda ticaret yapmak için Beytu'l-Haram'a gelen kabilelere kendini tanıtmaya başladı. Yesrib (Medine) halkı ile buluştuktan sonra, yüce Allah önüne başarı ve yardım kapılarını açtı. Böylece Allah'a çağrısı devamlılık kazanarak İslâm, Medine'de yayılmaya başladı.

Sonunda Kureyşlilerin kendisine yönelik tuzağından Allah tarafından haberdar edilmesi üzerine Medine'ye hicret etmeye karar verdi. Çünkü Kureyş kabilesi bu kabilenin bütün kollarından oluşan bir grup vasıtasıyla onu öldürüp kendisinden nihaî olarak kurtulma konusunda anlaşmışlardı. Bunun üzerine Hz. Ali'ye (a.s) bir gece kendi yatağında yatmasını emrettikten sonra kendisi bütün korunma tedbirlerini alarak Medine'ye doğru yola çıktı ve kendisi için tam bir karşılama hazırlığı yapmış olan bu şehrin halkı ile buluştu. Rebiülevvel ayının başlarında Kuba'ya ulaştı. Hz. Peygamber'in (s.a.a) bu hicreti, onun emri ile İslâm tarihinin başlangıcı oldu.

Hz. Peygamber (s.a.a) Medine'de ilk İslâm devletini kurdu. Hicret'ten sonraki ilk yıl zarfında bu devletin temellerini attı. İşe, putları kırmak ve Mescid-i Nebevî'nin inşası ile başladı. Bu mescidi, hareketi, çağrısı ve hükümeti için bir merkez olarak hazırladı. Arkasından Muhacirler ile Ensar arasında birebir kardeşlik ilişkileri kurdu. Böylece yeni devletin üzerine oturacağı sağlam bir halk tabanı oluşturmayı amaç edindi.

Bir yandan da kabileler arasındaki ilişkileri düzenleyen bir tür yönetmelik hazırlayarak bunu kabilelere iletti. Bu arada Yahudi oymakları ile bir anlaşma imzaladı. Bu yönetmelik ile bu anlaşma, ilk yönetim düzeninin ve İslâm devletinin genel hatlarını içeriyordu.

Genç İslâm devleti ve İslâm çağrısı, Kureyşlilerin sert ve çirkin direnişi ile karşılaştı. Bu kabile, İslâm daveti ile bu yeni devleti ortadan kaldırmaya kesin karar vermişti. Bu amaçla Müslümanlara art arda savaşlar açtılar. Hz. Peygamber (s.a.a) ve Müslümanlar da bu savaş girişimleri karşısında kendilerini savunmak zorunda kaldılar.

Böylece bu genç devleti savunma yılları başladı. Hz. Peygamber (s.a.) bu dönemi Hicret'in yedinci ayında amcası Hz. Hazma komutasında sefere çıkardığı bir seriye ile başlattı. O yılın sonuna kadar üç seriye daha hazırlayıp sefere çıkardı.

Bu yıl içinde Bakara Suresi'nin birçok ayeti indi. Bu ayetlerde, bir yandan yeni devlet ve ümmetle ilgili ölümsüz bazı hükümler belirlenirken, öte yandan münafıkların ve Yahudilerin, Hz. Peygamber'e (s.a.a) ve yeni cihanşümul devletine karşı hazırladıkları komplolar ve kurdukları tuzaklar ifşa ediliyordu.

Kureyşliler, Hz. Peygamber (s.a.a) ile yeni devletini Medine dışından ve Yahudiler ise, bu devleti Medine içinden hedef almışlardı. Hz. Peygamber (s.a.a) her iki grubun hareketini sıkı gözlem altına aldı. Hicret'in ikinci yılında iki seriye seferi ile sekiz savaş gerçekleşti. Bu savaşların biri Ramazan ayında yapılan “Büyük Bedir Savaşı” oldu. Yine bu yıl içinde “Ramazan ayı orucu” farz kılındı ve İslâm devleti ile Müslüman ümmetin bağımsızlığına yeni bir boyut kazandıran “kıble değişikliği” gerçekleşti.

Hicret'in ikinci yılı bir yandan birçok askerî ve diğer yandan siyasî ve sosyal hayatla ilgili ilâhî direktiflerin inişine sahne oldu. Kureyşliler ile Yahudiler ağır savaş yenilgilerine uğratıldılar. Medine'yi ilk yurt edinmiş Yahudi kabilesi olan Ben-î Kaynuka, Hz. Peygamber'le (s.a.a) yapmış oldukları sözleşmeyi bozdukları gerekçesi ile Büyük Bedir zaferinden sonra Medine'den sürgün edildiler.

Hicreti izleyen üç yıl boyunca Kureyşlilerin İslâm'a ve Müslümanlara yönelik Medine dışından gelen askerî saldırıları ile Yahudi kabilelerin Hz. Peygamber'le imzaladıkları anlaşmaları bozma girişimleri devam etti. Bu üç yıl zarfında gerçekleşen beş savaş, yani “Uhud”, “Ben-i Nadîr”, “Ahzâb”, “Ben-î Kureyza” ve “Ben-i Mustalak” Savaşları, Hz. Peygamber'e (s.a.a) ve Müslümanlara çok ağır gelmiş ve zorluk vermişti.

Hicret'in beşinci yılında Müslümanlar başarılı bir sınavdan sonra Müşrik ittifakı ile Yahudilerin ortak bir komplosunu geri püskürttüler. Böylece yüce Allah, Kureyşlilerin Müslümanları dize getirmekten ümidi kesmelerinden sonra büyük fethin zeminini hazırlamış oldu.

Hz. Peygamber (s.a.a) Hüdeybiye Barışı'ndan sonra çevredeki kabileler ile anlaşıp onları yanına çekmeye girişti. Maksadı şirk ve inkârcılık güçleri karşısında Müslümanlar ile bu kabilelerden oluşan birleşik bir güç oluşturmaktı. Bütün bunların sonunda, yüce Allah Hicret'in sekizinci yılında Mekke'yi fethetmesini sağladı ve bu fetih sayesinde Kureyş kabilesinin elebaşlarını İslâm devletine boyun eğdirdikten sonra, Hz. Peygamber'i (s.a.a) şirkin merkezlerini Arap Yarımadası'ndan tasfiye etmeye muktedir kıldı.

Bunun arkasından gelen Hicrî dokuzuncu yıl, akın akın Allah'ın dinine girmeye başlayan kabilelerin temsilcilerinin karşılanıp uğurlandığı bir yıl oldu.

Hicret'in onuncu yılı Veda Haccı'nın yapıldığı ve Hz. Peygamber'in (s.a.a) diğer ümmetlere şahit olan ümmetini ve cihanşümul devletini geliştirme yolunda ümmeti arasında geçirdiği son yıl oldu.

Hz. Peygamber (s.a.a) yerini alacak ve adımlarını izleyecek olan masum İmamların (a.s) önderliğini belirleyerek İslâmî devletinin temellerini pekiştirdikten sonra, Hicrî on birinci yılın Sefer ayının yirmi sekizinci günü vefat etti.

Bu masum önderlik Hz. Ebu Talip oğlu Hz. Ali'nin (a.s) şahsında temsil edilecekti. O kâmil insan ki, doğduğu günden itibaren Hz. Peygamber (s.a.a) kendi eli altında büyütüp eğitmiş ve hayatı boyunca onu güzel bir şekilde gözetmişti. İmam Ali (a.s), İslâm'ın bütün değerlerini düşüncesinde, davranışlarında ve ahlâkında somutlaştırmıştı. O, Hz. Peygamber'in (s.a.a) emirlerine ve yasaklarına uymada en yüksek örneği oluşturuyordu. O, bu niteliği ile büyük velâyet, nebevî vasilik ve ilâhî halifelik payesine lâyıktı.

Onun İslâmî risaletin ve nebevî devletin oluşum ve yapısındaki etkin varlığı ve rolü, Hz. Peygamber'in (s.a.a) vefatından sonra Allah'ın emri üzere Hz. Resulullah'ın (s.a.a) ilk vekili olmasını sağladı.

Nihayet yüce Peygamber (s.a.a), içinde bulunduğu tüm zor şartlara rağmen İmam Ali'yi (a.s) Müslümanlara hidayet rehberi ve önder tayin ederek risaletini duyurmayı tamamladıktan sonra, Rabbinin çağrısının gereğine uydu. Hz. Peygamber (s.a.a) Allah'a itaatkârlığın ve O'nun emirlerine uymanın en üstün örneği idi. Çünkü Allah'ın emrini en güzel şekilde Müslümanlara iletti ve Veda Haccı'nı en çarpıcı açıklamalarla noktaladı.




Bu haber 700 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER EHLİBEYT Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI