Bugun...



Tevessül

Son zamanlarda, Peygamber (s.a.a) Ehlibeyt (a.s) ve salih evliyalara tevessül hakkında Müslümanlar arasında şiddetli ayrılıklar meydana gelmiştir. Öyle ki tevessüle karşı çıkanlar, tevessülü kabul edenleri şirkle itham etmiş, tevessülü kabul edenler ise onları, Peygamber ve pak Ehlibeyti’ne düşmanlıkla suçlamıştır. Her iki tarafta meydana gelen şiddetli taassup nedeniyle yabancıların İslâm ülkelerine tasallutu olmuştur.

facebook-paylas
Tarih: 16-04-2020 16:27

Tevessül

Tevessülün Tanımı

Tevessül sözlükte yaklaşma ve bir şeyin vesilesiyle maksuda ulaşabilme anlamına gelir. ”vesele ilallah” yani “yaptığı bir işle Allah’a yakınlaştı” ve “vasıl”, Allah’ı isteyen, O’na rağbet eden anlamına gelir.[1]

Alusi Bağdadi’ye göre “vesile”, “feile” vezninden olup kendisine tevessül edilerek, Allah’a yakınlaşma talebidir. İtaat ve günahların terkiyle ”vesele ila keza” yani bir şeyle ona yakınlaşmak istedi.

Maide suresi 35. ayette söylenildiği gibi “ittegullah” günahları terk emridir. Dolayısıyla sonrasında gelen cümle ”ibtegu ileyhi’l-vesile” de itaat emridir.[2]

Rağıp İsfahani ve Allame Seyid Muhammed Hüseyin Tabatabai’ye göre “el-vesile”, rağbet gören bir şeye ulaşmaktır. Allah’a vesile kılmanın hakikati, O’nun yoluna riayet ederek ilim ve ibadetle şeriat yolunu katetmektir. Bu vesile Allah ile kul arasında manevi irtibattır. Hadiste “el-vesile”, cennette sadece bir kişiye ihtisas edilen bir makama ıtlak olunur.

Peygamber (s.a.a), bu makamın ona ait olması için ümmetinden, dua etmelerini istemiştir:

”Cennette bir makam olan bu vesilenin bana verilmesi için dua edin.”[3]

Peygamberlere ve Evliyalara Onlar Hayattayken Tevessül Etmek

İbn Abdulvahhab ve diğer selefi âlimlere göre mahlûktan yardım istemek, insanın savaşlarda veya kudretlerinin yettiği şeylerde yardım istediği gibi güç ve kudretleri dâhilinde caizdir.[4]

Alusi’ye göre mahlûktan yardım dilemek, onu vesile kılmak, ondan dua istemek hiç şüphesiz caizdir. Tevessül edilen şahıs hayatta ise, tevessül eden şahıstan daha üstün olmasına gerek yoktur. Peygamber’in bazı ashabına buyurduğu gibi: “Bana dua etmeyi unutma kardeşim.”

Fakat tevessül edilen hayatta değilse, ondan dua istemek caiz değildir. Evet, Peygamber’in kabri başında dua etmek caizdir. Öyle ki ashap, kıbleye dönerek Allah’a dua ediyorlardı.

Vefatından Sonra Peygamber’e Tevessül

İslâm âlimleri, vefatından sonra Peygamber’e tevessülün meşru olması ve “Allah’ım! Peygamber’inin makamı ve hakkı için senden istiyorum” demenin sahih olup olmadığında ihtilaf etmişlerdir. Bu konu hakkında üç görüş vardır.

1- Caiz Olduğu Görüşü

İmamiye, Şafii, Maliki fakihlerinin hepsi ve Hanefi mezhebinin müteahhirleri (son dönem âlimleri) ve Hanbeli mezheplerinden birisi, Peygamber hayattayken veya vefatından sonra bu tür tevessülün caiz olduğunu kabul ederler.[5]

Abbasi halifesi Mansur, Maliki mezhebinin İmam Malik’e şöyle sordu: “Acaba Allah’ın Peygamber’ine mi (s.a.a) dönüp dua edeyim yoksa kıbleye dönerek mi?”

Malik şöyle dedi: “Neden Allah’ın Peygamber’inden yüz çeviriyorsun? Hâlbuki o, kıyamette, senin ve baban Hz. Âdem’in (a.s) Allah’la olan vesilesidir. Ona dön ve ondan şefaat iste.”[6]

Nevevi, Peygamber’i (s.a.a) ziyaret adabının beyanında şöyle yazıyor: “Ziyaretçi, Resulullah’a (s.a.a) dönerek ona tevessül etmeli ve onun vesilesiyle Allah’tan şefaat dilemeli. Bir Arap’ın Peygamber kabri başına gelerek şöyle dediği gibi: Selam olsun sana ey Allah’ın Resulü, Allah’ın Kur’an’da şöyle buyurduğunu işittim:

‘Onlar da nefislerine zulmettikleri vakit sana gelerek Allah’ın, kendilerini affetmesini isteselerdi, Peygamber de onların affını dileseydi elbette Allah’ın tövbeleri kabul edici rahîm olduğunu görür, anlarlardı.’[7]

Daha sonra şöyle dedi: Şimdi günahlarımın bağışlanması için geldim ve seni Allah katında şefaatçi ve vesile karar kıldım.”[8]

Hanbeli olan İbn Kudame, el-Muğni’de Peygamber’i ziyaret adabında şöyle yazıyor: “Kabrin yanına giderek şöyle söylüyorsun: Günahlarımdan tevbe ederek sana geldim ve seni, Allah katında vesile ve şefaatçi karar kıldım.”[9]

Şafii olan Gazali’de, İhya-i Ulum kitabında bir bölümü Peygamber’in (s.a.a) ziyaret adabına ayırarak Allah’a tevbe ve dönüş için onu, kabrinde vesile ve şefaatçi karar kılıyor. Yüzü kabre dönük bir halde Allah’ı Peygamber’in hakkına ve makamına and veriyor: “Allah’ım sen şöyle buyurdun:

‘Onlar da nefislerine zulmettikleri vakit sana gelerek Allah’ın, kendilerini affetmesini isteselerdi, Peygamber de onların affını dileseydi elbette Allah’ın tövbeleri kabul edici rahîm olduğunu görür, anlarlardı.”

Ve ayrıca şöyle yazıyor: “Her gün Baki’ye gitmesi, Peygamber’e selam verdikten sonra, Hasan b. Ali, Hüseyin b. Ali, Muhammed b. Ali ve Cafer b. Muhammed’i (a.s) ziyaret etmesi ve Fatıma (s.a) namaz kılması müstehaptır.”[10]

2- Tevessülün Mekruh Olduğu Görüşü

Ebu Yusuf, üstadı Ebu Hanife’nin şöyle dediğini rivayet eder: “İnsanın Allah’ı, Allah’tan başka (isimleri ve sıfatları) bir şeyle çağırması uygun değildir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor:

‘Güzel adlar, Allah’ındır, o adlarla dua edin.”[11]

Peygamber ve evliyanın makamına tevessül hakkında Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve Muhammed Şeybani mekruh olduğunu söylerler. Çünkü hiç kimsenin Allah üzerinde hakkı yoktur ve Allah, istediğini rahmetine dâhil eder.

İbn Abidin şöyle söylüyor: “Mahlûkatın Allah üzerinde zorunlu bir hakkı yoktur. Fakat Allah, fazlıyla halk için hak karar kılmıştır. Bu yüzden tevessül duasının adabında şöyle buyuruyor: Allah’ım senden isteyenlerin hakkı için istiyorum.”[12]

Hanefi kitaplarında da yukarıdaki rivayetten başka, Peygamber’i vesile kılarak Allah’a tevessül hakkında “hakkı için” kelimesi dışında, Ebu Hanife ve öğrencilerine ait hiçbir görüşe rastlanmamıştır.[13]

Sonraki bölümde muasır Hanefi âlimlerinin, Peygamber’e tevessülün cevazı ile ilgili fetvalarını gözden geçireceğiz. Seyyid Muhammed Alusi Bağdadi, üstadı İbn Abdusselam’dan şöyle naklediyor: “Allah’ı, Peygamber’ine and vermek caizdir. Çünkü o, âdemoğullarının efendisidir. Tirmizi ve Ahmed b. Hanbel, Osman b. Huneyf’ten hasen ve sahih olan şöyle bir hadis nakleder: Âma bir şahıs Peygamber’in yanına gelerek, gözlerimi iyileştirmesi için Allah’a dua et, der. Peygamber şöyle buyurur:

“Abdest al ve şu duayı oku: Allah’ım senden isiyorum, rahmet Peygamber’i olan Peygamber’ini vesile kılarak sana yöneldim, dileğimi ve hacetimi ver. Allah’ım onun şefaatini hakkımda kabul et.”

Üstat Alusi Bağdadi’ye göre hayattayken veya vefat ettikten sonra Peygamber’in makamına tevessülün bir sakıncası yoktur. Çünkü makam, Hak Teâla’nın sıfatlarına dönen bir manadır.

İslâm Ülkelerinden 75 Âlimin Peygamber ve Evliyaya Tevessülün Caiz Olmasıyla İlgili Fetvaları

Şeyh Halil Seharenpuri, el-Muhned ale’l-Mufenned adlı kitabında, değişik İslâm ülkelerinden 75 Ehlisünnet âliminin, Peygamber’in (s.a.a) kabrine tevessül etmenin caiz olduğu hakkındaki fetvalarını toplamıştır.

Özet olarak şöyledir:

“Bize ve büyüklerimize göre Seyyidu’l-Mürselin’in (s.a.a) kabrini ziyaret etmek, en büyük yakınlıklardan, en önemli sevaplardan ve yüksek derecelere ulaşmak için en büyük vesilelerdendir. Hatta farz derecesine yakındır. Ona ulaşmak, zorluk, meşakkat gerektirse, can ve malı feda etmekten başka çare olmasa dahi farz derecesine yakın bir desturdur. Dualarda, hayattayken veya vefatlarından sonra Enbiya, evliya, salihler, şehitler ve sadıklara tevessül şöyle söylenildiği takdirde caiz olur: ‘Allah’ım senden, falancayı vesile kılarak istiyorum, dileğimi yerine getir ve hacetimi ver.’[14] Veya buna benzer…”

Büyük İmamiye Âlimlerinin Tevessül Hakkındaki Görüşü

Şeyh Tusi, Tabersi, Allame Tabatabai ve İmam Humeyni (r.a) gibi büyük Şia âlimlerine göre vesile, iman, Peygamber’e sevgi ve itaat ve onun duası anlamına gelir.

Allame Tabatabai şöyle yazıyor: “Onu vesileyle arayın’ ayetinde geçen ‘el-vesile’, ubudiyet hakikatinin gerçekleşmesi için Hak Teâla’ya muhtaç ve mütevazı bir şekilde yönelmektir ki bu irtibatın gerekliliği ilim ve ameldir.”[15]

Ali b. Kummi’ye mensup olan tefsirde şöyle rivayet edilmiştir. “Onu vesileyle arayın’ ayeti, ‘İmamı vesile kılarak Allah’a yakınlaşın’ anlamına gelir.” Allame’ye göre maksat, itaattir. Yani imama itaatle Allah’a yaklaşın.[16]

Peygamber (s.a.a) ve İmamların, ilahi şeriatin somut olguları ve güzel ahlak örnekleri oldukları açıktır. Onlara itaat, Allah’a yakınlaşma vesilesi olacaktır. Aynı şekilde Şia fakihlerine göre şerî hükümlerin uygulanması da Allah’a yakınlaşma vesilesidir. Bu yüzden Şeyh Hürr Amuli, Ayetullah Seyyid Ebu’l-Hasan İsfahani ve İmam Humeyni gibi Şia’nın büyük fakihlerinden bazıları fıkhî ve ameli ilmihallerini, Vesailu’ş-Şia, Vesiletu’n-Necat ve Tahriru’l-Vesile olarak isimlendirmişlerdir.

Kendi ilmihal kitaplarını Vesiletu’n-Necat olarak adlandıran âlimlerin sayısı kırkı aşkındır.[17]

Başka bir vesile de, uygulamalı Kur’an ve güzel ahlak örneği olan Peygamber (s.a.a) ve onun sünnetinin devam ettiricisi olan itretidir.

Şii ve Sünni’nin ittifak ettiği hadis gereğince Allah’ın kitabı ve itret, Peygamber’in (s.a.a) iki büyük emanetidir. Halk, bu ikisinin vesilesiyle ilahi hüküm ve emirlere ve güzel örneklere ulaşarak Allah’a daha yakın olacaklardır. Bunlara itaat, güzel ameller, Kur’an’a ve güzel örneklere tabi olarak, Kur’an, Peygamber veya itretin şefaatine layık olacaklardır. Bu manayı, Allame’nin el-Mizan’ının 1. cildinde müşahede etmek mümkündür.

O şöyle yazıyor: “İstedikleri kemale ulaşmak için hiçbir liyakati olmayan şahıslar, okuma yazması olmadığı halde bilgelerin bilgesi olmak isteyen gibidir. Hâlbuki ne okuma yazması vardır ve ne de şefaat edenle irtibatı. Veya sahibine itaat etmek istemeyen, isyan ederken şefaatini de uman bir köle gibidir. Bu iki örnekte şefaatin hiçbir faydası yoktur. Çünkü şefaat, müstakil bir sebep değil, sebebi tamamlamak içindir. Birincisini bilgelerin bilgesi, ikincisini de isyan halindeyken sahibine yaklaştırmaz.”[18]

Evet, Kur’an’da açıkça yazıldığı gibi eğer bir şahıs, sorumlu olduğu hükümlere amel etmez, Peygamber ve İmamlara itaatle liyakat kazanmazsa, Hz. İbrahim’in babası ve şefaat eden de Hz. İbrahim ve Peygamber dahi olsa istiğfar ve şefaatin ona bir faydası olmayacaktır.

”Onlar için, bağışlanma dilesen de dilemesen de birdir; Allah onları bağışlamayacaktır. Doğrusu Allah, yoldan çıkmış milleti doğru yola eriştirmez.”[19]

Ehlisünnet’in Tanınmış Şairlerinin 14 Masuma Tevessülü

İbn Teymiyye ve Abdulvahhab’dan öncesine kadar tevessülün manası Allah, Peygamber ve Ehlibeytin makamlarına and vermekti ve bu Ehlisünnet arasında tamamıyla normal ve güzel bir olaydı.

Bu bölümde, Ehlisünnet’in tanınmış şairlerinin 14 Masuma tevessül hakkında söyledikleri şiir örneklerini gözden geçiriyoruz:

1- Şeyh Ecel Se’di Şafii âlimlerindendir. Şiirinde Hz. Fatımatu’z-Zehra’nın (s.a) evlatlarını vesile kılıyor.

-Allah’ım, Fatıma evlatlarının hakkı için

-Akibetimin imanla sonuçlanması için

-Eğer isteğimi reddedersen ya da kabul

-Ben ve elim, Resul ailesinin eteğinde

2- Hacevi Kirmani, 14 Masumun makamını vesile kılıyor:

-Ya Rabbi “lev keşife” çimenlerinin hakkı için

-Ya Rabbi kuruyan dudakların sulanan çiçekleri hakkı için

-Ya Rabbi büyük eşik Ali’nin hakkı için

-Ya Rabbi hidayet hazinesinin mahzeni hakkı için

-Ya Rabbi güneş olan Cafer Sadık hakkı için

-Ya Rabbi kelim olan Musa Kazım hakkı için

-Ya Rabbi hadi olan ve çarkı… Mehdi hakkı için

3- Senai

-Rabbim, Resulün, Ali’nin, Hüseyin’in, Hasan’ın, Betül’ün pak canı hürmetine

-Yüreğimizi heva ve hevesten kurtar, kendinden başkasına çevirme

4- Mevlana Halit Nakşibendi Şafilerin büyük âlimlerindendir. İmam Rıza’nın (a.s) ziyaretine müşerref olur ve maruf şiirinde 14 Masuma tevessül eder.

-Canımız, ”levlak” makamının şahı için ki kalan ulu’l-azm şahlarının komutanıdır.

-O zaman, hakkıyla o, zaman sayfalarında hüner defterinde Hayber kapılarından bir kapıdır.

-Artık onun ismet nuruyla ki adı, dilin anahtarı ve hünerli yiğitleri hayrete düşürendir.

-O zaman zehirle yanan sinesine, henüz âlemin iki gözü mateminde nemlidir.

-Birde kanı haksız dökülen Kerbela’nın sultanına ki onun kanıyla bütün kanlar kırmızıdır.

-Ve o zaman siyasetinde uyguladığı adalet, bazen bir aslan, bazen de bir anneden daha iyidir.

-Halid’e rahmet etki o, bu beyit gibi mahşer gününün zemzemelerinden korkarak titremededir.

-Şefaat ve vesilenin kabulüne ve isteğin geri çevrilmemesine sebep olan kâmil muhabbet gibidir. ”Allah’ım! Seni, Peygamber’inin makam ve menziletine and veriyorum hacetimi ver.” Cümlesinin manası şudur: “Allah’ım! Peygamber’ine olan muhabbetini, hacetimin verilmesi için vesile karar kılıyorum.”

3- Tevessülün Caiz Olmadığı Görüşü

Takiyuddin İbn Teymiyye ve Hanbeli müteahhirlerinden bazılarına göre Peygamber’in (a.s) kendisine tevessül caiz değildir. Tevessülün üç tane manası vardır ki onların iki tanesi, İslâm âlimlerinin ittifakıyla sahihtir.

İbn Teymiyye’ye göre tevessülün bu iki manasını inkâr eden kâfir ve mürteddir.

1- Peygamber’e iman ve muhabbet anlamına gelen tevessül: Örneğin, şöyle söylediğimiz zaman “Allah’ım, senden Peygamber’in Muhammed (s.a.a) hürmetine istiyorum.” Maksat şu olmalıdır, “Allah’ım senden, Peygamber’ine olan muhabbet ve imanım hakkı için istiyorum.” “Onu vesileyle arayın” ayetinin manası ise, Allah’a ve elçisine itaatle Allah’a yakınlaşmaktır. Çünkü Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiştir. Bu mana, bütün âlimlere göre caizdir. Hatta İbn Teymiyye, güzel bir amel olarak kabul etmiş ve onu bazı sahabe, tabiin, Ahmed b. Hanbel ve diğerlerinden nakletmiştir.[20]

2- Tevessül, dua ve Peygamber’in şefaati anlamında ki buna benzer bir duayı ikinci halife de yapmıştır: “Allah’ım biz, kuraklıkla karşılaştığımızda sana, Peygamber’ini vesile kılardık. Şimdi Peygamberimizin amcasını vesile kılıyoruz. Öyleyse bize yağmur gönder.” Kastedilen, onun dua ve şefaatidir.

3- Tevessül, Allah’ı Peygamber’ine and vermek anlamındadır. Bu tevessülü, ashap, ne Peygamber hayattayken ve ne de Peygamber’in vefatından sonra yapmışlardır. Ebu Hanife şöyle diyordu: “Hiç kimse ‘Senden Peygamber’inin hakkı için istiyorum.’ demesin.”[21]

İbni Teymiyyenin Görüşünün Tenkiti

Birincisi, ashabın hiçbir zaman böyle dua etmedikleri iddiası onun kendi yorumudur. İkinci Halifenin, ”Sana Peygamber’ini vesile kılardık”tan kastının, Peygamber’in hakkı veya kendisi olmadığı nereden bellidir? Aynı şekilde Ehlisünnet âlimlerinin birçoğu bu şekilde görüş belirtmişlerdir ve ibarelerinin zahiri, Peygamber’in kendisini çağrıştırır.

İkincisi, faraza hiçbir sahabe, Peygamber hakkı için tevessül etmemiş ve hatta bazı sahabeler bu ameli açıkça menetmiş olsalar dahi bu, tevessülün haram olduğu anlamına gelmez. Bazı fakihlerin dışında ashabın görüşü, Peygamber’den nakletmedikleri sürece hüccet kabul edilmez.

Tevessülün Caiz Olmadığına Dair Selefilerin Delilleri

1-Tevessül Edilmemesi

Sahabe, Peygamber’in vefatından sonra tevessül etmiyorlardı. İbn Teymiyye Kaide-i Delile’de, Abdulvahhab Keşf-i Şübehat’ta ve Seyyid Muhammed Reşit Rıza Tefsiru’l-Menar’da şöyle söylüyor: “Sahabe, Peygamber hayattayken ona tevessül ediyorlardı fakat vefatından sonra hiçbir zaman tevessül etmediler. Aksine dua etmek için Peygamber’in kabri başında duranları bundan menediyorlardı. O halde nasıl olurda kendileri tevessül edebilirlerdi.”

Tenkit ve İnceleme

Öncelikle eskiler, hem sahabe hem de tabiin, hayatında da vefatından sonra da Peygamber’e tevessülü inkâr etmemişlerdir. Aksine hatta Ehlisünnet rivayetlerinde bulunmaktadır ki Hz. Âdem, Peygamber dünyaya gelmeden tevbesinin kabulü için ona şu şekilde tevessül etmiştir.

“Allah’ım, Muhammed (s.a.a) hakkı için günahlarımı bağışlamanı diliyorum.”[22]

İkincisi, Beyhaki, İbn Ebi Şeybe ve aynı şekilde Ahmed b. Zeyni Dehlan, Hülasatu’l-Kelam kitabında sahih bir hadisle şöyle nakleder:

“Halife Ömer’in hilafeti zamanında halk kuraklıkla karşı karşıya kalır. Bilal b. Heres, Peygamber’in kabri başına giderek şöyle der: ‘Ya Resulallah, ümmetin için Allah’tan yağmur iste çünkü hepsi helaketin eşiğindedir.’ Resulullah onun rüyasına gelir ve şöyle buyurur: ‘Yağmur yağacak.”

Osman’ın hilafeti zamanında bir şahıs, kendi hacetini Osman b. Huneyf’e söyler, Osman b. Huneyf ona şöyle söyler:

“Abdest al, camide namaz kıl ve namazdan sonra şöyle söyle: ‘Rabbim, rahmet Peygamber’i olan Peygamberimizi vesile kılarak senden istiyorum. Ey Muhammed, ben seni vesile kılarak sana yüz çevirdim ve senden hacetimi vermeni diliyorum.’ O şahıs, bu şekilde tevessül etti ve haceti yerine geldi.”[23]

2- İmam Ebu Hanife’nin Görüşüne Temessük


Bu haber 596 defa okunmuştur.


Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER MANEVİYAT Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI