|
Tweet |
…
İnsanın “İdeal” ile İrtibatı
Bazen görmüş ya da işitmişizdir ki, bazı insanlar maddî bakımdan iyi ve müreffeh bir hayat sürmelerine rağmen intihara yönelmektedirler. Doğrusu neden bazıları maddî hayatın imkânlarına sahip oldukları hâlde yaşamdan ümidini keser ve devam etmekten vazgeçerler?
İnsanın varlığı anlamsız görmemesi ve yaratılışın felsefesini boş saymaması için ihtiyaç duyduğu unsurlardan biri, ideallere sahip olmaktır. Hayatında bir ideal ve yüce bir hedefi bulunmayan insan, kaçınılmaz olarak boşluk ve umutsuzluğa sürüklenir.
İdeale sahip olmak, insanı yalnızca yeme, içme ve birkaç günlük maddî yaşantının sınırlarının ötesine taşıyarak daha yüksek bir ufka yönlendirir. İdeal ve hedef sahibi olmak, insana umut aşılar; hayata değer ve anlam kazandırır; karşılaştığı sıkıntı ve zorluklar karşısında ona tahammül gücü verir. Esasında insanı hedef edinmeye sevk eden şey, onun içindeki kemale ulaşma arzusudur. [1]
Elbette insanlar bazen hakiki ideali sahte ideallerle karıştırmaktadırlar. Örneğin ilim ve irfan, mal ve servet, makam hırsı ve şöhret arzusu, aşk ve güzellik, refah ve rahatlık gibi şeyler her ne kadar bir bakıma insan için ideal sayılabilse de, bunlar nihayetinde hakiki ideale ulaşmak için birer vesile ve hazırlık olabilir. O hakiki ideal ise, insanın temel sorularına cevap verebilecek, onu yaratılışın felsefesini daha derin kavramaya yönlendirecek ve nihayetinde kemale ve Allah’a ulaşmaya rehberlik edecek bir şeydir. [2]
Acaba hayat yaşanmaya değer mi, değmez mi? Acaba insan hayatı kabullenmeli mi, yoksa reddetmeli mi? Bu konu karşısında birkaç farklı düşünce tarzı ortaya çıkmıştır:
a) İyimserlik felsefesi; varlığa ve tüm olaylara iyimser bir bakış açısıyla yaklaşır.
b) Kötümserlik felsefesi; hayatı boş, anlamsız ve beyhude görür.
c) Bir kısım hayatta hem mutluluk ve hem de mutsuzluk bulunduğunu kabul eder; ancak yaratılış felsefesini idrak ederek ve ona ulaşmak için çaba göstererek hayatın hakikatine ve kemale erişilebileceğini vurgular. [3]
İnsanın terbiyesinin nihai gayesi, yaratılışının gayesi ile aynı olmalıdır. Yaratılışın gayesi, Allah’a yakınlık ve velayet makamına ulaşmak olduğuna göre, insan terbiyesinin gayesi de bu makama ulaşma çabasıdır. [4]
Her hakikat arayan ve basiret sahibi insan bilir ki, yalnızca bedensel hazlara ulaşmak, insanın saadetini temin etmeye yeterli değildir. İnsan için bedenden daha fazla, kaderini ve mutluluğunu belirleyici olan unsur ruhtur. Bununla birlikte ruh ile beden arasında mutlak bir ayrım yapmak mümkün değildir; zira ikisi arasında türdeş bir birlik söz konusudur. Ancak insanın tabii hareketi, tedricen ruhun mücerretleşmesine, yani bedenden ayrılmasına yöneliktir. Ruh tamamen bedenden ayrıldığında ise, artık ruh ve bedenin toplamına “insan” denilemez; yalnızca “ruh” olarak adlandırılır. [5]
İnsanın bedeni, en yüksek dünyevî hazlara dahi erişse, maddenin sınırlı oluşu sebebiyle bu hazlar da sınırlı ve geçici olacaktır. Örneğin aç bir insan en güzel yemekleri yese bile nihayetinde doyar ve tekrar acıkıncaya kadar yemeyi bırakır; yahut günlerce uykusuz kalan biri, bir miktar uyuyarak uykusuzluğunu giderir. Buna karşılık insan ruhunun manevi hazlara ulaşma yönelişi öyledir ki, ona kemale ermenin gerekleri ne kadar verilse yine de bir sınır söz konusu değildir. Mesela insanın ilmi ve imanı ne kadar artsa artsın, ruhunda daha fazla ilim ve iman için yer vardır. Bununla birlikte ne ilim ve ne de iman, tek başına insanı saadete götürmek için yeterli değildir. Nasıl ki yalnızca su veya yalnızca yiyecek, insan hayatının devamı için yeterli değilse, aynı şekilde yalnızca ilim yahut yalnızca iman da saadeti temin edemez.
İlim ile iman arasındaki varoluşsal zorunluluk, iman mertebelerinin, ilmin yüksek dereceleri olmadan elde edilemeyeceğini gösterir. Bu bakımdan sağlıklı bir imanın peşinde, ilim ve bilgi edinmekten kaçış yoktur; bu gerçeği bertaraf etmek için, ne cahillerin çokluğuna dayanan imana ve ne de âlimlerin yaygın fıskına asla delil getirilemez. [6]
İnsanın Saadeti ile “Marifet” Arasındaki İrtibat
Bazıları için “ilim nedir ya da ilimin hakikati nedir?” sorusu ortaya çıkabilir. Elbette ilimin tanımı, konuya veya alana göre farklılık gösterebilir. Örneğin ilimin hakikati ya da bütünlüğü bir deniz gibiyse; göl, dere, ırmak, pınar vb. onun farklı türleri olabilir. Ancak bunların hepsi aynı özden kaynaklansa da mahiyetleri farklıdır. Bununla birlikte genel anlamda ilim ya da ilimin hakikati; insanı kendisine, dünyaya ve Allah’a daha çok yaklaştıran bilgidir veya en azından bu hususlara ulaşmaya bir vesile ve başlangıç olan bilgidir. Yani hatta fizik, matematik, astronomi ve kimya da ilahî bir ilim niteliği taşıyabilir; yeter ki bu bilgilere sahip olan kişi, onları doğru bir yolda ve kutsal bir gaye uğruna kullansın.
Şeytanın insanı saptırmaktaki nihai amacı, küfrü insanın kalbine yerleştirmektir. Yalan ve gıybet gibi günahların insandan sadır olması şeytan için faydasız değildir; ancak bu, onun için yeterli de değildir. Şüphesiz çeşitli günahlar işleyen kimse, kendisini felakete ve çöküşe sürüklemektedir. Bununla birlikte insan tövbe veya ilahî marifet sayesinde işlediği günahlardan arınabilir. Ancak şeytan boş durmaz; insanı türlü günah ve vesveselerle kirletmeye çalışır ve özellikle tövbe yolundan alıkoymak için çaba harcar. Böylece şeytan, insanı küfre sürükleme yönündeki nihai amacını gerçekleştirebilir. [7]
İnsanın önünde temelde iki yol vardır: Biri şeytanın ve şeytanî unsurların yolu ve diğeri ise, Allah’ın yolu ki bu da peygamberlere itaat ve dine bağlılıkla mümkündür. Başka bir ifadeyle insan, en yüksek kemal olan tevhidî marifete ulaşabilmek için iki tür seyre muhtaçtır: Seyr-i Âfâk ve Seyr-i Enfüs.
Seyr-i Âfâk, dış dünyadaki varlıklar, mahlûklar ve ilahî işaretler üzerine düşünmektir. Seyr-i Enfüs ise, daha üstün ve daha derindir; zira ilki dışa dönük bir yolculuk iken, ikincisi içsel bir yolculuktur. Enfüsî marifette insan, nefsini tezkiye ve marifet-i nefs ile içsel bir şuhûd yolculuğuna başlar. [8]
Peygamberlerin gönderiliş amacı, insanları gaflet uykusundan uyandırmaktır. Gafletin akıl gözüne nispeti, uykunun zahir göze nispeti gibidir. Peygamberlerin görevi, insanları gaflet uykusundan uyandırmaktır. Bazıları uyandıktan sonra da hidayeti kabul etmezler. Bu durum, uykudan uyanmış ama gözünü açmayarak eşyayı görmeyen kimseye benzer. Peygamberlerin davetinden sonra gaflet uykusundan uyanmayan kimse de akıl gözünü hakikate açmamış demektir. [9]
Bu bağlamda, ilahî velîler bir ayna gibidir. İnsan kendisini Allah velisinin huzuruna koyduğu vakit, kendi içsel kusurlarını o velînin gönül aynasında görür. Hz. Resulullah’ın (s.a.a) zamanında iki kişi huzura gelmişti. Bunlardan biri, “Ben sizi gördüğümde daima öfkeleniyor ve sinirleniyorum” dedi. Ardından başka biri gelip, “Ben sizi her gördüğümde sevinç duyuyor, gam ve kederimi unutuyorum” dedi. Hz. Resulullah (s.a.a) her iki sözün de doğruluğunu tasdik ederek kendisini bir aynaya benzetti; zira her bir kişi, hakiki varlığını onda müşahede etmekteydi. [10]
Dolayısıyla Allah insana “ilâhî halife” olma imkânı sağlayacak bir fazilet lütfetmiştir ve on dört Masum (a.s) bu ilâhî hilâfetin en mükemmel ve tam tezahürüdür. Günümüzde de İmam-ı Zaman (a.f), bu ilâhî hilâfetin en kâmil ve tam örneği konumundadır. Bir kimse İmam-ı Zaman’ın (a.f) ve insan-ı kâmilin yüceliğini kavramak istiyorsa, hilâfet-i ilâhînin hakikatini de idrak etmelidir. Zira bir kimse herhangi bir yerde bulunmadığında veya bir işin ifasında hazır olmadığında, onun yerine o görevi üstlenen kimse onun halifesi sayılır. Ancak Cenâb-ı Hak hiçbir yerde gizli ya da gaip değildir. O, her yerde hazır ve nâzırdır. Bu nedenle O’nun ya hiçbir halifeye ihtiyacı yoktur ya da eğer bir halife olacaksa, o halife O’nun isim ve sıfatlarının tam bir mazharı olmalıdır. Böyle bir hilâfet makamına ise, melekler dahi liyakat gösteremez; yalnızca insan ve o da insan-ı kâmil, bu şerefli hilâfet elbisesini giymeye ve Allah’ın halifesi olmaya ehil kılınmıştır. [11]
İmam Humeynî (r.a), İbnü’l-Arabî, Cebelî ve Sadrü’l-Müteellihîn gibi büyük arifler şu kanaattedir: Varlık âlemi nasıl ki nâsût, melekût, ceberût ve lâhût gibi mertebelere ayrılıyorsa, insan-ı kâmil de aynı şekilde mülkî, melekûtî, ceberûtî ve lâhûtî mertebelere sahiptir. Elbette bazıları varlık âleminin beşinci mertebesini “kûvn-i câmi” (bütün varlıkların toplandığı mertebe) olarak adlandırmış ve yalnızca bu mertebeyi “insan-ı kâmil” diye nitelendirmişlerdir. İnsan-ı kâmil, kûvn-i câmi’dir; zira varlığın bütün mertebeleri onun zâtında toplanmıştır. [12]
Sonuç olarak insan, bütünüyle ihtiyaçtan ibaret bir varlıktır. Onun saadet ve kemali, Yaratıcısı ile bağ kurmasına ve O’ndan yardım dilemesine bağlıdır. İnsan, en derin ihtiyaç ve kulluğunu dua, ibadet ve Yaratıcı’ya yönelişte ortaya koyar. Allah-u Teâlâ, insana özgür irade bahşetmiş, bu irade ve bilinçli seçim ile kemal yolunu katetmesini dilemiştir ki, böylelikle bu kemal arayışı onun için gerçek bir değer ve fazilet ifade etsin. Bunun için ise, insana çeşitli araçlar ve yollar sunulmuştur. Bu araçlardan biri akıldır ki ona “içsel hüccet” adı verilmiştir. Ancak aklın mertebeleri bütün insanlarda eşit değildir. Ayrıca insan, bencillik, nefsânî arzular ve şeytanî vesveselerle sürekli karşı karşıyadır. En akıllı ve en takva sahibi insanlar dahi, kendi başına sınırlı akıllarıyla –ki bu akıl da her şeyi bilen Allah’ın yaratığıdır– insan saadet ve kemali için gerekli olan bütün hakikatleri kuşatamazlar. Bu nedenle Allah, insanlara yol göstermek için peygamberler göndermiştir. Hz. Muhammed (s.a.a), mahlûkatın en şereflisi; İslâm ise, en kâmil din; Kur’ân-ı Kerîm de kıyamete kadar insanlığın hidayet kitabıdır.
Kur’ân, sonsuz bir ummandır; sırlarının tümüne sıradan insanların nüfuz etmesi imkânsızdır. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.a), Kur’ân ile birlikte Ehl-i Beyt’ini (a.s), yani kendisinden sonraki insan-ı kâmilleri ümmete emanet bırakmıştır. Onlar, Kur’ân ve İslâm’ın sırlarını insanın kapasitesi ölçüsünde beyan etmiş; ayrıca Allah katındaki kemal ve itibarlarıyla ilâhî feyzin bütün kullara ve varlık âlemine ulaşmasına vesile olmuşlardır.
----------
[1]- Abdullah Nasrî, Yaratılışın Felsefesi, s.39-40.
[2]- Abdullah Nasrî, Yaratılışın Felsefesi, s.57.
[3]- Abdullah Nasrî, Yaratılışın Felsefesi, s.221.
[4]- Seyyid Müctebâ Hâşimî, Terbiye ve İnsanî Şahsiyet, c.2, s.25.
[5]- Ali Asgar Ahmed, Fıtrat: İslâmî Psikolojinin Temeli, s.163.
[6]- Abdullah Cevâdî Âmulî, Kur’an’da Bilgi Teorisi, s.120.
[7]- Asgar Kasımî, İnsan ve Şeytan, s.43.
[8]- Hasanzâde Âmulî, Ârif ve Hakîm Açısından Vahdet, s.40.
[9]- Abdurrezzâk Fayyâz Lâhîcî, Guhar-i Murâd, s.34.
[10]- Seyyid Yûsuf İbrâhîmiyân Âmulî, Harâbâttan Bir İz, s.204.
[11]- Abdullah Cevâdî Âmulî, İmam Mehdî (a.f) Vaat Edilen Varlık, s.114.
[12]- Hayrünnisâ Hâdimî, Seyyid Haydar Âmulî ve İmam Humeynî’ye Göre İnsan-ı Kâmil’in Velâyeti, s.35.
tesettürlü escort ,fatih escort ,türbanlı escort ,travesti escort ,taksim escort ,beylikdüzü escort ,çapa escort
halkalı escort ,avrupa yakası escort ,şişli escort ,avcılar escort ,esenyurt escort ,beylikdüzü escort ,mecidiyeköy escort ,istanbul escort ,şirinevler escort ,avcılar escort
