Bugun...



Dini Öğretiler Bağlamında İnsan Olmanın Anlamı - 1

İnsan, sürekli değişim hâlinde olan bir varlıktır. Bu değişim ya yükseliş ve kemale yöneliktir ya da düşüş ve yok oluşa. İnsan, irade sahibidir. İradeli olmanın şartı ise, akıl sahibi olmak ve hayır ile şerri ayırt edebilmektir. Allah’ı tanımak, şeytanı bilmek ve varlığı idrak etmek, insana bu âlemdeki konumunu anlamasında yardımcı olur. Kendini bilmek ve nefsi tanımak, insan ve insan bilgisi meselesinin anahtar çözümüdür.

facebook-paylas
Tarih: 21-08-2025 17:38

Dini Öğretiler Bağlamında İnsan Olmanın Anlamı - 1

Bismillahirrahmanirrahim

 

Yüce Allah, melekler âleminin dışında, akıl ve seçim yetisiyle var olan ve bu yetisiyle melekleşmeyi yahut hayvanîliğe sürüklenmeyi seçebilecek bir varlık yaratmayı murat ettiğinde, insanın fıtratını Allah’a yöneliş, hakikati arayış ve ibadet üzere kıldı. Böylece başlangıçta ister mümin ister kâfir olsun, her insan Allah’a yöneliş ve ibadet fıtratıyla yaratılmıştır. İnsan, doğrudan melek olarak yaratılmadı; kendi gayretiyle melekleşsin, hatta meleği dahi aşsın diye yaratıldı. Dolayısıyla insanın kendi saadet veya şekavet yolunu belirlemesi için iki yol arasında tercih hakkı bulunmalıdır. İlahî hikmete göre şeytanın, arzuların, ihtirasların, vesveselerin, korkuların, tamahların ve türlü engellerin varlığı, insana hareket ve çabasına değer katan unsurlardır. Bu, Allah’ın hikmetidir ve insanın gelişiminin bir gereğidir.

 

Bununla birlikte Allah’ın adaleti de gerektiriyordu ki insan yalnızca fıtratındaki saf emanetle bırakılmasın. Bu nedenle akıl cevheriyle donatıldı ve peygamberlerin gönderilmesiyle insana hüccet tamamlandı. Son Peygamber (s.a.a), ebedî kitabı Kur’an ve masum İmamlar (a.s) ile Peygamber’in (s.a.a) hak halifeleri aracılığıyla ilahî nimet ve rahmet kemale erdirildi. Artık sıra insana gelmiştir: O, hayır ile şer, saadet ile şekavet, ilim ordusu ile cehalet ordusu, nur ile zulmet, cennet ile cehennem, melekleşmek ile şeytanlaşmak arasında tercih yapmak durumundadır ve ektiğini biçmekle mükelleftir.

 

Allah, bilmeyen, bilmesi gerektiğini bilmeyen yahut bilmeye gücü yetmeyen kimselere rahmetiyle muamele edecek, kendi ilmince insanla adaleti gereği davranacaktır. Ancak bir grup vardır ki bilir fakat istemez; bir grup vardır ki ister fakat başaramaz. Bu ikinci grup, kendi acziyetinden sorumlu olanlardır. Nihayetinde saadet, hakikati ve iyilik yolunu bilen, onu isteyen ve arayan; defalarca düşse de tekrar ayağa kalkan ve yoluna devam eden insana aittir.

 

Hayatın Amacı

Her insan, çocukluk dönemini geride bırakıp ergenlik ve gençlik çağına adım attığında yavaş yavaş şu soruyla karşı karşıya gelir: Bu dünyada gerçekten hangi görevi yerine getirmelidir? Ne için yaratılmış, ne için yaşamalı ve ölümden sonra nasıl bir akıbetle karşılaşacaktır?

“İnsanın yaratılışının amacı bizzat insana dönmektedir. Allah, kâinatı ve varlıkları sanki kendi gayesine ulaşmak için yaratmış değildir. Zira Allah, sonsuz bir feyze sahiptir ve işte bu bitimsiz feyiz, âlemin ve insanın yaratılışını zorunlu kılmıştır”.  [1]

 

Eğer insan, diğer varlıklara bakarsa görür ki, yalnızca insan ve cin, bir hedefe sahiptir ve bu hedef üzerinde düşünür, ona ulaşma kaygısını taşır. Her ne kadar hayvanlar, bitkiler ve tüm varlıklar da kendi belirlenmiş hedeflerine doğru yönelseler de, bunlar insana hedefi göstermiş ve ondan kendi iradesiyle o hedefe doğru ilerlemesini istemişlerdir. İnsan için potansiyel olarak var olan bu imkânların, fiiliyata dökülmesi onun kendi sorumluluğuna bırakılmıştır.

 

Ehlibeyt (a.s) öğretilerine göre insan, bir hayvan değildir. İnsan, mahiyeti itibarıyla hayvandan farklı bir varlıktır. Hayvan ile bitki arasında nasıl ki temel bir farklılık bulunuyorsa, insan ile hayvan arasında da aynı derecede bir farklılık vardır. Hayvan akıl sahibi değildir; akıldan yoksun olan bir varlık yalnızca dürtü, istek, arzu ve içgüdüleri doğrultusunda hareket eder. [2]

 

İnsanın hayvanla bir ortak noktası ve bir de üstünlüğü vardır. Ortak yönü, insanın hayvansal yanı ve maddî yaşamıdır. Üstünlüğü ise, onun insani yönü, kültürel ve manevî hayatıdır. Bu noktada şu soru gündeme gelir: Acaba bu iki yönün hangisi asıl, hangisi tali olandır? Gerçekte insanın tekâmül yolculuğu, hayvanî yanından başlayarak insanî olana doğru ilerler. İnsan, başlangıçta maddî bir varlığa sahiptir; ancak tekâmül süreciyle kemale ve insanlığa yöneldikçe, maddî ve hayvanî boyutu yavaş yavaş manevî bir boyuta dönüşür. [3]

Bunun tersi de mümkündür: Yani insan, maddî hazlara saplanıp kendi insanlığından uzaklaştığında, derecesi hayvanlardan dahi aşağı bir konuma düşer.

 

Allah, “insana akıl” ve “konuşma yeteneği” olmak üzere iki büyük nimet bahşetmiştir ki hayvanlarda bu ikisi bulunmaz. Bu da insanın hayvandan üstün olmasının ölçütlerinden biridir. İnsan, aklı nefsine hâkim kıldığında ve dilini aklın hizmetinde kullandığında, işte o zaman insanın hayvandan üstün olduğu söylenebilir. [4]

 

Eğer insanı akıldan yoksun tasavvur edersek, o artık insan değildir. İnsanın ruhsal kemali de yalnızca akıl yoluyla gerçekleşebilir. [5]

 

[İnsan gerçekten özgür bir varlık olarak yaratılmıştır; çünkü seçme hakkına sahiptir. Akıl ve irade sahibi bir insan seçim yapabildiği için sorumluluğa ehil olur. Eğer aklın rehberliğinde, arzularını aklın buyruğu altına alabilirse, en değerli özgürlük olan manevi özgürlüğe ulaşır] [6]

 

İnsan, varlık düzeninde ne tamamen başıboş bırakılmış ve ne de bütünüyle zorunluluk altında tutulmuştur. Bu konuda İmam Cafer-i Sâdık (a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Ne cebir vardır ve ne de tam yetki söz konusudur; mesele, bu ikisinin arasında bir durumdur.”

Bunu da şu örnekle açıklamıştır: Eğer bir insanı günah işlerken görüp onu bundan men ederseniz, fakat o sözünüze kulak vermez ve siz de onu kendi hâline bırakarak o günahı işlemesine engel olmazsanız, bu durumda sizin onu günaha sevk ettiğiniz anlamına gelmez.  [7]

 

[İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) bu nurlu beyanından şu sonuç çıkar: İnsan çok boyutlu ve karmaşık bir varlıktır. Bu nedenle insan hakkında yüzeysel bir hüküm vermek mümkün değildir. Zira insanın bazı yönlerine bakıldığında onun iradesiz olduğu ve bazı yönlerine bakıldığında ise, iradeli olduğu görülür. Bu iki hâlin bir araya getirilmesi, insanın hakiki tanınmasına ve tüm varlık boyutlarının bilinmesine ihtiyaç duyar.]

 

Kendini Tanıma

“Kendini tanıma” yani insanın yalnızca maddî bir beden olmadığını, onda ilahî ruhtan bir tecelli bulunduğunu ve bu sayede meleğin de üstüne çıkabileceğini veya hayvandan daha aşağıya düşebileceğini idrak etmesidir. İnsan, kendini tanıma yoluyla, irade sahibi olduğunu ve sorumluluk taşıdığını kavrar; hem kendisine ve hem de başkalarına karşı.

Varlıklar cansız ve canlı olarak ikiye ayrılır. Cansız varlıklar, ne özgürlüğe ve ne de bilinçli bir iradeye sahip olduklarından kendi geleceklerini veya kaderlerini inşa etmede hiçbir rol oynamazlar; yalnızca dışsal etkenlerle belli bir kemale erişirler. Bir grup varlık ise, geleceklerini şekillendirmede rol sahibidir. Fakat bu sürecin farkında değillerdir ve özgür değildirler. Onların içsel gücünü, doğa bilinçsiz bir şekilde etkin kılar; örneğin bitkiler gibi. Bir diğer grup ise, geleceğini şekillendirmede bilinç sahibidir; ancak özgür değildir; onların davranışları bir dizi içgüdü tarafından yönlendirilir; örneğin hayvanlar. Tek varlık ki hem bilinçli ve hem de özgür bir şekilde geleceğini, kemalini ve kaderini belirleme gücüne sahiptir, o insandır. İnsan akıl ve irade gücüyle, geleceğini özgürce dilediği gibi seçebilir. [8]

 

[Dolayısıyla insanı hayvanlardan bütünüyle ayıran temel kaygılardan biri, “bilgi” meselesidir. İnsan daima bilmek, anlamak ve kendi kimliğini aramak ister. Bu bağlamda, bilgiyi reddedenler iki gruba ayrılır: Bir grup her tür bilgiyi reddederken, diğer grup yalnızca belli bir tür bilgiyi inkâr eder.]

 

Bilgiyi inkâr edenler üç gruptur:

  1. Sofistler: Gerçekliğin aslını bütünüyle inkâr ederler.
  2. Şüpheciler: İnsan gerçeğini ve insanın dışındaki dünyanın varlığını kabul etmekle birlikte, evrenin sırlarını bilmenin mümkün olmadığını savunanlar.
  3. Materyalistler: Maddeci bir düşünceye sahip olup, her ne kadar insanın gerçekliğini ve evrenin sırlarına ulaşma imkânını kabul etseler de yalnızca insanın ve dünyanın maddî boyutuna inanırlar. Ruhun varlığını ve duyu, deneyim ile maddî alanın ötesinde bulunan Allah, melekler, ahiret, vahiy gibi hakikatleri reddederler. [9]

 

İnsan için dört bilgi yolu vardır: Birincisi, herkes için mümkün olan duyu yoludur. İkincisi, bazı seçkinlerin izleyebileceği akıl yoludur. Üçüncüsü, ariflere mahsus olan tezkiye ve tasfiye yoludur. Dördüncüsü ise, yalnızca peygamberlere özgü olan vahiy yoludur. [10]

 

Duyular aracılığıyla elde edilen bilgi, eksik, sınırlı ve yalnızca maddî dünya çerçevesinde kalan bir bilgidir. Akıl aracılığıyla elde edilen bilgi ise, duyudan daha kapsamlıdır; hatta maddî sınırları aşarak daha geniş bir alanı kapsar ve bu bilgiye “içsel delil” de denilir. Bununla birlikte akıl yolunun dereceleri vardır ve her insan, akıl yürütme ile aynı seviyede ya da aynı hakikate ulaşamaz. Bunun nedeni, bir yandan insanlarda akletme yetisinin farklı düzeylerde oluşu, diğer yandan da bireylerin ruh halleri, amelleri, ilimleri ve kemalatlarının, aklî idraklerini etkilemesidir. Tasfiye ve tezkiye yoluyla ulaşılan marifet de herkes için aynı ölçüde mümkün değildir. Bu nedenle en güvenilir bilgi yolu, doğrudan Allah’tan, vahiy meleği aracılığıyla peygamberlere iletilen vahiydir. Zira bu yol, bütün insanlara rehberlik amacıyla gönderilmiştir. Hatta en büyük filozoflar ve en seçkin arifler dahi, vahiy kaynağına dayanarak ve dinin emirlerine uyarak en yüce aklî ve irfanî mertebelere ulaşmışlardır. Ölümden sonraki hayata ve ebedî varoluşa inanan bir insanın, hiç şüphesiz kendisini, dünyayı ve Allah’ı tanıma kaygısı da olacaktır.

 

İnsanın ölümden sonra yeniden dirilişine dair kanıtlardan biri, onun ölümsüz olma arzusudur. Nasıl ki susuzluk suyun, açlık yiyeceğin varlığını gösterirse, insanın ebedî yaşama duyduğu arzu da onun ölümsüzlüğüne işaret eder. [11]

 

-----------

[1]- Abdullah Nasrî, İnsanın Yaratılış Felsefesi, s.99.

[2]- Murtaza Rezevî, Âlem ve İnsanın Açıklanması, c.1, s.265.

[3]- Murtaza Mutahharî, Mecmua-i Âsar, c.2, s.25.

[4]- Muhammed Taki Felsefî, Felsefi’nin Sözleri-2 (Konuşma ve Konuşmacı).

[5]- Âkılî Vâiz, İleri Görüşlü İnsan, s.102.

[6]- Murtaza Mutahharî, Mecmua-i Âsar, c.7, s.281.

[7]- Şeyh Sadûk, Tevhid-i Sadûk, s.561.

[8]- Murtaza Mutahharî, Mecmua-i Âsar, c.7, s.283.

[9]- Cevadî Âmulî, Kur’an’da Bilgi Teorisi, s.126.

[10]- Cevadî Âmulî, Kur’an’da Bilgi Teorisi, s.162.

[11]- Cafer Subhânî, İnsanın ve Âlemin Ahireti, s.13.




Bu haber 607 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER MANEVİYAT Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI