|
Tweet |
Bismillahirrahmanirrahim
Zikir ve Allah'a Kavuşmanın Etkileri ve Nişaneleri
“Sülûk” (yola girme) eden insan, bu makamda gerçekten daha önce ulaşmadığı bir makama ulaşmıştır. Eğer “şuhud” makamı diyorsak, bir gerçektir ve hakikati vardır. Yine dostluk makamı, rıza makamı, muhabbet makamı, şevk makamı Allah'a kavuşma makamı mecazî olmayıp birer hakikate sahiptirler. Bundan dolayı söz konusu makam, varlığı olan bir mertebe ve derecedir; doğal olarak yeni nişanelerin ve belirtilerin olması gerekir. Ayrıca o kemalin varlığı da nişaneleri vasıtasıyla tanınır.
Burada o nişanelerden birkaçına işaret edeceğiz:
1- Allah'a İtaate Düşkünlük
İnsan, zatının bâtınında yegâneliğin gerçek yüzünü gördüğünde ve kendini onun huzurunda bulacak makama ulaştığında, şüphesiz O'nun emirlerine itaat edecektir. “Yap” dediği şeyi yapar ve yasakladığı şeyi terk eder, yapmaz.
İnsan bu makama ulaşıp ulaşmadığını bilmek istiyorsa, Allah'ın emir ve yasaklarına ne kadar bağlı kaldığına bakmalıdır; Allah'a bağlılığı nispetinde bu makama ne derecede ulaştığını anlayabilir. İnsanın, Allah'ın emir ve yasaklarına tamamen bağlı kalmadıkça “şuhud” ve “dostluk” makamına ulaşması imkânsızdır.
İmam Cafer-i Sadık (a.s) zikrin tanımı hakkında şöyle buyuruyor: Zikir, Allah'ın emrettiği bir şeyle karşılaştığında onu yerine getirmen, yasakladığı bir şeyle karşılaştığında da onu terk etmendir. [1]
İmam Hüseyin (a.s) Arafat duasında şöyle buyuruyor: Ey ünsiyetin tatlılığını dostlarına tattıran Allah! Onlar senin karşında durur, sana huzu, huşu ve hamt ederler. Ey karşında durup istiğfar etmeleri için heybet elbisesini evliyasına giydiren! [2]
Allah-u Teâlâ, Kur’an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:
De ki: Eğer siz Allah'ı seviyorsanız, bana uyun; Allah da sizi sevsin. [3]
İmam Cafer-i Sadık'tan (a.s) şöyle naklediliyor: Allah'ı gerçekten zikreden kimse ona itaatkârdır ve gafil olan kimse de günahkârdır. [4]
2- Huzu ve Huşu
Allah'ın kudret ve azametine tanık olan kimse ister istemez onun karşısında huzu (tevazu) ve huşu duyar ve kendinin zaaf ve acizliğinden daima utanç duyar.
İmam Cafer-i Sadık (a.s) bir hadiste şöyle buyuruyor: Allah'ın sana teveccüh ettiğini bilmen senin huzu (tevazu) ve huşu göstermene, utanıp mahcup olmana sebep olur. [5]
3- İbadet Aşkı
“Şuhud” makamına erişmenin belirtilerinden biri, ibadete yakın ilgi duymak ve ibadetten zevk almaktır. Çünkü Allah'ın azamet ve kudretini tanıyan kimse kendini âlemlerin Rabbinin azamet ve kemal kaynağının huzurunda görür; dolayısıyla münacatın, dostluğun, Allah'a içini dökmenin, raz-u niyaz edip ağlamanın zevkini her şeye tercih eder.
Manevî lezzetlerin tadından mahrum olan kimseler, gerçekte uyuşturma ve ağrıyı dindirmekten başka bir şey olmayan mecazî ve geçici lezzetlere gönül verirler. Ancak hakikî lezzetlerin, Allah-u Teâlâ ile münacat etmenin ve O'na ibadet etmenin zevkini tadan kimseler, kendilerinin hoş ve güzel manevî hâllerini hiçbir şeyle değişmeye razı olmazlar. Allah-u Teâlâ'ya, bir sevap kazanma ümidiyle veya cezalanmaktan korktukları için değil, ibadet edilmeye layık olduğu için ibadet edenler de bunlardır.
Bu konuda, Hz. Resulullah'ın (s.a.a), İmam Ali'nin (a.s), İmam Seccad'ın (a.s) ve diğer Ehlibeyt İmamlarının (a.s) ibadetlerini araştırmak yeterlidir.
4- Huzur ve Gönül Rahatlığı
Dünya; sıkıntı, ıstırap ve üzüntü yeridir. Dünya sıkıntılarını genel olarak üçe ayırabiliriz:
a) Kendisinin ve yakınlarının hasta olması veya ölmesi, başkalarının kendisine zulümleri, hakkını çiğnemeleri, haksızlıkları, uyumsuzlukları ve rahatsızlıkları gibi çeşitli sıkıntılar bu grupta yer almaktadır.
b) Ulaşamadığı dünyevî şeylere hasret çekmek ve üzülmek.
c) Sahip olduğu şeyi kaybetme korkusu. Malının çalınmasından, mahvolmasından, evlatlarını kaybetmekten hasta olmaktan ve ölmekten korkmak gibi. Böyle şeyler genelde insanın huzurunu ve rahatlığını kaçırır. Bunların hepsinin kaynağı ise, dünyaya ilgi duymak, gönül bağlamak ve Allah'ın zikrinden yüz çevirmektir.
Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır. [6]
Ancak bütün kemal ve hayırların kaynağına ulaşan Allah'ın has kulları, sonsuz cemali ve kemali görürler. O'nun zikriyle ve O'nunla dostluk kurmakla gönülleri hoştur. Üzüntü ve kederleri yoktur. Allah'a ve O'nun lütfuna sahip oldukları için her şeye sahiptirler. Dünyevî şeylere gönül vermediklerinden, onların olmayışından dolayı korkmaz ve üzülmezler. Hiçbir kemalden yoksun olmayan kemallerin ve hayırların kaynağına gönül vermişlerdir.
İmam Hüseyin (a.s) Arefe duasında şöyle buyuruyor: Rabbim! Senden başkasını sevmemeleri ve senden başkasına sığınmamaları için evliyanın kalplerinden yabancıları çıkaran sensin. Dehşetli olaylar hücum edince onların dostu ve sevgilisi sensin. Eğer bir marifet bulurlarsa senin hidayetinle bulurlar. Seni bulmayan bir kimse neyi bulur? Ve seni bulan neyi kaybeder? Senin yerine diğerlerini tercih eden ne kadar da ziyandadır ve senden (kopup) başkalarına yönelen ne kadar da bedbahttır!
İhsanını ve bağışını kimseden kesmediğin hâlde, senden başkasına nasıl ümit bağlanabilir? Ve sen kendi ihsan ve bağış alışkanlığını değiştirmediğin hâlde, insan isteklerini senden başkasından nasıl isteyebilir? [7]
Görüldüğü gibi zikir, şuhud ve dostluk makamına ulaşmanın belirtilerinden biri de, kalp huzuru ve gönül rahatlığıdır. Gerçekten kalp gemisini hayatın çalkantılı ve dalgalı denizinde Allah'ın zikrinden başka hiçbir şey yatıştıramaz.
Allah-u Teâlâ, Kur’an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:
Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur. [8]
İnsanın imanı her ne kadar güçlü ve kuvvetli olursa, o derecede mutmain olur ve huzur bulur.
5- Allah'ın Kuluna Teveccühü
Kul, Allah'ı anınca, Allah da bunun karşılığında kuluna inayet ve teveccüh eder. Bu konuya ayet ve hadislerde de işaret edilmiştir.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
Öyleyse (yalnızca) beni anın, ben de sizi anayım. [9]
İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Ey Âdemoğlu! Sen beni kendi nefsinde an ki, ben de seni kendi nefsimde anayım. Ey Âdemoğlu! Halvette (gizlide) beni an ki, ben de halvette seni anayım. Ey Âdemoğlu! Toplumda beni an ki, ben de kendi toplumundan daha iyi bir toplumda anayım seni." Halkın arasında Allah'ı anan bir kulu, Allah-u Teâlâ meleklerin arasında anar. [10]
Allah'ın kendi kuluna teveccüh ve inayeti, mecazî ve sanal olmayıp, bilakis gerçeği olan bir şeydir ve onu şu iki yoldan biriyle izah edebiliriz:
a) Kul, Allah'ı anarak bu vesileyle feyzi almaya hazır olunca, Allah-u Teâlâ da ona kemal bağışlar ve derecesini yükseltir.
b) Allah'ı zikreden kul, O'nu anınca ve O'na doğru hareket edince, Allah'ın inayetine, lütfuna ve teveccühüne mazhar olur. Allah-u Teâlâ onu daha yüksek bir mertebeye yükseltir ve onun kalbinin idaresini kendi eline alır.
Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyor: Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: Bana teveccüh etmenin ve benimle meşgul olmanın kuluma galip geldiğini görünce, onun şehvetini benim dua ve münacatıma intikal ederim ve kulum böyle olduğu hâlde tesadüfen bir unutkanlığa ve gaflete düşmek isterse, ben gaflet etmesine engel olurum. Bunlar benim gerçek evliyamdır. Bunlar gerçek cesurlardır. Yeryüzündeki canlıları helâk etmek istediğimde, hatırları için azabımı yeryüzündekilerden uzaklaştırdığım kişiler bunlardır. [11]
Her durumda Allah'ın kendini zikreden kuluna teveccüh ve lütfu göstermelik değildir. Tersine bunun bir hakikati vardır ve o, bu iki yoldan biriyle izah edilir. Elbette bu ikisinin bir arada toplanması da mümkündür.
6- Allah'ın Kuluna Olan Sevgisi
Zikrin sonuç ve etkilerinden biri de Allah'ın, kulunu sevmesidir. Ayet ve hadislerden anlaşılıyor ki kul, Allah'ı anar da O'nun ve Peygamber'inin (s.a.a) emirlerine itaat ederse, Allah-u Teâlâ da bunun karşılığında onu sever.
Allah-u Teâlâ, Kur’an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
Eğer siz Allah'ı seviyorsanız, bana uyun; Allah da sizi sevsin. [12]
İmam Cafer-i Sadık (a.s) da Hz. Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu naklediyor: Her kim Allah'ı çokça zikrederse, Allah'ın sevgisini kazanır ve her kim Allah'ı çokça anarsa, ona iki beraat mektubu yazılır; biri cehennem ateşinden beraat ve diğeri ise, nifaktan beraat. [13]
Allah'ın kuluna olan sevgisi, mecazî, resmî ve insanın sevgisinde kullanılan anlamda değildir. İnsanlar arasında muhabbet ve sevgi, “ihtiyacı olduğu bir şeye gönül vermek” ve “kalben ilgi duymak” anlamındadır. Ancak Allah'ın sevgisine böyle bir anlam vermek doğru değildir.
Allah'ın sevgisini şöyle yorumlamalıyız: Kuluna daha çok lütuf ve inayet eder; ibadet, teveccüh ve ihlâs için ona daha fazla muvaffakiyet verir ve bu vasıtayla onu “kurb” (yakınlık) ve “kemal” derecelerine cezp eder. Kulunu sevdiğinden ve onun yakarışını, inleyip yalvarmasını duymak istediğinden onu dua, namaz, zikir ve münacat etmeye muvaffak kılar.
Onun kendine yaklaşmasını sevdiğinden kemale erişmesi için ona bir vesile hazırlar. Kısacası onu sevdiği için onun kalbinin idaresini kendi eline alır ve “kurb” makamına doğru daha güzel ve daha çabuk hareket etmesi yolunda onu başarılı kılar.
7- Daha Önemli Etkiler
Bu makama erişenlere, burada kalemin yazmaktan ve dilin ifade etmekten aciz kaldığı ve bu makama ulaşanların dışında hiç kimsenin bilmediği, daha büyük faydalar ve sonuçlar nasip olur. Salik, nefsini tezkiye etme, bâtınını tasfiye etme, ibadet, riyazet, tefekkür ve zikri sürdürme sonucu öyle bir makama erişir ki, maddî göz ve kulakla görülüp işitilmeyen hakikatleri kalp gözü ve kulağıyla görüp duyar. Bu makamda varlıkların ve hatta meleklerin tespih ve kutsamalarını duyar ve onlara eşlik eder.
Bu dünyada yaşadığı ve bu halkla muaşeret ettiği hâlde, zatının bâtınında daha yüksek bir ufka bakar ve sanki hiç bu dünyada değilmiş gibi, bambaşka bir âlemde yaşar. Bu âlemde cennet ve cehennemi müşahede eder; meleklerle, salih ve iyi kimselerin ruhlarıyla bağlantı kurar. Bu âlemle bağlantısı olup bambaşka nimetlerden yararlanır; ancak genellikle ondan söz etmez. Çünkü böyle kimseler genellikle içlerine kapalı olup tanınmaktan gerçekten sakınırlar.
Arifin kalbine, dışarıdan öğrenme yoluyla edinilemeyen ve halk arasında meşhur olmayan ilim ve maarifler girer. Bunlar, birtakım keşif ve şühutlara sahiptir. Salik, öyle bir makama erişir ki, her şeyden ve hatta kendi nefsinden gafil olur ve mutlak ganinin (Allah-u Teâlâ'nın) varlığından, O'nun isim ve sıfatlarından başka bir şeye önem vermez.
Kur’an-ı Kerim'in O'nun "O evveldir, ahirdir, zahirdir, bâtındır." Buyurduğu zatını, her yerde hazır ve nazır görür. Âlemi ilâhî sıfatların mazharı olarak görür. Her cemal ve kemali Allah'a ait bilir. Varlıkların zatî yoksulluklarını ve Vacibu'l-Vücud'un mutlak gani oluşunu açıkça görür. Bir olan Allah'ın mutlak kemal ve cemalini görmekten dolayı mest olur.
Şu noktayı da hatırlatalım ki, “fena ve mahvolma” makamının da derece ve mertebeleri vardır ki, bu mahrum kulun bunlara girmekten sakınması daha uygun olacaktır.
---------
[1]- Biharu'l-Envar, c.93, s.155.
[2]- Arafat duası.
[3]- Âl-i İmrân, 31.
[4]- Biharu'l-Envar, c.93, s.158.
[5]- Biharu'l-Envar, c.93, s.158.
[6]- Tâhâ, 124.
[7]- Mefatihu'l-Cenan (Arafat duası).
[8]- Ra’d, 28.
[9]- Bakara, 152.
[10]- Vesailu'ş-Şia, c.4, s.1185.
[11]- Biharu'l-Envar, c.93, s.162.
[12]- Âl-i İmrân, 31.
[13]- Vesailu'ş-Şia, c.4, s.1181.
tesettürlü escort ,fatih escort ,türbanlı escort ,travesti escort ,taksim escort ,beylikdüzü escort ,çapa escort
halkalı escort ,avrupa yakası escort ,şişli escort ,avcılar escort ,esenyurt escort ,beylikdüzü escort ,mecidiyeköy escort ,istanbul escort ,şirinevler escort ,avcılar escort
