|
Tweet |
Kur’an-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:
وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ. صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ أَلَا إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الْأُمُورُ.
(Geçmiş peygamberlere çeşitli yollarla vahyettiğimiz gibi) İşte böylece sana da kendi emrimizden bir ruh vahyettik. Sen daha önce kitabın ve imanın ne olduğunu bilmiyordun. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidayete ulaştırdığımız bir nur kıldık. Şüphesiz sen, dosdoğru yola hidayet ediyorsun. O yol, göklerde ve yerde bulunan her şeyin kendisine ait olduğu Allah’ın yoludur. Dikkat edin! Bütün işler yalnızca Allah’a döner.” (Şûrâ Suresi, 52-53. ayetler)
Söz konusu ayetlerde, Yüce Allah’ın Peygamber-i Ekrem’e (s.a.a) vahiy göndermesinden söz edilmekte ve şöyle buyurulmaktadır:
“Geçmiş peygamberlere çeşitli yollarla vahyettiğimiz gibi, sana da kendi emrimizden bir ruhu vahyettik.”
“Kezâlike” (işte böyle) ifadesi, bir önceki ayette zikredilen vahyin üç türünün tamamının İslâm Peygamberi (s.a.a) için de gerçekleşmiş olduğuna işaret ediyor olabilir. Bazen Hz. Peygamber (s.a.a) doğrudan Yüce Allah’ın Zât-ı Mukaddesi ile irtibat kuruyor, bazen vahiy meleği aracılığıyla vahyi alıyor ve bazen de ses dalgalarına benzer bir sesi işitiyordu. İslâmî rivayetlerde de bunların tamamına işaret edilmiştir.
Burada “ruh”tan maksadın ne olduğu konusunda müfessirler arasında iki görüş bulunmaktadır. Birinci görüşe göre burada kastedilen, kalplere hayat, ruhlara canlılık veren Kur’an-ı Kerîm’dir. Müfessirlerin çoğu bu görüşü benimsemiştir.
Râgıb İsfahanî de Müfredât adlı eserinde şöyle demektedir: “Kur’an, ‘İşte böylece sana da kendi emrimizden bir ruh vahyettik’ ayetinde “ruh” olarak adlandırılmıştır. Bunun sebebi, Kur’an’ın ahiret hayatının vesilesi olmasıdır.”
Bu anlam, ayette bulunan çeşitli karinelerle tamamen uyumludur. Bunlardan biri, vahiy meselesine işaret eden “kezâlike” ifadesidir. Diğeri, “evhaynâ” (vahyettik) ifadesidir. Ayrıca yine aynı ayetin devamında Kur’an hakkında kullanılan ifadeler de bu anlamı desteklemektedir.
Her ne kadar “ruh” kelimesi Kur’ân’ın diğer âyetlerinde çoğunlukla başka anlamlarda kullanılmış olsa da yukarıda belirtilen karineler dikkate alındığında, burada “ruh”tan maksadın “Kur’ân” olduğu anlaşılmaktadır.
“Nahl” sûresinin 2. âyetinin tefsirinde, “Kendi emriyle melekleri, kullarından dilediği kimselere ruh (vahiy) ile indirir.” âyetinin açıklamasında da, karinelerin bu âyette geçen “ruh”un “Kur’ân, vahiy ve nübüvvet” anlamında olduğunu gösterdiğini söylemiştik. Gerçekte bu iki âyet, birbirini tefsir etmektedir.
Kur’ân nasıl “ruh” mesabesinde olmasın ki? Oysa “Enfâl” sûresinin 24. âyetinde şöyle okuyoruz:
“Ey iman edenler! Allah ve Resûlü, sizi hayat verecek bir şeye çağırdığı zaman onların çağrısına icabet edin.”
İkinci tefsire göre ise burada maksat “Rûhu’l-Kudüs”tür. Ya da Cebrâil ve Mîkâil’den dahi üstün olan ve Hz. Peygamber’i (s.a.a) sürekli olarak beraberinde bulunan bir melektir.
Bu yoruma göre “vahyettik” kelimesi, “indirdik” anlamındadır. Buna göre âyetin anlamı, “Rûhu’l-Kudüs’ü veya o yüce meleği sana indirdik” şeklinde olur. Her ne kadar “vahyettik” kelimesinin bu anlamda kullanıldığı başka Kur’ân âyetleri bulunmasa da…
Meşhur hadis kaynaklarında yer alan bazı rivayetlerde de bu yorumu destekleyen işaretler bulunmaktadır. Ancak daha önce söylediğimiz gibi, birinci yorum âyette mevcut olan çok sayıdaki karineyle daha fazla uyum göstermektedir. Dolayısıyla ruhu “Rûhu’l-Kudüs” veya Allah’ın yüksek makamlı bir meleği olarak yorumlayan bu tür rivayetlerin, âyetin bâtınî anlamına işaret etmesi mümkündür.
Her hâlükârda âyetin devamında şöyle buyurulmaktadır:
“Sen daha önce kitabın ne olduğunu da imanın ne olduğunu da bilmiyordun. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisi vasıtasıyla hidayete ulaştırdığımız bir nur kıldık.”
Bu, Allah’ın sana yönelik bir lütfuydu. Bu ilahî vahiy sana indirildi ve sen onun bütün muhtevasına iman ettin.
Allah’ın iradesi, seni bu büyük semavî kitap ve onun öğretileriyle hidayete ulaştırmanın yanı sıra, diğer kullarını da bu semavî nurun ışığında hidayete erdirmeye yönelikti. Böylece dünyanın doğusunu ve batısını, hatta bütün asırları ve çağları, kıyamete kadar onun kapsamı altına alacaktı.
Bazı yanlış düşüncelere sahip kimseler, bu cümlenin Hz. Peygamber’in (s.a.a) nübüvvetten önce Allah’a iman etmediğini gösterdiğini zannetmişlerdir. Oysa âyetin anlamı açıktır. Âyet, “Kur’ân’ın nüzulünden önce onun ne olduğunu bilmediğini, muhtevası ve öğretileri hakkında bilgi ve iman sahibi olmadığını” ifade etmektedir. Bu ifade, Hz. Peygamber’in (s.a.a) tevhid inancına, yüce marifetine ve ibadet ile kulluğun esaslarına olan bilgisine hiçbir şekilde aykırı değildir. Kısacası, Kur’ân’ın muhtevasından haberdar olmamak başka bir şey, “Allah’ı tanımamak” ise başka bir şeydir.
Hz. Peygamber’in (s.a.a) nübüvvet döneminden önceki hayatı da tarih kitaplarında aktarıldığı üzere, bu anlamın canlı bir delilidir. Bundan daha açık olan ise, Emîrü’l-Müminîn Hz. Ali’den (a.s) Nehcü’l-Belâğa’da nakledilen şu sözdür:
“Şüphesiz Allah, Resûlullah’ı (s.a.a) sütten kesildiği andan itibaren meleklerinin en büyüğüyle beraber kılmış; bu melek gece ve gündüz onu güzel ahlâkın ve üstün erdemlerin yollarına yönlendirmiştir.”
Âyetin sonunda ise şöyle buyurulmaktadır:
“Şüphesiz sen, insanları dosdoğru yola yönlendiriyorsun.”
Kur’ân yalnızca senin için bir nur değil, herkes için bir nur ve bütün insanları dosdoğru yola yönelten bir hidayet vesilesidir. Bu, hak yolunun yolcuları için Allah’ın büyük bir lütfu ve susamışların tamamı için hayat veren bir sudur.
Aynı anlam, “Fussilet” sûresinin 44. âyetinde başka bir ifadeyle şöyle dile getirilmiştir:
“De ki: O, iman edenler için bir hidayet ve şifadır. İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır.”
Ardından, “dosdoğru yol”un bir açıklaması olarak şöyle buyurulmaktadır:
“Göklerde ve yerde bulunan her şeyin kendisine ait olduğu Allah’ın yolu.”
Varlık âleminin kaynağına ulaştıran yoldan daha doğru bir yol olabilir mi? Varlık âleminin Yaratıcısına ulaştıran yoldan daha dosdoğru bir yol olabilir mi?
Gerçek saadet, Allah’ın davet ettiği saadettir; ona ulaşmanın yolu ise, yalnızca Allah’ın bunun için seçtiği yoldur.
Bu âyetin son cümlesi, aynı zamanda “Şûrâ” sûresinin de son cümlesidir. Gerçekte bu cümle, dosdoğru yolun yalnızca Allah’a götüren yol olduğunun bir delilidir. Nitekim şöyle buyurulmaktadır:
“Dikkat edin! Bütün işler Allah’a döner.”
Allah, varlık âleminin sahibi, onun hâkimi ve yöneticisi olduğuna ve insanın kemale ulaşmasını sağlayacak programların bu yüce yöneticinin inayeti altında bulunması gerektiğine göre, dosdoğru yol, yalnızca O’na götüren yoldur. Bunun dışındaki her yol ise sapkınlıktır; çünkü bâtıla götürmektedir. O hâlde O’nun pak zatından başka varlık âleminde gerçek olan nedir ki?!
Bu cümle, aynı zamanda takvâ sahipleri için bir müjde, zalimler ve günahkârlar için ise bir tehdit niteliğindedir. Zira onların tamamının dönüşü Allah’adır.
Aynı zamanda bu ifade, vahyin yalnızca Allah tarafından olması gerektiğinin de bir delilidir. Çünkü bütün varlıkların dönüşü ve onların yönetimi O’na aittir. Bu nedenle gerçek hidayetin gerçekleşebilmesi için peygamberlere vahyin kaynağı da O olmalıdır. Böylece bu âyetlerin başı ile sonu birbirine bağlı ve uyumlu olduğu gibi, sûrenin sonu da başlangıcıyla ve sûrede hâkim olan genel çizgiyle uyum içerisindedir.
Âyetullah Nâsır Mekârim Şîrâzî
