|
Tweet |
Bismillahirrahmanirrahîm
Şiî düşünürlerin çoğu, “İtret”in (Ehl-i Beyt’in (a.s)), konumunu açıklarken şu görüşü benimsemişlerdir: Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılması Ehl-i Beyt’in (a.s) yardımı olmaksızın mümkün olmadığından ve onlar Kur’ân’ın müfessiri hükmünde bulunduklarından, “Sakaleyn” hadîsinde “Kur’ân ile itret” yan yana zikredilmiştir.
Gerçekte ikinci “Sıkl”dan (ağırlıktan) söz etmek, birinci “Sıkl”ın ağırlığın muhafızları ve tercümanlarından söz etmek demektir[1] ve Allah’ın Kitabı ile itret arasındaki irtibat, kitap ile hikmet arasındaki irtibat gibidir.[2]
Bu esas çerçevesinde, Kur’ân’ın derin anlamlarına ulaşmak için zorunlu olarak Ehl-i Beyt’e (a.s) başvurmak gerekir; zira onlar Kur’ân’ın açıklayıcılarıdır ve ümmetin de onlara uyması gerekmektedir.[3]
Ayrıca “Ulü’l-Emr”in “itret” olarak tefsir edilmesi[4], nübüvvet mirasına, helâl ve haram ilmine sahip olmaları ve İslâm ümmeti içinde “tevhit” kelimesini açıklayabilme imkânına sahip bulunmaları, “Sakaleyn” hadîsinde “Allah’ın Kitabı ile itretin” birlikte anılmasının hikmetini ortaya koymaktadır.[5]
Erken dönem kaynaklarda, Hz. Ali’ye (a.s) nispet edilen mushafın, Kur’ân-ı Kerîm üzerine son derece ayrıntılı bir tefsir ve şerh mahiyetinde, Kur’ân’ın hacminin kat kat üzerinde olduğu ifade edilmiştir. Buna göre bu tefsir ilmi, mushaf formunda yalnızca masum İmamlara (a.s) ait olmuş ve nihayet İmam Mehdi’ye (a.f) intikal etmiştir; ancak sıradan insanlar bu ilimden habersizdir.[6]
Hz. Peygamber’in (s.a.a), mübarek iki işaret parmağını yan yana getirerek Kur’ân ile itretin eşliği ve bütünlüğünü ifade etmesi[7] de bu gerçeği teyit etmektedir. Belki de bu sebeple, bazı Sakaleyn rivayetlerinde “İtret” kelimesi “Kitabullah”tan önce zikredilmiştir. (İbn Düreyd, c. 2, s. 17; Hacı Menuçehrî, “Sekaleyn”in zeylinde).
Bu itibarla, Ehl-i Beyt (a.s) mektebinin tefsir, te’vil ve Kur’ânî anlam ve kavramların beyanı alanında, dönemin diğer tefsir ekollerine göre üstün bir konuma sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, onların Hz. Peygamber’e (s.a.a) olan bağlılıkları ve bu ailenin öğretilerinin vahye dayanmasından kaynaklanmaktadır. Eşsiz anlam genişliği ve derinliği, ince anlam tahlilleri ve Kur’ân’ın mesaj ve hakikatine ulaşmak için en doğru yöntemi seçmeleri, bu mektebin diğer ayırt edici özelliklerindendir.
Ehl-i Beyt (a.s), tefsirde yöntem ve kaidelerin bütün yönlerine tam bir dikkat göstermiş; Kur’ân’ı Kur’ân’la, Kur’ân’ı sünnetle ve Kur’ân’ı dil ve edebiyatla tefsir etme yöntemlerini uygulamışlardır. Onların tefsirlerinin temel ayırt edici niteliği ise, vahye olan irtibatları, ilmî kuşatıcılıkları ve masumiyetleridir. Bu doğrultuda, Ehl-i Beyt’in (a.s) her biri ilâhî ayetlerin belirli yönlerini açıklamada önemli bir rol üstlenmiş ve tamamı ortak bir muhtevayı dile getirmiştir; bu muhteva, tefsirî görüşler halinde birçok kaynakta tekrar tekrar nakledilmiştir.
Tarihî, siyasî, mezhebî ve itikadî şartların gereği olarak, bu büyük şahsiyetlerin her birinden geriye kalan miras, sayı ve yoğunluk bakımından birbirine eşit değildir. Doğal olarak, bu yüce imamların bazılarından nakledilen tefsirî beyanlar, diğer imamlara nispetle daha fazla veya daha azdır; ancak onların bütün sözlerinin esası birdir. Bu çerçevede, vahyin kaynağıyla en fazla irtibata sahip olan Hz. Ali’nin (a.s) daha belirgin ve seçkin bir role sahip olması son derece tabiidir.
Hz. Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra, ashabı halk nezdinde ilâhî hükümleri ve nebevî sünneti açıklamada başvuru ve sığınma mercii konumundaydı. Bununla birlikte, bütün sahâbenin düşünce ve ilim bakımından eşit olmadığı ve bazılarının diğerlerine üstünlük taşıdığı açıktır. Hz. Ali’nin (a.s) rolü de bu minvaldeydi; zira o, Hz. Resûl-ü Ekrem’le (s.a.a) olan yakın beraberliği sayesinde yüksek bir istidat ve kapasiteyle pek çok bilgi ve kavrayış elde etmiştir. Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Müfessirûn adlı eserinde[8], sahâbenin Kur’ân’ı anlama gücü ve onun mânâlarını idrak etme bakımından aynı seviyede olmadıklarını, bu farklılığın ise anlama araçlarının çeşitliliğinden kaynaklandığını belirtir; çünkü onların kelime anlamlarına vukufiyetleri farklı düzeylerdeydi. Bazıları lugat ilminde geniş bilgiye sahip olup hatta nadir kullanılan kelimeleri dahi tanırken, bazıları bu seviyede değildi. Bir kısmı da Hz. Peygamber’le (s.a.a) sürekli beraber bulunmaları sebebiyle nüzul sebeplerine diğerlerinden daha fazla vakıftı ki, Hz. Ali b. Ebî Tâlib (a.s) bunlardan biriydi. Gerçekte, İmam’ın (a.s) Hz. Peygamber’le (s.a.a) olan sıkı ve kesintisiz irtibatı, onun Kur’ân-ı Kerîm’in korunması ve muhafazasında son derece önemli ve hassas bir rol üstlendiğini göstermektedir. Nitekim daha önce de belirtildiği üzere, erken dönem kaynaklarda Hz. Ali’ye (a.s) nispet edilen mushafın, Kur’ân üzerine son derece ayrıntılı bir tefsir ve şerh mahiyetinde, Kur’ân’ın hacminin kat kat üzerinde olduğu ifade edilmiş; bu tefsirî bilginin mushaf formunda yalnızca masum imamlara (a.s) ait olduğu ve nihayet İmam Mehdi’ye (a.f) intikal ettiği belirtilmiştir.[9]
Hz. Ali’den (a.s) sonra, Hasaneyn (a.s) da (İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s)) çeşitli konularda tefsire dair görüşler ortaya koymuşlardır. Onların re’ye dayalı tefsiri yasaklamaları ve Kur’ân’da yer alan hükümlerle amel etmeyi emretmeleri, kendilerinden nakledilen pek çok rivayette zikredilmiştir.[10] Ayrıca, zaman zaman Kur’ân-ı Kerîm’in bazı bölümlerinin anlamını açıklamaya, nitelendirmeye ve kısım kısım tefsir etmeye de yönelmişlerdir. Nitekim İmam Hüseyin (a.s), Basra halkının talebi üzerine, “Hamd” kavramını açıklarken Fâtiha sûresini tefsir etmiştir.[11]
İmam Zeynelâbidîn (a.s) de Kerbelâ vakıasından sonra Kur’ân’ın en büyük müfessiri konumuna gelmiş ve pek çok durumda Kur’ân’ı tefsir etmiştir. Onun rivayetlerinin büyük bir kısmı hem Sünnî ve hem de Şiî kaynaklarda yer almaktadır. Kendisi, durumun gereğine göre ve çeşitli vesilelerle Kur’ân ayetlerini tefsir etmiş; bu tefsirler çoğunlukla Ehl-i Beyt’in (a.s) konumunun açıklanmasına yönelik olmuştur.[12]
İmam Bâkır (a.s) ve İmam Sâdık’ın (a.s) tefsirleri ve tefsirî görüşleri hakkında şunu söylemek gerekir ki, onlar bütün alanlarda Alevî düşünce, görüş ve bilginin kurucusu ve sistemleştiricisi olmuşlardır. Öğrencileri, bu iki imamın görüşlerinden çok sayıda rivayeti çeşitli alanlarda yaymışlardır. İmam Muhammed Bâkır’ın (a.s) Kur’ân’daki müteşâbih ayetlere ve müşkil meselelere özel bir dikkat göstermesi, onun belirgin özelliklerinden biridir.[13] Kaynakların bu imamdan nakledilen rivayetlere geniş yer vermesinin yanı sıra, Zeydiyye’nin Cârûdiyye kolunun kurucusu olan Ebû’l-Cârûd Ziyâd b. Münzir, kendi tefsirini İmam Muhammed Bâkır’dan (a.s) nakledilen rivayetlere dayanarak telif etmiştir.[14] Bu tefsirî rivayetlerin muhtevasını, Ali b. İbrâhim el-Kummî’nin tefsirinde de görmek mümkündür.
--------------
[1]- İbn Bıtrîk, s. 119.
[2]- Allame Tebâtabâî, el-Mîzân, c. 1, s. 12.
[3]- Tefsiri Ayâşî, c. 1, s. 5.
[4]- Şeyh Kuleynî, c. 1, s. 295; Râvendî, Fıkhü’l-Kur’ân, c. 1, s. 63.
[5]- İbn Bâbûye, Kâmilü’d-Dîn, s. 78, 527; Uyûnu Âhbarı’r-Rızâ, c. 2, s. 181; Şeyh Tûsî, Emâlî, s. 121–122; İbn Nemmâ, s. 10; Sibt-ı Tâbersî, s. 11; İbn Tâvus, el-Luhûf, s. 16.
[6]- İbn Bâbûye, Kâmilü’d-Dîn, s. 78, 527.
[7]- Ali Kummî, c. 1, s. 3.
[8]- c. 1, s. 35.
[9]- İbn Bâbûye, Kâmilü’d-Dîn, s. 78, 527.
[10]- Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Müfessirûn, c. 1, s. 102; Suyûtî, el-İtkân, c. 2, s. 198.
[11]- İbn Bâbûye, et-Tevhîd, s. 90.
[12]- Cessâs, c. 3, s. 444; Beğevî, c. 5, s. 215; Âlûsî, c. 22, s. 524; Akîkî Behşâyîşî, Tebakâtü’l-Müfessirîn-i Şi‘a, c. 1, s. 264, 266.
[13]- Akîkî Beşâyîşî, Tebakâtü’l-Müfessirîn-i Şi‘a, c. 1, s. 270–272.
[14]- İbn Nedîm, s. 36; Şeyh Tûsî, el-Fihrist, s. 72; Necâşî, s. 170.
tesettürlü escort ,fatih escort ,türbanlı escort ,travesti escort ,taksim escort ,beylikdüzü escort ,çapa escort
halkalı escort ,avrupa yakası escort ,şişli escort ,avcılar escort ,esenyurt escort ,beylikdüzü escort ,mecidiyeköy escort ,istanbul escort ,şirinevler escort ,avcılar escort
