Bugun...



Velâyeti Savunma Yolundaki Şehadet

Kesin bir şekilde ifade edilebilir ki, Hz. Fâtımatü’z-Zehrâ’nın (s.a) zamanında ortaya koyduğu o yerinde ve etkili müdahalesi olmasaydı, hilâfeti gasbetmiş olanlar Emirü’l-Müminin Ali’yi (a.s) ortadan kaldırır, velâyeti aynı dönemde tamamen yok eder ve böylece İslâm, kesin bir yok oluş sürecine girmiş olurdu.

facebook-paylas
Tarih: 23-11-2025 14:15

Velâyeti Savunma Yolundaki Şehadet

Bismillahirrahmanirrahîm

 

Yüce Allah, Ehl-i Beyt’i (a.s) bütün insanlık için birer örnek ve model olarak tanıtmıştır. Ancak dikkat edilmesi gereken husus şudur ki, bu yüce şahsiyetleri örnek almanın zorunlu şartı, onların pak hayat çizgilerini, yaşam sünnetlerini incelemek, o nurlu önderliklerinden ve rehberliklerinden haberdar olmak, sözlerini ve öğretilerini öğrenmektir. Masumların (as) şehadet günleri ve kutsal günler, onların yaşam tarzını, ahlâkını ve nurani sözlerini daha fazla mütalaa etmek ve bunlardan istifade etmek için son derece değerli fırsatlardır. Bu bağlamda, İslâm tarihi uzmanı ve İmam Hüseyin (a.s) Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Muhammed Hüseyin Recebî Devânî’nin birkaç yıl önce kaleme aldığı faydalı bir araştırma konuyu aydınlatmak üzere okuyuculara sunulmaktadır.

 

Hz. Fâtıma’nın (s.a) Vefatı veya Şehadeti Üzerine Bir İnceleme

Bu konuda ele alınması gereken ilk mesele, Hz. Zehrâ’nın (s.a) şehadeti mi, yoksa doğal bir ölümle mi vefat ettiği meselesidir.

Ehli Sünnet kaynaklarında, Hz. Fâtıma’nın (s.a) doğal bir ölümle bu dünyadan ayrıldığı ifade edilmektedir. Oysa şu soru önemlidir:

Hz. Resulullah’ın (s.a.a) yadigârı olan ve babasının hayatta olduğu dönem boyunca gençlik, canlılık ve neşe içinde bulunan bu mübarek şahsiyet nasıl olur da bir anda güçten düşer, hastalanır ve genç yaşta vefat eder?

 

Ehl-i Beyt İmamları’ndan (a.s) nakledilen rivayetlerde ve Hz. Fâtıma’nın (s.a) ziyaretnamesinde, onun şehadeti açık bir ifadeyle dile getirilmiştir. Bu yüce varlığın, “velâyeti savunma” uğruna gösterdiği direniş ve sebat, onu velâyet müdafaasının en büyük örneği ve hem erkekler, hem de kadınlar için velâyet bağlılığının en üstün modeli kılmıştır. O, dünya ve ahiret yolculuğunda tüm insanlara kılavuz olmuştur.

 

Hz. Fâtıma’nın (s.a) şehadetine dair rivayetlerin ötesinde, din büyüklerimizin bu meseleye gösterdikleri özel önem de ayrıca dikkat çekicidir. Ehl-i Sünnet’in bazıları ve Ehl-i Sünnet içerisindeki aşırı taraftarlar, Şiîlerin geçmişte Hz. Fâtıma’nın (s.a) şehadetinden söz etmediğini, bu konunun yalnızca son yıllarda gündeme getirildiğini iddia etmektedirler. Oysa hakikat bunun tam tersidir: Geçmişten bu yana, hatta İslâm İnkılâbı’ndan önce dahi, “Hz. Fâtıma’nın (s.a) şehadeti” adıyla merasimler düzenlenmiş, bugün özel olarak anılmış ve yâd edilmiştir.

Ancak İslâm İnkılâbı’ndan sonra, Hz. Fâtıma’nın (s.a) şehadetine dair her iki rivayet (yani Hz. Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) irtihalinden 75 gün ve 95 gün sonrası) beraberce anılmaya başlanmış; İmam Humeynî’nin (r.a) İnkılâbın ilk yıllarında yaptığı konuşmalarda “Hz. Fâtıma’nın (s.a) şehadeti” ifadesi açık ve net biçimde zikredilmiştir. Aynı şekilde toplumdaki İslâmî ve mezhebî birlik konusundaki tüm hassasiyetine rağmen, Ayetullah Seyyid Ali Hameneî (hafizahullah) da Hz. Zehrâ’nın (s.a) şehadetini açık bir ifadeyle vurgulamış ve her yıl “Fâtımiye merasimleri” ile iki cihanın en büyük hanımefendisinin şehadet günlerini İmam Humeynî Hüseyniyesi’nde düzenlemektedir.

Dolayısıyla Hz. Fâtıma’nın (s.a) şehadeti hakkında, ister rivayet yönünden ve ister aklî bakış açısından olsun, herhangi bir şüphe ve tereddüt bulunmamaktadır.

 

Vahiy Hânesine Yapılan Saldırının İncelenmesi

1. Saldırının Sebebi

Hz. Sıddîka-i Tâhire Fâtımatü’z-Zehrâ’nın (s.a) şehadetine dair iki rivayet mevcuttur. Bunlardan biri, bu yüce hanımefendinin babasının vefatından 75 gün sonra şehadete ulaştığı yönündedir ki, bu rivayet, hicretin 11. yılının 13 Cemâziyelevvel gününe tekabül etmektedir. Ancak bu mübarek şahsiyetin “nasıl şehit edildiği” meselesine gelince, şunu belirtmek gerekir:

Hz. Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) vefatının ardından “hilafetin gasp edilmesi”, güvenilir tarihî rivayetlere göre, şii kaynaklarının yanı sıra, Taberî’den önce üçüncü asırda yaşamış olan İbn Kuteybe Dîneverî’nin çok eski ve önemli eseri el-İmâme ve’s-Siyâse’de de bu konuya değinilmiştir.

Bu eserde yer aldığına göre, Hz. Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra, Emirü’l-Müminin Ali’nin (a.s) gasıp halifeye biat etmemesi üzerine Ömer b. Hattâb, Ebû Bekir’e şunu söylemiştir: “Ali bize biat etmedikçe ondan emin olamayız; sahip olduğu konum nedeniyle hilâfet açısından tehlike teşkil edecektir.” Bu nedenle Ömer, halifeye İmam Ali’nin (a.s) huzura getirilmesi ve kendisinden biat alınması gerektiğini söylemiştir.

Bu öneri doğrultusunda halife, Ömer b. Hattâb’ın azat edilmiş kölesi Künfuz’u Hz. Ali’nin (a.s) evine gönderir. Künfuz, Hz. Ali’nin (a.s) evine giderek, “Resûlullah’ın halifesi sizi çağırıyor” der. Emirü’l-Müminin (as) bunun üzerine şöyle buyurur:

“Ne kadar da çabuk Resulullah’a (s.a.a) iftira isnat ediyorsunuz!” Hz. Ali’nin (a.s) kastı şudur: O, asla Hz. Resulullah’ın (s.a.a) halifesi değildir.

 

Hz. Ali’nin (a.s) bu cevabı Ebû Bekir’e ulaşınca, o bir süre ağlar ve ardından Künfuz’u tekrar göndererek şu mesajı iletmesini söyler: “Resulullah’ın halefi senden gelip kendisine biat etmesini istiyor.”

İmam Ali (a.s) bu sözü duyunca şöyle buyurur:

“Sübhânallah! Kendisine lâyık olmadığı bir şeyi iddia ediyor.”

Yani hem “Hz. Resulullah’ın (s.a.a) halifesi” olduğunu öne sürmesi ve hem de Hz. Peygamber’in (s.a.a) vasîsi, en yakın dostu ve ondan sonra hilâfete en layık kişi olan Hz. Ali’den (a.s) biat talep etmesi, şaşılacak ve kabul edilemez bir durumdur.

Ebû Bekir bu mesajı duyunca yeniden ağladı. Bu sırada Ömer b. Hattâb, İmam Ali’nin (a.s) barışçıl bir şekilde teslim olmayacağını ve biat etmeyeceğini belirtir; bunun ardından halifeden sert ve şiddetli davranma iznini alır. Böyle bir emri uygulamak üzere Ömer b. Hattâb, elinde bir ateş tutarak Hz. Ali’nin (a.s) evine doğru hareket eder.

 

Hz. Ali’nin (a.s) evinde, Hz. Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) on iki sahabesi, velâyete bağlılıkları ve Emirü’l-Müminin Ali’ye (a.s) sadakatleri sebebiyle orada toplanmış ve onu savunmak üzere bir çeşit kararlılık göstererek beklemekteydiler. İşte bu esnada Ömer b. Hattâb, elindeki ateşle birlikte evin bulunduğu yöne yönelir.

 

İbn Kuteybe’nin nakline göre Ömer b. Hattâb, çoğu rivayette “ricâle” (yaya) olarak nitelenen bir grup insanla -ki bu kelime sözlükte “yaya” anlamına gelse de burada serseri, ayaktakımı ve düzensiz kimseler anlamında olumsuz bir mana taşımaktadır- Hz. Fâtıma’nın (s.a) evine doğru ilerledi; Ömer’in elinde bir ateş meşalesi bulunuyordu.

 

2. Emirü'l-Müminin Ali’yi (a.s) Savunmak İçin Hz. Fâtıma’nın (s.a) Önce Davranması

 

İbn Kuteybe’nin aktardığına göre, Ömer b. Hattâb, yine ricâle olarak nitelenen bir grup kişiyle -ki burada bundan maksat serseri ve düzensiz kimselerdir- Hz. Fâtıma’nın (s.a) evine doğru hareket etti; Ömer’in elinde bir ateş meşalesi vardı.

 

Kendisine “Ne yapmak istiyorsun?” diye sordular. O da “Bu evi, içinde bulunanlarla birlikte yakmak istiyorum” dedi. Kendisine evde Hz. Fâtıma’nın (s.a), yani Hz. Resulullah’ın (s.a.a) yadigârının bulunduğu söylendi. Ömer ise, Arapça “ve in” (yani “o olsa bile”) ifadesiyle “O, orada olsa bile!” diye karşılık verdi.

 

Rivayete göre Ömer, evi kuşattı ve yüksek sesle şöyle bağırdı: “Ey bu eve sığınanlar! Dışarı çıkmak zorundasınız; aksi hâlde evi ateşe veririm!”

 

Daha önce belirtildiği gibi evde, Emirü’l-Müminin Ali (a.s), Hz. Fâtıma (s.a) ve ayrıca Hz. Resulullah’ın (s.a.a) seçkin sahabelerinden on iki kişi bulunmaktaydı. Bu durumda evde bulunan herkesin görevi, tehlike altındaki velâyetin sahibini savunmak idi.

 

Dolayısıyla “Emirü’l-Müminin’in Ali (a.s) evde bulunmasına rağmen, neden Hz. Fâtıma (s.a) saldırganlara karşı koymak üzere öne çıktı?” şeklinde yöneltilen soruya şöyle cevap verilmelidir: Emirü’l-Müminin Ali (a.s) gaspedenlerin asıl hedefi olup yüzde yüz bir tehlike altındaydı. Velâyete inanan ve ona bağlılık taşıyan herkes, velâyeti hedef alan saldırganlara ve itirazcılara karşı durmakla yükümlüdür. Kuşkusuz orada bulunan o on iki kişi de bu niyete sahipti. Ancak bu konuda öncelik fazileti Hz. Fâtıma’ya (s.a) aittir. Yani o mübarek varlık, velâyeti savunmada herkesten önce davranmış; orada bulunan erkekler de Hz. Ali’yi (a.s) savunma niyetinde olmalarına rağmen, bizzat Hz. Fâtıma (s.a) gasıp saldırganların üzerine gitmiştir. Üstelik O, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) aziz ve değerli yadigârı olduğundan, saldırganların Hz. Resulullah’ın (s.a.a) yadigârına hürmetsizlik edecekleri düşünülemezdi.

 

İbn Kuteybe’nin nakline göre Hz. Fâtıma (s.a), Ömer b. Hattâb’ı sesinden tanımış ve kapıya gelerek şöyle hitap etmiştir:

“Ey Hattâb’ın oğlu! Bu mu, babam Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine dair vasiyetlerini yerine getirmeniz? Babamın kefeni henüz kurumamışken ailesine karşı böyle mi davranıyorsunuz?!”

Ömer, Hz. Fâtıma’nın (s.a) sesini duyunca şöyle cevap vermiştir: “Ey Peygamber’in kızı! Babanın yanında ne kadar sevgili olduğunu biliyorum; fakat kapıyı açmaz ve bu kişiler ile Ali dışarı çıkıp biat etmezlerse, evi yakarım. Çünkü bu, babanın dinini daha da sağlamlaştırır.”

Hz. Fâtıma (s.a) bu küstahlığı duyunca, yüksek sesle Hz. Resulullah’a (s.a.a) hitapla ah ve nale edip şöyle feryat etti:

“Ey Baba! Senin vefatından sonra Ebû Kuhâfe’nin oğlu (Ebû Bekir) ve Hattâb’ın oğlu (Ömer) bize neler yapıyor, bir bilseydin!”

 

Bu söz öylesine yakıcı ve etkileyiciydi ki, İbn Kuteybe’nin nakline göre Ömer’in yanında bulunan birçok kişi ve ricâle (serseri ve ayaktakımı) bu sözlerle derinden sarsıldı; kalpleri parçalandı, yürekleri dağlandı. Öyle ki, “Bizim Fâtıma’yla ve Fâtıma’nın eviyle bir işimiz yoktur” diyerek oradan uzaklaştılar. Ancak bu ricâle ve ayaktakımının bir kısmı Ömer’le birlikte kaldı. Bu noktada İbn Kuteybe, şöyle diyor: “Kapı açıldı…”

 

3. Saldırının Niteliği

İbn Kuteybe, kapının açıldığını ve Ömer b. Hattâb ile yanındakilerin Emirü’l-Müminin Ali (a.s) ve Hz. Fâtıma’nın (s.a) evine hücum ettiğini belirtir; fakat nasıl hücum edildiğini açıklamaz.

 

Şiî kaynaklarda ise, şu şekilde aktarılmaktadır: Ömer b. Hattâb tehdidini gerçekleştirmiş ve kapıyı ateşe vermiştir. Kapı dışarıdan yanıp tutuştuğunda ve yarı yarıya yandığında Ömer, güçlü bir tekmeyle kapıyı içeri doğru açmıştır. O esnada Hz. Fâtıma (s.a) kapının arkasında bulunuyordu. Kapı hızla açıldığında, kapının şiddeti mübarek böğrüne isabet etmiş, o mübarek hanımefendi kapı ile duvar arasında ciddi şekilde yaralanmıştır. Üstelik hamile olduğundan, kaburgası kırılmış ve karnındaki cenin düşmüş, Hz. Fâtıma (s.a) baygın bir hâlde yere yığılmıştır.

 

Saldırganlar eve hücum ettiler ve o esnada içeride bulunan Zübeyr b. Avvâm, karşılaştığı bu manzarayı görünce kılıcını çekerek saldırganlara doğru atıldı. Ancak yere düşürüldü. Üzerine üşüştüler ve onu etkisiz hâle getirip kılıcını aldılar. Ardından Emîru’l-Müminîn Ali’nin (a.s) üzerine gidip kollarını bağladılar ve onu sürükleyerek mescide doğru götürdüler.

 

Dolayısıyla aziz okuyuculara sunulan bu rivayete göre, Hz. Zehrâ (s.a), Ömer b. Hattâb’ın darbesine maruz kalmış; kapının zorla açılması ve gerçekleşen saldırı sonucunda mübarek kaburgası kırılmış ve karnındaki çocuğunu düşürmüştür.

 

Hz. Zehrâ’nın (s.a) şahadetine sebep olan unsurları şu şekilde sıralayabiliriz:

1- Hz. Peygamber’in (s.a.a) yürek parçalayan irtihalinin büyük musibeti ve bu musibete tahammül etmek, Hz. Peygamber’in (s.a.a) mukaddes makamını tanıyan kimseler için son derece ağır ve katlanılması güçtü. Hz. Peygamber’in (s.a.a) bu büyük musibeti o kadar büyüktür ki, onunla ilgili ziyaretlerde de bu konuya işaret edilir. Nitekim Cumartesi günü okunan ve Hz. Peygamber Efendimize (s.a.a) mahsus olan ziyarette üç kez “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn” diyor ve ardından şöyle arz ediyoruz:

“Ey müminlerin gönlünün sevgilisi! Sizin vefatınızla en büyük musibete maruz kaldık; çünkü sizin ayrılışınızla bize vahyin nimeti kesildi ve böylece Resûl-i Ekrem’i kaybetmiş olduk.”

 

Aynı şekilde mübarek Ramazan ayında okunan İftitâh duasında da Hz. Peygamber’in (s.a.a) yokluğundan dolayı Allah’a şöyle niyazda bulunuyoruz:

“Allah’ım! Peygamberimizi kaybetmiş olmamızdan Sana şikâyet ediyoruz.”

 

Şimdi böyle bir musibet, aradan 1400 yıl geçmesine rağmen bizler için hâlâ taze ve hüzün verici ise, Hz. Zehrâ (s.a) ve Emîru’l-Müminîn Ali (a.s) için, o ilk günlerde nasıl büyük ve dayanılması zor bir acı olduğu açıktır.

 

2- Hz. Zehrâ’nın (s.a) derin üzüntüsüne, kederine ve nihayet şahadetine sebep olan bir diğer etken ise, Hz. Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra ümmetin Hz. Peygamber’in (s.a.a) yoluna ve İslâm’ın özüne ihanet etmesidir. Hz. Zehrâ (s.a), Hz. Peygamber’in (s.a.a) büyük gayretlerinin ve İslâm’ın muazzam kazanımlarının, hilafetin gasp edilmesiyle ve velayete vurulan darbeyle yok olma ve çöküş eşiğine geldiğini bizzat gözleriyle görmekteydi. İşte bu durum kendisini son derece incitiyor ve derinden yaralıyordu.

 

3- Üçüncü etken ise, az önce aktarılan hadisedir. Yani Hz. Zehrâ’nın (s.a) evine yapılan saldırı, mübarek bedeninin darp edilmesi, kaburgasının kırılması ve taşıdığı ceninin düşmesi. Bu saldırının doğurduğu sonuçlar, o mübarek varlığı şehadet yatağına düşmüş hâle getirdi. Hz. Zehrâ (s.a) birkaç gün hasta hâlde kaldı, sonra şehit oldu; mübarek ruhu, derin acılarla dolu bir kalple Allah’a doğru uçup gitti.

 

4. Mescid Hadisesi ve Emîru’l-Müminîn Ali’nin (a.s) Öldürülmekle Tehdit Edilmesi

Yukarıda belirtildiği üzere, Emîru’l-Müminîn Ali (a.s) gasıp halifeye biat etmeyi kabul etmeyince ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) bazı seçkin sahabileri de velayeti müdafaa etmek amacıyla onun evinde toplandıklarında, Ömer b. Hattâb halifenin emriyle ve elinde bulunan güçle o mübarek zatların bulunduğu eve saldırmış ve evi kuşatma altına almıştı. Saldırganlar, evin kapısını ateşe vererek içeriye hücum etmiş, Emîru’l-Müminîn Ali’yi (a.s) tutuklamış ve onu mescitte bulunan halifenin yanına götürmeye başlamışlardı.

 

Rivayetlere göre, Emîru’l-Müminîn Ali’yi (a.s) evden çıkarmak istedikleri sırada, Hz. Zehrâ (s.a) kendisine gelmiş ve öne çıkarak Emîru’l-Müminîn Ali’nin (a.s) elbisesine sıkıca sarılıp onların bu girişimine engel olmuştur.

 

O mübarek varlığın Hz. Ali’den (a.s) ayrılmadığını görünce, Ömer b. Hattâb’ın emriyle Hz. Zehrâ’nın (s.a) ellerine o kadar kamçı vurdular ki, mübarek kolları morardı ve yeniden baygın düştü. Böylece saldırganlar Emîru’l-Müminîn Ali’yi (a.s) mescitteki halifenin yanına götürmede başarılı oldular.

 

Hz. Zehrâ (s.a) kendine geldiğinde ve Emîru’l-Müminîn Ali’nin (a.s) götürüldüğünü, üstelik hayatının tehlikede olduğunu fark ettiğinde, o yorgun bedeni ve kırık kaburgasıyla kendisini mescide ulaştırdı. Oraya vardığında, Emîru’l-Müminîn Ali’nin (a.s) elleri bağlı bir şekilde ölümle tehdit edildiğini, başının üzerinde bir kılıç tutulduğunu ve biat etmediği takdirde başının kesileceğinin söylendiğini görünce şöyle haykırdı:

“Amcamın oğlunu serbest bırakın! Aksi hâlde Allah’a yemin ederim ki, Peygamber’in (s.a.a) kabrine gidip Allah katında sizi lanetleyeceğim.”

Daha sonra yanında Hz. Hasan (a.s) ve Hz. Hüseyin (a.s) olduğu hâlde, Hz. Peygamber’in (s.a.a) mübarek kabrine yöneldi. Emîru’l-Müminîn Ali (a.s) ise, Salman’a şöyle buyurdu:

“Resulullah’ın (s.a.a) kızına yetiş; onu beddua etmekten alıkoy.”

Salman, Hz. Zehrâ’nın (s.a) yanına gelip şöyle arz etti: “Ey Allah Resûlü’nün (s.a.a) kızı! Babanız âlemlere rahmetti. Lütfen bedduadan vazgeçiniz.”

Hz. Zehrâ (s.a) şöyle buyurdu:

“Ey Salman! Bırak ki bu zalimlerden hakkımı alayım.”

Salman tekrar arz etti: “Ey Allah Resûlü’nün (s.a.a) kızı! Emîru’l-Müminîn (a.s) beni size gönderdi ve eve dönmenizi istiyor.”

 

Hz. Zehrâ (s.a), Emîru’l-Müminîn Ali’nin (a.s) emrini duyunca şöyle buyurdu:

“Madem o emretti, itaat ederim ve sabrederim.”

Ebû Bekir bu manzarayı görünce Emîru’l-Müminîn Ali’yi (a.s) serbest bıraktı ve şöyle dedi: “Fatıma onun yanındayken biz onu biate zorlamayacağız ve ona hiçbir şeyi dayatmayacağız.”

 

Neticede Emîru’l-Müminîn Ali (a.s), Hz. Zehrâ (s.a) ile birlikte biat etmeden eve döndüler.
Kesin bir şekilde denilebilir ki, Hz. Zehrâ’nın (s.a) o kritik anda yetişmemiş olması hâlinde, hilafeti gasp edenler Emîru’l-Müminîn Ali’yi (a.s) ortadan kaldıracak, velayet o anda yok edilecek ve İslâm kesin bir yok oluş sürecine girecekti.

 

Peygamber (s.a.a) Sahâbelerini Geceleyin Kıyama Davet

Hz. Fâtımatü’z-Zehrâ’nın (s.a), velâyetin savunulmasındaki eşsiz rolünün bir diğer boyutu, hem Şiî ve hem de Sünnî kaynaklarda yer alan şu husustur:

Hilâfetin gasp edilmesi yönünde gerçekleştirilen tertipten sonra, Emîru’l-Müminîn Ali (a.s), birkaç gece boyunca Hz. Fâtımatü’z-Zehrâ’yı (s.a) bir bineğe bindiriyor; Hz. Hasan (a.s) ve Hz. Hüseyin’in (a.s) ellerini tutuyor ve Müslümanların kapılarına, özellikle de Ensâr’ın evlerine giderek onları gasıplara karşı durmaya ve hakkın iadesi için yardım etmeye çağırıyordu. Hz. Fâtıma (s.a) da bu konuda insanları Emîru’l-Müminîn Ali’nin (a.s) yardımına koşmaya davet ediyor, fakat onlar şöyle cevap veriyorlardı: “Ey Allah Resûlü’nün (s.a.a) kızı! Ebû Bekir’le yapılan biat işi artık tamamlanmıştır. Eğer amcaoğlun, Ebû Bekir’den önce bizden biat talep etseydi, biz kesinlikle başkasını kabul etmezdik.”

 

Emîru’l-Müminîn Ali (a.s) da şu karşılığı veriyordu:

“Hz. Peygamber’in (s.a.a) vasîsi olarak, acaba siz, benden Allah Resûlü’nün (s.a.a) cesedini yıkama, kefenleme ve defnetme işlerini bırakıp onun geride bıraktığı yönetim hususunda mücadele etmemi mi bekliyordunuz?”

 

Şiî kaynaklarda aktarıldığına göre, bu birkaç gece boyunca Emîru’l-Müminîn Ali (a.s) ve Hz. Fâtıma’dan (s.a) duydukları sözleri işiten halk, Hz. Peygamber’in (s.a.a) tavsiyelerini, Gadir-i Hum’daki hadiseyi hatırlıyor, derinden etkileniyor, ağlıyor ve Hz. Ali’ye (a.s) destek vereceklerine dair söz veriyorlardı. Bunun üzerine Emîru’l-Müminîn Ali (a.s), onlarla bir kıyam için sözleşiyor ve “Herkes, gasıplara karşı kıyam etmek için belirlenmiş bir yerde ve bilinen bir saatte, başları tıraşlı olarak hazır bulunsun” diye emrediyordu.

 

Ancak sözleşilen vakit geldiğinde, Emîru’l-Müminîn Ali’nin (a.s) evinde toplanıp direnmiş olan birkaç kişiden ve bir rivayete göre yalnızca dört kişiden yani Selmân, Ebû Zerr, Mikdâd ve Ammâr’dan başkası gelmiyordu. Sünnî kaynaklarda Emîru’l-Müminîn Ali’nin (a.s) yalnızca bir gece Hz. Fâtıma (s.a) ve iki evlâdı Hz. Hasan (a.s) ve Hz. Hüseyin (a.s) ile birlikte sahâbelerin kapılarını dolaşmış ve onlardan yardım istediği gelmiştir.  Onlar da başları tıraşlı olarak yardım edeceklerine söz verdikleri, ancak vakit geldiğinde yalnızca Selmân, Ebû Zerr ve Mikdâd’ın gelmiş, Ammâr ise, gecikerek ulaşmıştır.

 

Emîru’l-Müminîn Ali (a.s) bu durumu görünce şöyle buyurdu:

“Emrimi yerine getirmek için başlarını traş etmeye bile hazır olmayan bir topluluk, hilâfeti geri almak için nasıl meydan okuyacaktır?”

Bu sebeple gasıplarla doğrudan mücadeleden vazgeçmiştir. Bu husus, yani Emîru’l-Müminîn Ali’nin (a.s), Hz. Fâtıma’nın (s.a) kapsamlı desteğiyle birlikte halkı gasıplara karşı kıyama çağırması, kesin ve sabit bir tarihi gerçektir. Öyle ki, Muâviye -Allah’ın lâneti üzerine olsun- bile, Hz. Ali’ye (a.s) hilâfete başkaldırdığı dönemde yazdığı bir mektupta buna açıkça işaret etmiş ve şöyle demiştir: “Henüz dün gibi hatırlıyorum: Evinin perdesi eşini (yani Hz. Fâtıma’yı) bineğe bindirmiş, iki elin Hasan ve Hüseyin’in elleri arasındaydı. Ebû Bekir’e biat edildiği gün, Bedir ehlinin ve İslâm’ın öncü muhacirlerinin tek tek kapılarına giderek onları kendine biate çağırıyor, eşin ve iki oğlunla birlikte onlara yalvarıyor, Allah Resûlü’nün yârinin (yani Ebû Bekir’in) ardından gitmemeleri için ricada bulunuyordun. Ancak dört ya da beş kişiden başkası davetine icabet etmedi.”

 

İmam Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor:

“Halk, Ebû Bekir’e biat edince ve Emîru’l-Müminîn Ali’yi (a.s) yardımsız bırakınca, o mübarek zat hilâfet iddiasını bıraktı. Çünkü insanların bir anda yeniden putperestliğe dönmesinden ve hak olan ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah’ sesinin sönmesinden endişe etti.”




Bu haber 763 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER GÜNDEM Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI