Bugun...



Medine’nin Söylenmemiş Öfkeleri

Medine, Hz. Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) varlığının ayrılışından sonra, artık eski şehir değildi. Henüz Allah Resulü’nün (s.a.a) kokusu sokaklarda hissediliyorken, Ehlibeyt’in (a.s) üzerine acı hadiseler çöktü.

facebook-paylas
Tarih: 26-11-2025 16:53

Medine’nin Söylenmemiş Öfkeleri

Bismillahirrahmanirrahîm

 

Bu makale, İslam tarihinin en hüzünlü günlerinin kalbine uzanıyor; öyle günler ki, Hz. Fatıma (s.a) ile Emirü’l-Müminîn Ali (a.s), yanık ifadeler ve hüzün dolu iç döküşlerle hem ayrılığın acısını haykırdılar ve hem de büyük bir sapmaya karşı itirazlarını dile getirdiler.

 

Tarihi Sarsan Bir Konuşma

Hz. Fatımatü’z-Zehrâ’nın (s.a) sözleri, baba kaybının dayanılmaz hüznünün ve Sakîfe sonrası siyasi gelişmelere yönelik kesin itirazın açık bir birleşimidir.
 

Hz. Zehrâ (s.a), mescide gidip bir hutbe irad etti ki, mahiyeti itibarıyla tarihin en büyük siyasî itiraz belgelerinden biridir. Bu hutbede yalnızca “Fedek”in geri alınması için değil, “velâyetin” savunulması ve bozulan ahitlerin hatırlatılması için haykırdı:

“Ey insanlar! Ne kadar çabuk haktan yüz çevirdiniz ve Resûl-i Ekrem’den (s.a.a) sonra verilen sözleri ne kadar hızlı çiğnediniz!” [1]

 

Emirü’l-Müminîn Ali’nin (a.s) Yalnızlığına Dair Sitem

Hz. Fatımatü’z-Zehrâ’nın (s.a) en acı dolu serzenişlerinden biri, insanların Emirü’l-Müminîn Ali’ye (a.s) sırt çevirdiğini duymasıydı. O, eşine soruyor ve Medine’de hakkın göz ardı edildiği bu yeni duruma dair sitemini dile getiriyordu.

Hz. Fatıma’nın (s.a) sözü:
“Ey Ebü’l-Hasan! Senin henüz duymadığın bir şeyi işittim… Ey Ebü’l-Hasan! Duydum ki artık Medine’de kimse sana selâm vermiyormuş!”

Emirü’l-Müminîn Ali (a.s) şöyle buyurdu:

“Ey Allah Resûlü’nün (s.a.a) kızı! Bana düşmanlık ediyorlar, hakkımı gasbettiler. Bana selâm vermemeleri önemli değil; hatta selâmımın cevabını bile vermiyorlar.” [2]

 

Hz. Fatımatü’z-Zehrâ’nın (s.a) ve Emirü’l-Müminîn Ali’nin (a.s) o dönemdeki sözleri, basit birer “anlatı” değil, İslam toplumunun Hz. Resûl-i Ekrem’den (s.a.a) sonra içine düştüğü felâketin derinliklerini haber veren “tarihî ve kesin” birer rapordur.

 

Tarihçiler şöyle yazmıştır: “Fatıma (s.a) hayattayken bazı insanlar Ali’ye (a.s) hürmet gösteriyordu; fakat onun vefatının ardından insanlar yüzlerini Ali’den (a.s) çevirdiler.” [3]

 

Ayrılık Kokusunun Duyulması

Hz. Fatımatü’z-Zehrâ (a.s), vefat zamanının yaklaştığını hissettiğinde, hasta yatağında uzanmış hâlde iken Hz. Ali’ye (a.s) şöyle hitap etti:

“Ey amca oğlu! Bana ölüm haberi ulaşmış bulunuyor ve anladığım kadarıyla kısa bir süre sonra babama kavuşacağım. Bu sebeple yüreğimde olan şeyi sana vasiyet ediyorum.”
 

Emîrü’l-Müminîn Ali (a.s) ona şöyle cevap verdi:

“Ey Allah Resûlü’nün (s.a.a) kızı! Dilediğin her şeyi vasiyet et.”

Bunun üzerine Hz. Ali (a.s), Hz. Fatıma’nın (s.a) başucuna oturdu ve odada bulunanların dışarı çıkmasını istedi. Ardından Hz. Fatıma (s.a) şöyle buyurdu:

“Ey amca oğlu! Seninle birlikte yaşadığım günden beri benden ne bir yalan gördün ve ne de bir ihanet; hiçbir zaman sana karşı gelmedim.”

İmam Ali (a.s) ona şu sözlerle karşılık verdi:

“Asla! Sen, Allah’ı daha iyi tanıyan, daha faziletli, daha takvalı, daha değerli ve daha Allah’tan korkan birisin ki seni bana karşı gelmekle suçlayayım! Seninle ayrılık ve seni kaybetmek benim için son derece zordur. Ancak ölüm karşısında yapılabilecek bir şey yoktur. Allah’a yemin ederim, Hz. Resûlullah’ın (s.a.a) musibeti yeniden tazelendi ve senin vefatın ile ayrılığın (benim için) son derece büyük ve ağırdır. O hâlde, ‘Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz’; çünkü bu musibet son derece acı verici, yürek parçalayıcı, zor ve hüzün doludur. Allah’a yemin ederim ki bu, tesellisi olmayan ve telafisi bulunmayan bir musibettir.”

Bunun ardından bir süre birlikte ağladılar. İmam Ali (a.s), Hz. Fatıma’nın (a.s) başını göğsüne bastırdı ve şöyle buyurdu:

“Dilediğin her şeyi vasiyet et; vasiyetlerini en güzel şekilde yerine getireceğim.”

Bunun üzerine Hz. Fatıma (s.a) kendi vasiyetlerini açıklamaya başladı. [4]

 

Hz. Fatıma’nın (s.a) Emirü’l-Müminîn Ali’ye (a.s) Vasiyeti

Hz. Fatımatü’z-Zehrâ’nın (s.a), Emirü’l-Müminîn Ali’ye (a.s) yaptığı vasiyet, onun son itirazının özeti niteliğindeydi. Kendisine zulmeden kimselerin cenazesinde bulunmamasını istemiş ve defninin gizli yapılmasını talep etmişti. İmam’a (a.s) şöyle dedi:

“Ey amca oğlu! Ben Muhammed’in kızı Fatıma’yım. Allah, beni seninle evlendirdi ki dünyada ve ahirette senin olayım. Sen, insanlar arasında bana en lâyık olanısın. Beni geceleyin kefenle, yıka ve kokulandır; bana gece namaz kıl ve beni gece defnet. Hiç kimseye haber verme. Seni Allah’a emanet ediyorum ve kıyamet gününe kadar çocuklarıma selâm ve duâ gönderiyorum.” [5]

 

Defin Anında Hz. Ali (a.s); Sabır Dağının Öfkesi

Emîrü’l-Müminîn Ali (a.s), bu zorlu dönemde ilahî sabra buyrulmuştu. Ancak sabrının kırıldığı an, Hz. Fatımatü’z-Zehrâ’nın (s.a) gizlice defnedildiği geceydi. Gecenin sessizliği içinde, Emîrü’l-Müminîn Ali (a.s) Hz. Resulullah’a (s.a.a) içini döktü.

“Ali can! Beni defnettiğinde, mezarımın başından hemen ayrılma; bir süre orada dur. Çünkü bu an, sana en çok ihtiyaç duyduğum andır.”

Hz. Ali (a.s), Hz. Zehrâ’yı (s.a) kendi elleriyle defnetti; mahbubunun kabrinin toprağını kendi elleriyle attı. Ardından mübarek kabrinin başında durdu:
“Kabir toprağını eliyle düzeltip bitirdiğinde, birden hüzün Ali’yi kapladı. [6]

Ne yapacaktı? Kiminle konuşacaktı? İçindeki derdi kime söyleyecekti? Hz. Peygamber’in (s.a.a) kabri yakındı. Ondan daha iyi kime açılabilirdi? Hz. Resulullah’ın (s.a.a) kabrine yöneldi ve şöyle seslendi:

“Hem kendim ve hem de kızın Zehrâ adına size selâm ediyorum. Eğer Ali’nin hâlini sorarsanız, bilin ki Ali’nin sabrı tükenmiştir.”

Sonra şöyle buyuruyor:

“Ey Allah’ın Resulü! Çok yakında kızınız, ümmetinizin onun hakkını gasp etmek için nasıl birbirine kenetlendiğini size haber verecektir. Bu konuyu ondan ısrarla sorun!”

“Fakat senin sünnetine (yani sabır sünnetine) uymak, ayrılığın karşısında bana bir tesliyettir. Seni bizzat kendi elimle toprağa emanet ettim; sen ise benim göğsümün üzerinde ruhunu teslim etmiştin. Evet, Kur’ân’ın haber verdiği gibi “Hepimiz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz”. Artık emanet sahibine döndü ve Zehrâ elden gitti. Ondan sonra gökler ve yer bana çirkin görünüyor; gönlümün acısı hiç eksilmiyor, gecelerim uykusuz, yüreğim kederlidir; ta ki Allah beni senin yanına alıp huzuruna yerleştirinceye kadar.” [7]

“Fatıma’nın vefatı, kalbi yoran ve hüznü daimî kılan bir darbe oldu; ne kadar da çabuk bir şekilde birliğimiz dağınıklığa sürüklendi. Şikâyetimi yalnızca Allah’a arz ediyorum.”


Bu hutbe, İmam Ali’nin (a.s) defin anında söylediği sözler olup, Hz. Resulullah’tan (s.a.a) sonra Ehlibeyt’e (a.s) yapılan haksızlıkların en çarpıcı tarihî belgelerinden biridir.

 

Tarih İçinde Hz. Zehrâ’nın (s.a) Defnedilişi

Hz. Ali (a.s) ile Hz. Fatıma (s.a) arasındaki sevgi, tarihte örneği az görülen, eşsiz bir bağdı. İmam (a.s), bir şiirde şöyle buyuruyor:

“Biz, bir korulukta yaşayan bir çift güvercin gibiydik;

Sağlık ve gençliğimizin tadını birlikte çıkarıyorduk.” [8]

Şehid Murtaza Mutahhari bu beyti şöyle açıklıyor: “Biz bir çift güvercin gibiydik; birbirimizden ayrılmamız mümkün değildi. Fakat kader aramıza girdi, ve bizi ayırdı. Hz. Ali (a.s) bazen karanlık gecede kabristanın kenarına gider, uzakta durur, sevgili Zehrâ’sı ile konuşur; ona selâm verir; ardından derdini anlatır ve bir süre sonra kendi şikâyetine Zehrâ’nın ağzından cevap verirmiş gibi olurdu:

“Neden sevgilimin kabrinin başında durup ona selâm veriyorum da o bana cevap vermiyor!?”

“Ey Habib! Mâlik, sevgili! Neden sesime karşılık vermiyorsun? Acaba benden ayrıldığın için dostluğu unuttun mu? Artık kalbinde benim için yer yok mu?”


Sonra kendisi bu soruya şöyle cevap veriyor:

“Sevgilim bana şöyle yanıt verdi: ‘Benden nasıl bir cevap bekliyorsun? Bilmez misin ki ben artık taşlar ve toprağın altında rehindeyim?’” [9] [10]

 

Ebedî Bir Mazlumiyetin Mirası

Hz. Fâtımatü’z-Zehrâ’nın (s.a) ve Emirü’l-Müminîn Ali’nin (a.s) o dönemde dile getirdikleri sözler, basit ve sıradan bir “haber” değildir. Bunlar, Hz. Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra İslâm toplumunu kuşatan derin bir trajedinin ayrıntılı bir tarihî kaydıdır.

Bu içli sitemler, gizli vasiyetler ve hüzün yüklü ifadeler, Hz. Peygamber (s.a.a) sonrası dönemde Ehl-i Beyt’in (a.s) başına neler geldiğini bilmek isteyen herkes için ebedî birer belgedir.

Bu sözler, hak arayışının ve sapmalara karşı duran direniş ruhunun gelecek nesillere bırakılmış bir mirasıdır.

 

-----------

[1]- Belâgâtü’n-Nisâ, İhticâc-ı Tabersî.

[2]- Şeyh Abbas Kummî, Beytü’l-Ahzân.

[3]- Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 3, s. 202.

[4]- Muhaddis Kummî, Beytü’l-Ahzân, s. 241.

[5]- Bihârü’l-Envâr, c. 43, s. 214.

[6]- Dîvân-ı Mensûb be Emîrü’l-Müminîn, s. 15.

[7]- Feyzü’l-İslâm, Nehcü’l-Belâğa, Hutbe 202.

[8]- Dîvânu Eş‘âr Emîr el-Müminîn, s. 15.

[9]- Cennetü’l-Asime‌, s. 358.

[10]- Murtaza Mutahharî, Felsefe-i Ahlâk, s. 249.




Bu haber 623 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER YAŞAM Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI