Bugun...



İmam Zeynelabidin (a.s), Kerbelâ Destanının Büyük Muhafızı

Hicrî 38 yılı mübarek Şaban ayının beşinci gününde [1], Medine-i Münevvere’de, vahiy ve imamet hanedanında bir çocuk dünyaya geldi. Bu çocuğa “Ali” ismi verildi. Babası, Hz. İmam Hüseyin (a.s) ve annesi ise, tarihçilerin çoğunluğuna göre İran’ın son Sasani hükümdarı Yezdücerd’in kızı “Şehrbânu”dur. [2] Ancak bazı çağdaş araştırmacılar, bu rivayetin tartışmaya açık olduğunu belirtmişlerdir.

facebook-paylas
Güncelleme: 21-07-2025 18:14:35 Tarih: 21-07-2025 16:48

İmam Zeynelabidin (a.s), Kerbelâ Destanının Büyük Muhafızı

Şiîlerin dördüncü imamı olan İmam Ali b. Hüseyin (a.s), İslam ve Şiî tarihinin en zorlu dönemlerinden birinde 34 yıl boyunca imamet ve liderlik görevini sürdürdü. Hicrî 95 yılında, 57 yaşında iken, Emevî halifesi Velîd b. Abdülmelik’in emriyle zehirlenerek şehit edildi. Nurlu bedeni, Medine’deki Baki Mezarlığı’nda toprağa verildi. [3]

 

1. İmam Zeynelabidin’in (a.s) İlmî ve Ahlâkî Şahsiyeti

Dördüncü imam, Hz. Ali b. Hüseyin Zeynelabidin, “Seccâd” (çok secde eden) unvanıyla tanınır. Hicrî 61 yılında Kerbelâ’da babası Hz. Hüseyin’in (a.s) şehit edilmesinin ardından Müslümanların ve Şiîlerin imametini üstlendi.

 

Hadis râvilerinden Ebu Hâzim şöyle diyor: “Ben Haşimoğulları arasında Ali b. Hüseyin’den (a.s) daha faziletli ve daha bilgili bir kimse görmedim.” [4]


Yine dönemin âlimlerinden Zehrî şu ifadeyi kullanıyor: “Peygamber’in (s.a.a) Ehlibeyti arasında, Ali b. Hüseyin’den (a.s) daha faziletli bir kimseye rastlamadım.” [5]

 

İmam Muhammed Bâkır’dan (a.s), İmam Zeynelabidin’in (a.s) ibadet ve manevi makamları hakkında şu rivayet aktarılmıştır:

“Babam, namazda sanki büyük bir hükümdarın huzurunda duran zayıf bir kul gibiydi. Allah korkusundan uzuvları titrerdi ve son kez namaz kılıyormuşçasına huşû içinde ibadet ederdi.”

 

İmam Zeynelâbidîn’in (a.s) diğer ahlâkî meziyetleri de bu çizgide değerlidir. Masum İmamlar (a.s), insanlık için yalnızca yaşadıkları dönemin değil, kıyamete kadar tüm zamanların gerçek anlamda örnek şahsiyetleridir. Biz Müslümanlar ve Şiîler için onların söz ve davranışlarını örnek almak ve bu doğrultuda yaşamak bir görevdir. İnşallah bu yolda sebat gösterebiliriz.

 

2. Şiîlerin Durumu ve İmam Zeynelabidin’in (a.s) Rolü

O dönemde Şiîliğin merkezi konumunda olan Kûfe, Şiîlerin bastırıldığı bir merkeze dönüşmüştü. Hz. Hüseyin’e (a.s) bağlı gerçek Şiîlerin büyük bir kısmı Kerbelâ’da şehit edilmişti. Hayatta kalanlar ise, İbn Ziyâd’ın kurduğu korku düzeni sebebiyle kimliklerini açıkça ortaya koyamıyorlardı.

Kerbelâ vakasından sonra, Hz. Peygamber (s.a.a) ailesinden çok sayıda kişinin şehit edilmesiyle birlikte, Şiîler, derin bir zihinsel ve ruhsal çöküntü içine girmişti. Düşmanlar, Kerbelâ’dan sonra artık Şiîliğin ve onun önderlerinin bir daha güç kazanamayacağı zannına kapılmışlardı. Ancak bu, boş bir hayaldi. İmam Zeynelabidin (a.s), büyük çabalarıyla Şiîliğe yeniden hayat kazandırmayı başardı ve İmam Bâkır (a.s) ile İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s) döneminde gerçekleşecek olan gerçek dirilişin zeminini hazırladı.

 

İmam Ali b. Hüseyin (a.s), 34 yıllık imamet süresi boyunca Müslümanları ve Şiîleri en zor dönemlerinden birinde başarıyla yönetti. Bu dönem, baskı, fitne, hakikatin tahrifi, batıl kıyamlar ve Şiîlerin katledilmesinden başka bir şey getirmemişti. Buna rağmen İmam Zeynelabidin (a.s), sabır ve hikmetle bu ağır süreci yönetti ve Şiîliğin varlığını korumayı başardı.

 

3. İmam Zeynelabidin (a.s) ve Şiîler

İmam Zeynelâbidîn (a.s), Medine’ye döndükten sonra Kerbelâ hadisesinin, özellikle de bazı sebeplerden dolayı Hz. Hüseyin’i (a.s) destekleyemeyen ya da desteklemeyen Şiîler arasında derin bir etki bıraktığını gözlemledi. Öyle ki, bazı kimseler artık Şiîlerin bir daha ayağa kalkamayacağını, davalarının sona erdiğini ya da en azından siyasî sahnede ve toplum yönetiminde herhangi bir etkinlik gösteremeyeceklerini düşünmeye başlamıştı.

 

Doğrudur ki, Kerbelâ vakasından sonra İslâm toplumu (özellikle Şiîler), Emevî rejimiyle doğrudan mücadele edecek güçte değildi. Ancak bu olay, Müslümanlar nezdinde Emevîlerin, dünya tutkuları ve iktidar uğruna Hz. Peygamber’in (s.a.a) evladını dahi öldürmekten çekinmeyecek kadar her türlü vahşeti gerçekleştirebileceklerini ortaya koydu. Bu sebeple dördüncü İmam (a.s), Müslümanların ruhsal ve manevî yapısını yeniden inşa etmeye yönelik faaliyetlere başladı ve Emevî zulmüyle olan mücadelesini farklı bir yolla, yani gelecekteki diriliş için kadro hazırlama şeklinde sürdürmeye başladı. Bununla birlikte, Emevî yöneticilerinin zulüm ve cinayetlerine karşı çıkmayı da ihmal etmedi.

 

İmam Zeynelâbidîn’in (a.s) imamet dönemi boyunca, Ehl-i Beyt’in (a.s) mazlumiyetini savunmak ve onlara yeterli desteği veremedikleri için tövbe etmek amacıyla bazı İslâmî ve Şiî ayaklanmalar meydana gelmiştir. Gerçi bu kıyamların bazılarında ilâhî olmayan niyetlerin de rol oynadığı inkâr edilemez.

Bu ayaklanmalardan biri, hicrî 65 yılında gerçekleşen “Tevvâbîn Hareketi”dir. Bu hareket, Kûfe halkından binlerce kişinin Selmân b. Serd el-Huzâî liderliğinde gerçekleştirdiği bir isyandı. Rivayetlere göre Tevvâbîn’in lideri, Ali b. Hüseyin’in (a.s) imametini kabul etmişti. [6] Önemli olan husus, bu kişilerin başarıya ulaştıkları takdirde, Şiîlerin liderliğini ve imametini o dönemdeki Ehl-i Beyt’in (a.s) temsilcisi olan İmam Zeynelâbidîn’e (a.s) teslim edip etmeyecekleriydi.

Bu hareket, Kerbelâ faciasının hemen ardından gizlice başlamış ve hicrî 65 yılında ise, zirveye ulaşarak İbn Ziyâd ve Emevî rejimi için ciddi bir tehdit hâline gelmiştir. Tevvâbîn şöyle diyorlardı: “Biz, Hz. Hüseyin’in (a.s) şehadetiyle sonuçlanan Hz. Resûlullah’ın (s.a.a) ailesini desteklememekle büyük bir günah işledik. Bu günahı telafi etmek ve vicdanımızı temizlemek için silaha sarılıyor ve Hz. Hüseyin’in (a.s) katillerine karşı savaşıyoruz.”

Onlar, içlerinde büyük bir pişmanlık ve vicdan azabı taşıyorlardı. Bu azaptan kurtulmanın yolunu ise, bu kanlı harekete katılmakta ve şehit olmakta görüyorlardı. Hatta şöyle haykırıyorlardı: “Dünya hayatından bıktık ve bu isyanı asla dünya sevgisi için başlatmadık.” [7] Nihayetinde Emevî ordusuyla girdikleri şiddetli savaşta liderleriyle birlikte tamamı öldürüldü.

 

Tevvâbîn’in yenilgisinden sonra, hicrî 66 yılında, “Muhtâr b. Ebî Ubeyde es-Sekafî” Kûfe’de Emevîlere karşı yeni bir hareket başlattı. Her ne kadar bu hareketin amacı daha çok siyasî içerikli olsa da dönemin şartlarında Emevî rejiminin temelini sarsma noktasında önemli bir rol oynadı. Muhtâr, eğer isyanı başarıya ulaşırsa, liderliğin mutlaka Âl-i Muhammed’den (a.s) birinin elinde olması gerektiğine inanıyordu. Bu düşünceyle, İmam Zeynelâbidîn’e (a.s) bir mektup göndererek hareketin komutanlığını ve rehberliğini üstlenmesini talep etti. Ancak İmam (a.s), bu teklifi reddetti. Zira İmam (a.s), Muhtâr’ı ve onun şahsî hedeflerini iyi tanıyordu; ayrıca o günkü toplumsal şartları kıyam için uygun görmüyordu.

 

Muhtâr daha sonra Hz. Ali’nin (a.s) oğlu “Muhammed b. Hanefiyye”ye mektup gönderdi. Rivayetlere göre, Muhammed b. Hanefiyye bu teklifi açıkça reddetmemiştir. Böylece Muhtâr, kendi hareketini başlattı. İlk aşamada büyük bir ordu toplayarak Kerbelâ şehitlerinin önde gelen katillerini hedef aldı. Ubeydullah b. Ziyâd, Ömer b. Sa’d, Şimr, Hûlî ve diğerlerini ele geçirerek başlarını bedenlerinden ayırdı ve bu kesik başları İmam Zeynelâbidîn’e (a.s) gönderdi. İmam (a.s), bunları görünce secdeye kapanarak Allah’a şükretti ve şöyle buyurdu:

“Allah, Muhtâr’a hayırla karşılık versin...” [8]

 

Elbette bazı tarihçiler, Muhtâr’ın Muhammed b. Hanefiyye’yi istismar ettiğini ve onu “Mehdî-i Mev’ûd” olarak ilan ettiğini belirtmişlerdir. Bu gelişmeler sonucunda özellikle Muhammed b. Hanefiyye’nin oğlu Ebu Hâşim’in etkisiyle “Keysâniyye” adı verilen yeni bir fırka doğmuş, bu fırka Muhammed b. Hanefiyye’nin imametine inanmıştır. Ancak Şiî kaynaklarda yer alan bilgilere göre, Muhammed b. Hanefiyye itikadî anlamda Şiîlikten sapmamış ve İmam Zeynelâbidîn’i (a.s) Allah’ın hücceti olarak kabul etmiştir. Her hâlükârda Muhtâr’ın kıyamı uzun ömürlü olmadı ve hicrî 67 yılında Zübeyrîler tarafından bastırıldı. Sonuçta Muhtâr her ne kadar Şiîliğe bazı hizmetlerde bulunmuş ve bu yönüyle masum İmamlar (a.s) tarafından onaylanmış olsa da [9], Keysâniyye fırkasının ortaya çıkması, Muhammed b. Hanefiyye’nin “Mehdî” olarak gösterilmesi [10], niyetlerinin tam olarak ilâhî olmaması, aşırı duygusallıkla hareket etmesi ve halkı asıl düşmandan uzaklaştırması gibi hususlar hiçbir zaman Ehl-i Beyt İmamları (a.s) tarafından onaylanmamış, bilakis kınanmıştır. [11]

 

4. Dördüncü İmam (a.s) ve Emevîlerle Mücadele

İmam Zeynelâbidîn’in (a.s) Emevîlerle ilk karşılaşması, imametinin başlangıcında, onların temsilcisi olan Ubeydullah bin Ziyâd ile Kûfe şehrinde olmuştur. Ayrıca Emevî hükümdarı Yezîd bin Muâviye ile Şam’da da karşılaşmıştır. Bu karşılaşmalarda İmam (a.s), etkileyici ve ifşa edici hutbeler irad ederek, Hz. Resûlullah’ın (s.a.a) Ehl-i Beyti’nin yüce makam ve değerini, buna karşın Emevîlerin uğradığı bedbahtlığı açıkça dile getirmiştir.

 

Hicrî 63 yılında Abdullah bin Hanzala (el-Ghasîl el-Melâike) ve arkadaşlarının Emevî düzenine ve Yezîd’e karşı başlattığı “Harre Vakası” adlı küçük çaplı isyanda, İmam Zeynelâbidîn (a.s) tarafsız kalmış, Medine şehrinden ayrılmış ve kan dökülmesini önlemek amacıyla çok sayıda Medineli Müslümanı koruması altına almıştır. [12]

 

İmam’ın (a.s) açık bir muhalefette bulunmamasının ve silahlı bir ayaklanmaya girişmemesinin temel nedenlerinden biri “takiyye” meselesidir. İmam (a.s), takiyyeyi dinin özünü koruma adına bir siper olarak kullanmıştır. Bu husus, İslam siyaset fıkhında açık bir biçimde yer almakta ve Şiî fıkhının en temel esaslarından biri olarak kabul edilmektedir.  

Bu nedenle İmam Zeynelâbidîn (a.s), bir kıyam girişiminde bulunması hâlinde öldürüleceğini ve geride kimsenin kalmayacağını, dolayısıyla İslam’ın asli değerlerinin tehdit altına gireceğini görerek silahlı mücadeleyi uygun görmemiştir. Bunun yerine İslam’ın maslahatını gözeterek, kendini adanmış ve dinin temellerine vakıf bireyler yetiştirmeye adamış; ahlâkî, eğitsel, ilmî, kültürel ve siyasî boyutlarda insan yetiştirmeğe yönelmiştir. Böylece uygun zaman geldiğinde bu insanlar dinin yayılması ve düşmanlarla mücadele için hazır hâle gelecekti.

 

5- Sahîfe-i Seccâdiye

İmam Zeynelâbidîn’in (a.s) İslam’a ve Müslümanlara en değerli ve etkili hizmetlerinden biri de Sahîfe-i Seccâdiye adlı eseridir. Bu eser, “nefsin arınması, kul ile Allah arasındaki ilişki, ahirete yönelme ve dünyaya sırt çevirme, güzel ahlâk, sıkıntı anlarında yapılan dualar, anne-baba, evlatlar, komşular, İslam ülkesini koruyan sınır muhafızları için edilen dualar, rızık talebi, bayramlara özel dualar, Allah korkusu, tevazu” ve daha onlarca konuda dualardan oluşmaktadır.

İmam Zeynelâbidîn (a.s), üstün bir basiretle o dönemin toplumunda insanların en büyük ihtiyacının bu tür konular olduğunun farkındaydı. Dünyaya ve onun geçici süslerine olan aşırı yönelişin arttığı, ibadet ve dinî değerlere karşı ilgisizliğin gözlemlendiği bir dönemde, bu manevi hastalığın en etkili ilacı, Allah ile ilişkiyi güçlendirmekti. Bu da Sahîfe-i Seccâdiye ile mümkün oluyordu; zira bu eser, içinde derin ilahî öğretiler barındıran bir derya niteliğindedir.

 

Bu eserin büyüklüğü sadece Şiîler arasında değil, Sünnîler nezdinde de kabul görmüştür. [13] Bu da, İmam Zeynelâbidîn’in dualarının o dönemin toplumuna nüfuz ettiğini ve tüm Müslümanlarca (Şiî ve Sünnî) Allah’a ve maneviyata giden bir yol olarak görüldüğünü göstermektedir. Öyle bir dönemde ki, insanlara “Ali” ismini koymak bile cezalandırılırken ve Emevî yöneticileri Ali’ye (a.s) lanet etmeyi resmî bir gelenek hâline getirmişken, “Allah’ım! Muhammed’e ve Âl-i Muhammed’e salavat eyle” ifadesini ısrarla kullanmak, bu duanın ne denli değerli olduğunu ortaya koymaktadır.

 

İmam Zeynelâbidîn’in (a.s) dualarının satır aralarında açıkça dikkat çeken bir diğer mesele ise, imametin ve Ehl-i Beyt’in (a.s) bu görevdeki meşrûiyetinin vurgulanmasıdır. Bu insanlar, yalnızca takva ve iffet sahibi değil, aynı zamanda masumiyet makamına da sahiptirler. Ehl-i Beyt’in (a.s) toplum içerisindeki konumunu daha iyi kavramak için, dualarda en çok tekrar edilen ifadenin “Allah’ım! Muhammed’e ve Âl-i Muhammed’e salavat eyle” olması yeterlidir.

 

6- Hadis ve Şiî Fıkhının Tedvinine Zemin Hazırlama

İslâm dünyasında farklı grupların, çeşitli düşünce ve melez fikirlerle kendi hedeflerini gerçekleştirmeye çalıştığı, her birinin İslâm ve Kur’an’dan kendince bir anlam çıkardığı bir dönemde, özellikle de Nübüvvet Asrı’ndan uzaklaşıldığı bu süreçte, gerçek Nebevî Sünnet ve saf İslamî öğretilerin kaybolma tehlikesi mevcuttu. İşte bu tehlikenin farkında olan İmam Zeynelâbidîn (a.s), “ilahî ilmin vârisi ve emanetçisi” sıfatıyla çok sayıda âlim yetiştirdi. Böylece Kur’an ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) gerçek sünneti insanlara ulaştırılmış, sapkın fırkaların şeytanî hedeflerine ulaşmaları engellenmiştir. Özellikle de zalim Emevî yöneticiler ve onlara bağlı olanların, Müslümanları Kur’an’ın hakiki öğretilerinden ve sahih Nebevî sünnetten uzak tutmak için tüm güçleriyle çabaladıkları bir dönemde bu faaliyet büyük önem taşımaktadır.

Bu maksatla ilim ve hakikat peşinde olan birçok kişi, hadis râvileri ve İmam’ın (a.s) talebeleri arasına katılmış; onun saf bilgi kaynağından faydalanarak Kur’an’ın gerçek anlamlarına ve sahih İslamî öğretilere ulaşmaya çalışmışlardır.

 

Merhum Şeyh Tûsî (r.a), İmam Zeynelâbidîn’den (a.s) hadis rivayet eden ya da onunla doğrudan irtibat kuran 170 kişiyi zikretmiştir. [14] Bu şahsiyetler arasında en meşhurları, Ebu Hamze-i Sumâlî, Saîd b. Müseyyeb, Muhammed b. Cübeyr, Ebu Hâlid Kâbulî, Saîd b. Cübeyr… gibi isimlerdir.

Öte yandan Sünnî âlimlerden “İbn Şihâb ez-Zührî, Muhammed b. Sa’d, Yahyâ b. Sa’îd, Ebû Hâzim ve Câhız” gibi isimler de İmam Zeynelâbidîn’in (a.s) ilmî şahsiyeti, zühdü ve faziletleri hakkında değerlendirmelerde bulunmuş ve onu büyük bir takdirle anmışlardır.

 

Sonuç olarak Şiî fıkhının temelleri, İmam Zeynelâbidîn (a.s) döneminde atılmış ve onun öncülüğünde hazırlanmıştır. Bu temel, İmam Muhammed Bâkır (a.s) ve İmam Cafer-i Sâdık (a.s) dönemlerinde -özellikle Emevîlerden Abbâsîlere geçiş sürecinde oluşan uygun ortam sayesinde- zirveye ulaşmış; böylece Caferî mezhebi fıkhen sistematik bir şekilde tamamlanıp tedvin edilmiştir.

 

Ayrıca İmam Seccâd Zeynelâbidîn’den (a.s) "Hukuk Risalesi" adıyla bilinen bir eser de geriye kalmış ve Bu risale, Şiî muhaddislerin Tuhafü’l-ʿUkûl, Men lâ Yahduruhü’l-Fakîh, Hısâl ve Emâlî gibi kaynaklarında yer almaktadır.

O’na selâm olsun; doğduğu gün, şehit edildiği gün ve diriltilerek yeniden hayata döndürüleceği gün...

 

Hüccetü’l-İslâm Abbas Caferî Ferâhânî

 

 

-----------

[1]- Erbelî, Keşfu’l-Ğumme fî Marifeti’l-Eimmeti (a.s), c. 2, s. 285; Müfîd, el-İrşâd fî Marifeti Hucecullah ale’l-İbâd, s. 253; Tabersî, İʿlâmü’l-Verâ bi-Aʿlâmi’l-Hüdâ, s. 251.

[2]- Şehîdî, Hz. Ali b. Hüseyin’in (a.s) Hayatı, s. 10; Mukarram, el-İmam Zeynü’l-Âbidîn (a.s), s. 14.

[3]- Yûsufî Garevî, Risâletü’l-Hüseyin (a.s) dergisi, s. 10; Mukarram, el-İmam Zeynü’l-Âbidîn (a.s), s. 14.

[4]- Erbelî, Keşfu’l-Ğumme fî Marifeti’l-Eimmeti (a.s), c. 2, s. 86; İbn Abd Rabbih, el-İkdü’l-Ferîd, c. 3, s. 97.

[5]- Caferî, Tarihin Seyrinde Şiîlik, s. 286.

[6]- Taberî, Târîhu’l-Umem ve’l-Mülûk, c. 2, s. 455.

[7]- Keşşî, Marifetü’r-Ricâl, s. 84; Muhtâr es-Sekafî, s. 124.

[8]- Keşşî, Marifetü’r-Ricâl, s. 84; Tûsî, Ricâl, s. 125.

[9]- İbn Sa’d, et-Tabakât, c. 5, s. 213 ve 285.

[10]- İbn Sa’d, et-Tabakât, c. 5, s. 213 ve 285.

[11]- Taberî, Târîhu’l-Umem ve’l-Mülûk, c. 5, s. 245.

[12]- İbn Ebî’l-Hadîd, Şerhu Nehci’l-Belâğa, c. 11, s. 192; c. 6, s. 186 ve c. 5, s. 113.

[13]- Şeyh Tûsî, Ricâl, s. 81.

[14]- Sıbt İbn el-Cevzî, Tezkiretü’l-Havâs, s. 186; İrbilî, Keşfu’l-Ğumme, c. 2, s. 80.




Bu haber 1121 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER NURANİ SÖZLER Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI