|
Tweet |
Bismillahirrahmanirrahim
Şiî düşüncesinde masum İmamların (a.s) “toplumun siyasî liderliğini üstlenme sorumluluğu” onlara yüce Allah tarafından verilmiş olup, içinde bulundukları toplumsal şartlara göre ya resmî bir hükümet kurarak ya kıyam ve hareket başlatarak yahut da siyasî olayları yakından gözetleyip topluma rehberlik ve aydınlatma yaparak en uygun biçimde yerine getirilmiştir.
İmam Ali b. Hüseyin (a.s) kendi döneminde tarihin en güçlü siyasî tavırlarından birini ortaya koymuştur. Onun bu yönü, esaret sürecinden Medine’ye dönüşüne kadar incelenmiş; ayrıca İmam Hüseyin’in (a.s) şehadetinden Medine’ye girişine dek olan süreçte sergilediği siyasî tutuma da işaret edilmiştir. Bunun yanında, İmam’ın (a.s) zalim ve kan dökücü Emevî yöneticileriyle karşı karşıya gelişinde ve toplumun çeşitli siyasî meseleleriyle ilgilenişinde belirginleşen siyasî yönü de dikkate alınmalıdır. Bu bağlamda İmam Zeynelabidin’in (a.s) “kültürel boyutu” ve kapsamlı bir kültürel hareketin temellerini atışı çerçevesinde, onun mübarek kaleminden çıkan değerli bir tarihî belgeyi yeniden okumak gerekir. Böylelikle İmam’ın (a.s) nazarında “siyasetin dinin özüyle bir olduğu” açıkça ortaya çıkmakta; üstelik bir saray âlimine yönelttiği kesin uyarıyla, iktidar düzenine karşı nasıl ifşada bulunduğu, ulemanın “otoriter sistemi destekleme veya yıkma” noktasındaki benzersiz rolünü nasıl ortaya koyduğu anlaşılmaktadır. İmam (a.s), ayrıca âlimlerin dünyevîleşmesinin doğuracağı tehlikeleri dile getirerek, saray çevrelerine bağlı din adamlarının ruhsal ve psikolojik saiklerini özgün bir biçimde tahlil etmiştir. Söz konusu mektup, gerçekte İmam’ın (a.s) siyasî tavırlarının o şartlarda açık bir göstergesidir.
Bu siyasî mektup, onun yalnızca ibadet ehlinin önderi değil, aynı zamanda siyaset ve cihat alanında da seçkin bir lider olduğunu; bütün meseleleri, hatta siyaseti bile ahlâkî bir çerçeveyle yoğurduğunu ve bu ilahî yöntemle zulüm düzeninin kökleşmesine karşı mücadele ettiğini ortaya koymaktadır. Bu değerli mektubu ele almadan önce, hitap edilen şahıs olan “Muhammed b. Muslim b. Şihâb ez-Zuhrî”nin kısa biyografisini zikretmek ve ardından da mektubun metnini incelemek gerekmektedir.
Muhammed b. Muslim b. Şihâb ez-Zuhrî
Bazı âlimler, “Şeyh”, “Berkî” ve “Muhammed b. Muslim b. Şihâb ez-Zuhrî’yi” İmam Ali b. Hüseyin’in (a.s) ashabından olduğunu belirtmişlerdir.
İbn Şehrâşûb, Zuhrî’nin Emevîlerin görevlilerinden biri olduğunu kaydeder ve onunla ilgili bir olayı aktarır ki, bu olay İmam Zeynelabidin’in (a.s) özel bir şekilde meselelere müdahalesi çerçevesinde açıklanacaktır. O, İmam’a (a.s) öylesine bağlıydı ki, bazı Mervân oğulları kendisine: “Ey Zuhrî! Peygamberin ne yapıyor?” diye takılır ve bu sözleriyle Ali b. Hüseyin’i (a.s) kastederlerdi. [1]
Merhum Âyetullâh el-Uzmâ Hûî (r.a) şöyle buyurur: “Zuhrî her ne kadar Sünnî mezhebine mensup ve Amme’den olsa da, İmam Zeynelabidin’i (a.s) sever, onu büyük sayardı. Ondan nakledilen rivayetler doğrultusunda, İmam’ın (a.s) insanların en zahidi ve en faziletlisi olduğuna inanmıştı.” [2] Bununla birlikte biyografi kitaplarından anlaşıldığı üzere, Zuhrî, Emirü’l-Mü’minîn Ali’nin (a.s) velayet çizgisinden uzak kalmıştır. Babası Müslim, Mus‘ab b. Zübeyr’in yanında bulunmuş ve dedesi Ubeydullah ise, müşriklerle birlikte Bedir Savaşı’na katılmıştır. Zuhrî’nin kendisi de ömrünün büyük bir kısmını Emevîlerin görevlisi olarak geçirmiş, onların dünyalık işlerinde onlara yardımcı olmuş ve Hişâm b. Abdülmelik tarafından çocuklarına hocalık yapmakla görevlendirilmiş, onlara hadis öğretmesi istenmiştir.
Sünnî âlimler, onun hadis ilmindeki konumunu olduğundan çok daha yüce göstermek için ona sahte bir makam atfetmişlerdir. Buna karşılık Şiî âlimlerinden bazıları, İbn Ebî’l-Hadîd’in Şerhu Nehcü’l-Belâğa’da naklettiği bir rivayete dayanarak; ona göre, Zuhrî, Urve b. Zübeyr ile birlikte Mescid-i Nebevî’de oturmuş, Hz. Ali (a.s) hakkında kötü sözler sarf etmiş ve bu sırada İmam Zeynelabidin’in (a.s) sert tepkisiyle karşılaşmıştır. Bu sebeple söz konusu âlimler onu “düşman” ve “suçlu” olarak nitelendirmişlerdir. [3] Ancak merhum Ayetullah Hûî (r.a) gibi bazıları, ona düşmanlık isnadını kabul etmemiş; aksine, daha önce belirtildiği üzere, onu İmam’ı (a.s) seven ve onun yüceliğine inanan biri olarak değerlendirmişlerdir.
Bununla birlikte İmam Zeynelabidin’in (a.s) kendisine yazdığı mektubun muhtevası göz önünde bulundurulduğunda, bu büyük İmam’ın (a.s) söz konusu şahıstan son derece rahatsız olduğu ve ona ve benzerlerine karşı sert uyarılarda bulunduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Her hâlükârda Zuhrî’nin “dini” “dünyevî çıkarların” hizmetine sunduğu, zalim yöneticilere yakınlık gösterdiği ve onların iktidarını bilinçli ya da bilinçsiz biçimde pekiştirme çabalarına katıldığı hususunda hiçbir şüphe yoktur. İşte bu durum, İmam’ın (a.s) ona ibret verici bir mektup kaleme almasına sebep olmuştur.
İmam Zeynelabidin’in (a.s) Muhammed b. Muslim b. Şihâb ez-Zuhrî’ye Mektubu
İmam Zeynelabidin’in (a.s) Zuhrî’ye hitaben kaleme aldığı bu mektup, aslında tam anlamıyla siyasî-ahlâkî bir bildirge niteliği taşımaktadır. Mektup, Emevî düzenine karşı güçlü bir ifşa ve uyarı olup, aynı zamanda zulüm düzeninin güçlenmesinde az veya çok pay sahibi olan herkese yöneltilmiş “zalime yardım etme” suçuna dair sert bir ikazdır. İmam (a.s), bu mektupta maddî bir menfaat saikiyle değil, samimi bir şefkat duygusuyla muhatabını irşat etmiş; öyle ki, bu metnin şerhi ve tahlili müstakil bir kitap hacmine ulaşabilecek niteliktedir.
Mektup şu şekilde başlamaktadır:
“Allah, bizi ve seni fitnelerden (insanı imtihan ve sürçmeye düşüren hususlardan) uzak kılsın; seni ateşe düşmekten korusun ve rahmetiyle kuşatsın.
Sen şu anda öyle bir konuma düşmüşsün ki, durumunu bilen herkesin sana acıması gerekir. Allah’ın nimetleri senin üzerinde ağır bir yük hâline gelmiştir. Bu nimetler, sana bahşettiği beden sağlığı, uzun ömür ve yine sana sunduğu en büyük nimetlerden olan ilahî deliller ve hüccetlerdir. Zira Allah seni kitabıyla mükellef kılmış, onun hakikatlerini sana kavratmış, seni dininde fakih ve âlim kılmış, ayrıca Hz. Resulullah’ın (s.a.a) sünnetini sana tanıtmıştır.
Allah, sana ihsan ettiği her nimetle birlikte bir sorumluluk yüklemiş ve her hüccetle birlikte bir farzı sana farz kılmıştır. Dolayısıyla hiçbir nimet, sen şükrettikçe sona ermez ve bu hususta O’nun fazlı sana daima yansır. Nitekim Allah-u Teâlâ buyurmuştur: ‘Eğer size verdiğim nimetlere şükrederseniz, onları mutlaka artırırım; ama eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.’ [4]
Şimdi sen iyi düşün! Yarın Allah’ın huzuruna çıktığında, O sana bahşettiği nimetler hakkında: ‘Onları nasıl değerlendirdin?’ diye soracak ve sunduğu deliller hususunda ise, ‘Onları nasıl yerine getirdin?’ diye seni hesaba çekecektir. O vakit nasıl bir durumda olacağını bir tasavvur et! Sakın ola ki, Allah’ın senden mazeret kabul edeceğini yahut kusurlarına razı olacağını zannetme.
Hayır, asla! Böyle bir şey mümkün değildir. Çünkü Allah, kitabında ‘âlimlerden söz almıştır: “Hiç şüphesiz, hakikatleri insanlara açıklayacak ve onları asla gizlemeyeceksiniz.” [5]
Şunu bil ki, senin işlediğin en hafif gizleme ve yüklendiğin en küçük sorumluluk şudur: Zalimlere yakınlık gösterdin; onların davetine icabet ettiğinde, zulümlerinin dehşeti içinde onlara dostluk ettin; böylece insanların haklarına tecavüz etmelerini kolaylaştırdın ve haksızlık yollarını onlar için daha da düzleştirdin.
İşte bu yüzden, yarın hilekâr zalimlerle aynı mevkide bulunmandan, büyük suçunla birlikte onların safında yer almandan ve zalimlere yardım etmenin karşılığı olarak elde ettiğin her şeyden dolayı hesaba çekilmenden dolayı senin için derin bir endişe duyuyorum.
Sen, onların sana verdiklerinden, aslında hiçbir hak ve liyakatin olmadığı mallar almışsın; bu mallar sana ait değildi! Sen, Allah’ın kullarına hiçbir hakkı ödemeyen birine yakınlık göstermiş, ona yaklaşmışsın. Oysa seni yanına aldığında, hiçbir batılı reddetmeye, ondan engel olmaya güç yetirememişsin. Dahası sen, Allah’ın düşmanını sevmiş, ona icabet etmişsin!
Şimdi söyle, onların seni davet etmelerinin sebebi, seni kendi zulümlerinin ve haksızlıklarının yükünü senin gücün ve itibarınla döndürmek için bir merkez ve dayanak yapmak değil miydi? Evet! Onlar seni bir “köprü” kıldılar ki, üzerinden geçerek kendi fitne ve belâlarına ulaşsınlar. Sen, onların sapkınlıklarına erişebilmeleri için kullandıkları bir “merdiven” oldun.
Bile isteye yahut farkında olmadan, onlar için bir “propaganda aracı” durumuna geldin; halkı onların itaati altına çağırdın ve onların yol ve yönteminde yürümeye başladın.
Sen, zalim yöneticiler ve “iktidar düzeni” için bir vesileye dönüştün; onlar, seni istismar ederek diğer âlimleri şüphe ve tereddüde düşürdüler. (Nitekim seni yanlarına çekmekle, halkın nazarında din âlimlerinin konumu sarsıldı ve onlara bakış zedelendi.) Bu da cahil ve sığ düşünen insanların gönüllerini “iktidarın tarafına çekmek” için bir ön hazırlık oldu. İşte, sen bu işin aracı hâline geldin!
Dolayısıyla sen, bu zalim düzenin ve onun önderlerinin, kendi bozukluklarını meşrulaştırmaları, hem seçkinlerin ve hem de halkın onlara yönelmesine zemin hazırlamaları hususunda öyle bir hizmette bulundun ki, bunu en özel vezirleri ve en güçlü yardımcıları dahi başaramazdı.
O hâlde sen, onlara sunduğun bu hizmetler karşısında, sana verilen ücretin onların senden aldıklarına kıyasla ne kadar küçük ve değersiz olduğunu bilmelisin!
Hakikatte senin imar ve rahatın için harcadıkları şey ne kadar az ve önemsizdir; fakat karşılığında seni, dinini ve gerçek saadetini nasıl da harap ettiler? Bu yüzden artık kendine bakmalısın; çünkü bu alanda senden başka kimse senin lehine adım atmayacaktır.
Aynı şekilde sorguya çekilecek bir insan gibi, kendi hesabını gözden geçirmelisin!
Düşün; seni çocukluğunda ve yetişkinliğinde nimetleriyle besleyen Allah’a karşı şükrün nasıl olmuştur?
Ah! Ne kadar da korkarım ki, sen Allah’ın kitabında, hakkında şöyle buyurduğu kimselerden olasın:
“Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki, kitabı miras aldılar; fakat bu düşük dünyanın değersiz menfaatlerini talep ederler ve ‘nasıl olsa affedileceğiz’ zannına kapılırlar.” [6]
Unutma, sen ebedî bir yurtta değilsin. Sen, sürekli göç seslerinin işitildiği bir menzildesin! Peki insanın, kendi akranlarının ölümünden sonra kalıcılığı ne kadar olabilir?! Ne mutlu, dünyada iken daima ahiretini düşünen kimseye. Yazık, ardında günahlarını bırakarak ölen kimseye!
Uyanık ol; çünkü sana gerekli uyarılar yapıldı. Hazırlan; zira gidişin için vakit tayin edilmiştir. İşlerin, yaptıklarının tümünü bilen, hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığı Allah’la olacaktır. Seni gözetleyen ve koruyan O’dur; asla senden gâfil değildir. Artık yükünü al; çünkü sana çok uzak bir yolculuk yaklaşmıştır. Dinini tedavi et; zira şiddetli bir hastalık ona sirayet etmiştir.
Sen, benim maksadımın dünyevî olmadığını; seni azarlamak, kınamak yahut ayıplamak istemediğimi bilmelisin. Aksine dileğim, Allah-u Teâlâ’nın, senin görüşlerinden yitirdiklerini telafi etmesi, dininden uzaklaşıp kaybettiklerini sana geri vermesidir.
Evet, Yüce Allah’ın kitabında buyurduğu şu kelâmını hatırladım: “Öğüt ver, çünkü öğüt, müminlere fayda verir.” [7]
Sen, geçmişteki akranlarının ve yaşıtlarının hayat hikâyelerinden ibret almadın ve onlar göçüp gittikten sonra kırık bir dal gibi tek başına kaldın.
Bir bak, onlar senin içine düştüğün hâllere düşmüşler miydi? Onlar senin uğraştığın şeylere uğraşmışlar mıydı? Yoksa sen mi öyle sanıyorsun ki, senin farkında olduğun şeyleri onlar önemsememiş, senin bildiğin şeyleri onlar bilmemişlerdi?
Sen toplum içinde mevki kazandın, insanların gönlünde bir makam edindin; onlar senin ardına düşmekle mükellef oldular. Onlar senin görüşünü ölçü kabul ediyor, fetvalarınla amel ediyorlar. Sen bir şeyi helâl sayarsan, onlar da helâl sayıyor; bir şeyi haram ilan edersen, onlar da haram kabul ediyor. Öyle ki toplumda büyük bir etki sahibi oldun. Fakat bil ki bütün bunlar şahsî liyakatin sebebiyle değildir. İnsanların sana teveccühünün kökeni şudur: Birincisi, toplumdan salih ve takvalı âlimler göçüp gitmiştir; ikincisi, hem sen ve hem de onlar hakiki bir cehaletin girdabına düşmüşsünüzdür. Asıl mesele “riyaset sevgisi” ve içten içe “dünya hırsı”dır. İşte bu ikisi, bu sahte müritlik düzenini meydana getirmiştir.
Artık senin, kendine dönüp bakma zamanın gelmedi mi? İçindeki kör noktaları, katmerli cehaletleri, gururları ve aldanmışlıkları görmen gerekmez mi? Diğer taraftan toplumdaki fitne ve musibetlere bakmıyor musun? Onları bu hâle sen düşürdün. Senin fitne saçan tavrın yüzünden insanlar işlerinden güçlerinden soğudular; senin zahirî bilgilerinden aldandılar ve senin ulaştığın mertebelere ulaşmayı, senin idrakine erişmeyi arzuladılar. Nihayetinde öyle derin bir dalâlet denizine yuvarlandılar ki, onun derinliği ölçülemez. Öyle bir belâya duçar oldular ki, onun büyüklüğü takdir edilemez. Bu durumda bize ve sana sığınak yalnız Allah’tır; yardım istenecek tek merci O’dur.
(Şayet kurtuluşu arıyorsan) elindeki gayrimeşru imkânlardan ve mevkilerden yüz çevirmen gerekir ki, salihlere katılabilesin. Onlar ki, eski ve yamalı zahit elbiseleriyle hayata veda ettiler; kabre girerken, aşırı zühd ve nefis terbiyesi sebebiyle karınları sırtlarına yapışmıştı. Evet, onlarla Allah arasında hiçbir perde yoktu; dünya onları aldatmadı, onlar da dünya aracılığıyla fitne çıkarmadılar.
Onlar yüce insânî kemâllere ulaşma iştiyakıyla yaşadılar. Bu iştiyak onları ciddi bir talebe dönüştürdü ve sonunda muratlarına eriştiler.
O hâlde eğer dünya senin ve senin gibilerin eliyle bu derece fesat ve felakete uğruyorsa, sen artık yaşlı bir adamsın, ilmin derinleşmiş ve ecelin de yaklaşmıştır. Bu durumda gençler nasıl selâmete erebilir? Onların ilimden nasibi yok, görüşleri zayıf, akıl ve idrakleri de bozulmuştur. “Şüphesiz biz Allah’tanız ve sonunda O’na döneceğiz.”
Öyleyse kime dayanmalı, kime sığınmalı? Kime yönelerek kurtuluş ummalı? Biz, sana dair gördüklerimizi ve duyduğumuz derin kederimizi Allah’a şikâyet ediyoruz; senin sebep olduğun musibetleri Allah’ın hesabına bırakıyoruz!
İyice düşün; sana nimetleriyle, gerek çocuklukta gerekse büyüklükte rızık verip besleyen zata karşı ne kadar şükran gösteriyorsun? Seni dini vesilesiyle insanlar arasında üstün kılan yüce varlığı nasıl yüceltiyor ve tazim ediyorsun? Allah’ın seni halk içinde örttüğü örtüyü ne ölçüde muhafaza edebildin? Yakın olmanı emrettiği ve huzurunda tevazu göstermeni gerekli kıldığı zata karşı iç dünyandaki yakınlık ne düzeydedir?
Sana ne oluyor ki hâlâ gaflet uykusundan uyanmıyor ve hatalarından tövbe etmiyorsun? Neden “Allah’a yemin ederim ki, ben dinini ihya edecek ya da batılı yok edecek bir tek iş için dahi Allah rızası uğruna ayağa kalkmadım” demiyorsun?
Acaba sana “tebliğ” yükünü taşıma sorumluluğunu veren zata karşı şükür, bu mu? Ne kadar korkuyorum ki sen, Yüce Rabbin kitabındaki şu ayetin muhatabı olasın: “Onlar namazı zayi ettiler ve heva ile şehvetlerinin ardına düştüler; çok geçmeden işlediklerinin cezası olarak mutlak bir sapıklığa düşeceklerdir.” [8] Allah-u Teâlâ kitabını senin omuzlarına yükledi ve ilmini sana emanet etti; fakat sen onu heder ettin! Ancak biz, Allah’a şükrediyoruz ki seni içine düştüğün bu beladan bizleri uzak tuttu ve bizlere afiyet bağışladı. [9]
Allah’ın sonsuz selamı ve rahmeti senin kutsi nefsine olsun, ey yüce imam ki, pak ve mübarek kalemin böylesine nur saçmakta ve parlak sözler ortaya koymaktadır. Umut ediyoruz ki bütün ruhaniyet erbabı ve din âlimleri, bu nurlu eseri okuyup üzerinde düşünerek kendi ağır sorumluluklarını idrak etsinler. Nefislerini tezkiye etmek suretiyle toplumda sapkınlık ve zulmün kökleşmesine asla vesile olmasınlar. Bilakis adaletin yayılması, ilahî ideallerin ve değerlerin gerçekleşmesi ve tevhit esaslı bir düzenin tesisine öncülük etsinler.
----------
[1]- Mu’cemi Ricâli’l-Hadîs, c.16, s.181 ve 182.
[2]- Mu’cemi Ricâli’l-Hadîs, c.16, s.182.
[3]- Bihârü’l-Envâr, c.75, s.131; Cihâdü’l-İmâmu’s-Seccâd (a.s), s.223-227.
[4]- İbrahim Sûresi, 7 “Andolsun şükrederseniz, elbette size nimetimi artırırım; nankörlük ederseniz, şüphesiz azabım çok şiddetlidir.”.
[5]- Âl-i İmrân Sûresi, 187’den bir bölüm “Onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz”.
[6]- A’râf Sûresi, 168’den bir bölüm “Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki, Kitab’a mirasçı oldular; bu dünyanın geçici menfaatlerini alırlar ve ‘nasıl olsa bize bağışlanacaktır’ derler...”.
[7]- Zâriyât Sûresi, 55 “Öğüt ver; çünkü öğüt, müminlere fayda verir.”
[8]- Meryem Sûresi, 59 “Onlar namazı zayi ettiler ve şehvetlerinin ardına düştüler; bu yüzden yakında sapıklığa düşeceklerdir.”
[9]- Tuhafu’l-ʿUkûl, s.274-275.
tesettürlü escort ,fatih escort ,türbanlı escort ,travesti escort ,taksim escort ,beylikdüzü escort ,çapa escort
halkalı escort ,avrupa yakası escort ,şişli escort ,avcılar escort ,esenyurt escort ,beylikdüzü escort ,mecidiyeköy escort ,istanbul escort ,şirinevler escort ,avcılar escort
