|
Tweet |
Bismillahirrahmanirrahîm
İmam Hüseyin’in (a.s) Kerbelâ meydanındaki cesareti ve yiğitliği açık bir şekilde gözlemlenmektedir. O, az sayıdaki yareniyle birlikte Yezid’in büyük ordusunun karşısında durmuş ve büyük bir cesaretle mücadele etmiştir. Bu cesaret yalnızca fizikî değil, aynı zamanda manevî ve ruhî bir nitelik de taşımaktaydı. İmam Hüseyin (a.s), işin sonucunu tam bir bilinçle bilmesine rağmen, şehadet yolunu seçmiş; bu tavrıyla insanlığın zulüm ve haksızlık karşısında direnebileceğini ve kendi değerlerini savunabileceğini tüm dünyaya göstermiştir.
İmam Hüseyin’in (a.s) cesareti ve yiğitliği yalnızca savaş ve mücadele meydanlarında ortaya çıkmamış, diplomasi ve diyalog alanında da kendisini göstermiştir. O, hayatı boyunca toplumun ıslahı ve zulümle mücadele amacıyla büyük çabalar sarf etmiş; çeşitli kişilerle gerçekleştirdiği yazışmalar ve görüşmeler aracılığıyla kamuoyunu bilinçlendirmeye çalışmıştır.
Aşağıda, İmam Hüseyin’in (a.s) çocukluk döneminden şehadet anına kadar geçen süreçte, meydan ve diplomasi alanındaki cesaret ve yiğitliğine dair bazı örneklere değinilecektir:
İmam Hüseyin’in (a.s) Çocukluk Dönemindeki Cesaret ve Yiğitliğinden Kesitler
İmam Hüseyin (a.s), daha çocukluk yıllarından itibaren cesaret ve yiğitliğiyle tanınmış, “Ebû Bekir ve Ömer” gibi kimseler karşısında bu özelliklerini açıkça sergilemiştir. Onun, velâyet ve imameti savunmak amacıyla dönemin hassas siyasî şartları içerisinde ortaya koyduğu cesaret, eşsiz ve ilham verici niteliktedir.
Ebû Bekir’in hilafeti döneminde, İmam Ali’nin (a.s) toplumdan uzaklaştırıldığı ve insanların suskunluk ile uzlaşmaya alıştığı bir ortamda, İmam Hüseyin (a.s) birçok kez büyük bir cesaretle hem kendi hakkını ve hem de muhterem babasının hakkını savunmuştur.
Bu olayların en meşhurlarından biri, Ebû Bekir’in Hz. Resûlullah’ın (s.a.a) minberine oturup hutbe okuduğu bir günde, İmam Hüseyin’in (a.s) Mescid-i Nebevî’ye girmesiyle gerçekleşmiştir. Hazret, yüksek sesle ve kararlı bir üslupla Ebû Bekir’e hitaben şöyle buyurmuştur:
“Bu, benim babamın minberidir; senin babanın minberi değildir.”
Bu gerçeğin o günkü Medine atmosferinde dile getirilmesi son derece sarsıcı bir etki meydana getirmiştir. Bu sebeple Ebû Bekir derin bir rahatsızlık duymuş, başını eğerek diz çökmüş ve bir anlamda saygı gösterisinde bulunmuştur. Ardından, aczini, güçsüzlüğünü ve işlediği haksızlıkları itiraf ederek şöyle demiştir: “Doğru söyledin; bu minber senin babanındır, benim babamın değil.” [1]
İmam Hüseyin’in (a.s) Gençlik Dönemindeki Cesareti
İmam Hüseyin (a.s), henüz gençlik döneminde dahi muhterem babası Emirü’l-Müminin İmam Ali’nin (a.s) velâyet makamını büyük bir cesaretle savunmaktaydı. Bu cesaret, Hz. Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra hilafetin Ömer b. Hattâb’a geçtiği dönemde açıkça ortaya çıkmıştır.
Böyle bir ortamda Hazret, zamanın yöneticilerinin yanlış ve zalimane politikaları karşısında cesaretle durmakta ve onlara karşı tavır almaktaydı. Nitekim bir gün Ömer b. Hattâb, Medine Mescidi’nin minberine çıkmış ve çeşitli iddialarla “kendisini hilafete en layık kişi” olarak göstermeye çalışmıştı. Bunun üzerine İmam Hüseyin (a.s), fiilî bir tavır sergileyerek bu iddialara itiraz etmiştir.
İmam Hüseyin (a.s), gençlik çağına erişmiş olduğu bu dönemde, Ömer’in söz konusu iddialarını işittiğinde cesaretle ayağa kalkmış ve yüksek sesle şöyle haykırmıştır:
“Ey çokça yalan söyleyen kimse! Minberden aşağı in! Çünkü bu minber, babam Resûlullah’ın minberidir; senin babanın minberi değildir.”
İmam Hüseyin’in (a.s) Mescid-i Nebevî’de yükselttiği bu cesur haykırış, Ömer’i derinden etkilemiştir. Medine halkı, İmam’ın (a.s) faziletleri ve cesareti konusunda tam bir bilgiye sahipti; bu nedenle onun yiğitçe yükselen sesi, mescidin atmosferini tamamen değiştirmiştir. O dönemde halife konumunda bulunan Ömer, İmam’ın (a.s) sözlerinin haklılığını kabul etmekten başka bir yol bulamamıştır. İmam Hüseyin’in (a.s) siyasî ve askerî alanlardaki cesareti, halk arasında dilden dile dolaşan bir özellik hâline gelmişti.
Ömer, İmam Hüseyin’e (a.s) cevaben şöyle demiştir: “Canıma yemin olsun ki bu minber, benim babamın değil, senin babanın minberidir. Ey Hüseyin! Bu sözleri sana kim öğretti?” Bunun üzerine İmam Hüseyin (a.s), Gadir-i Hum hadisesine işaret ederek Emirü’l-Müminin İmam Ali’nin (a.s) velâyetinin hak olduğunu bir kez daha hatırlatmıştır.
Bu hassas anda, İmam Hüseyin’in (a.s) sergilediği cesaret, Ömer’i minberden inmeye mecbur bırakmıştır. Ardından o, süratle Emirü’l-Müminin İmam Ali’nin (a.s) evine giderek içeri girmek için izin istemiştir. Eve girdikten sonra yalvarırcasına bir üslupla İmam Ali’ye (a.s) hitaben şöyle demiştir: “Ey Ali! Bugün oğlun Hüseyin yüzünden ne kadar sıkıntı çektim! O, Resûlullah’ın (s.a.a) mescidinde yüksek sesle bana bağırdı ve halkı bana karşı kışkırttı.” [2]
Osman’ın hilafeti döneminde, iktidarın ve idarî makamların akraba ve yakınları arasında adaletsiz bir şekilde dağıtılması, halk arasında geniş çaplı hoşnutsuzluklara ve isyanlara zemin hazırlamıştı. Olayların doruk noktasına ulaştığı gün, toplumdaki öfke en yüksek seviyeye çıkmışken, İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin (a.s) örnek teşkil edecek bir cesaret sergileyerek Osman’ın evinin önünde durmuşlar ve sözlerinin nüfuzu sayesinde kanlı bir hadisenin meydana gelmesini engellemeye çalışmışlardır. [3]
İmam Hüseyin’in (a.s) Muâviye Karşısındaki Cesareti
Tarihî kaynaklarda, İmam Hüseyin’in (a.s) Muâviye’nin zulüm ve baskıları karşısında sergilediği metanet ve cesaret açık bir şekilde kayıt altına alınmıştır. Bu cesaretin en belirgin örneklerinden biri, Muâviye’nin Emirü’l-Müminin İmam Ali’nin (a.s) ashabından ve taraftarlarından olan Hucr b. Adî ile arkadaşlarını katletmesi üzerine İmam Hüseyin’in (a.s) gösterdiği tavırdır.
Muâviye, bu korkunç cinayetin ardından gurur ve kibir içerisinde İmam Hüseyin’in (a.s) huzuruna gelmiş ve küçümseyici bir üslupla ona şöyle demiştir: “Ey Ebû Abdullah! Bizim, babanın Şiîlerinden olan Hucr ve arkadaşlarına ne yaptığımız haberi sana ulaştı mı?”
İmam (a.s), “Onlara ne yaptınız?” diye sordu.
Muâviye şöyle cevap verdi: “Onları öldürdükten sonra kefenledik ve cenaze namazlarını kıldık.” Bunun üzerine İmam Hüseyin (a.s) tebessüm etmiş ve şöyle buyurmuştur:
“Ey Muâviye! Bu topluluk kıyamet gününde seninle hesaplaşacaktır. Allah’a yemin ederim ki, eğer biz senin taraftarlarına üstün gelseydik, onları ne kefenler ve ne de üzerlerine cenaze namazı kılardık.
Ey Muâviye! Bana ulaşan haberlere göre sen, babama hakaret ediyor, ona karşı düşmanca tavırlar sergiliyor ve kusur aramak suretiyle Benî Hâşim’e saldırılarda bulunuyorsun.”
Ey Muâviye! Eğer gerçekten böyle davranıyorsan, önce kendi nefsine dönüp bak ve onu hakikat ölçüleriyle değerlendir. Şayet onda büyük kusurlar görmüyorsan, bu kusursuz olduğun anlamına gelmez. Doğrudur, bizim seninle bir düşmanlığımız vardır; fakat sen, başkasının yayından ok atıyor ve başkalarının senin için belirlediği hedeflere yöneliyorsun. Sen, yakınında bulunan bir konumdan hareketle bize düşmanlık besliyorsun. Allah’a yemin olsun ki, sen ne İslâm’da geçmişi bulunan ve ne de nifakı yeni olan bir adama, yani Amr b. Âs’a itaat ediyorsun. Oysa onun ne görüşü senin için faydalıdır ve ne de sana bir değer kazandırmaktadır.
Ey Muâviye! Kendine bir bak ve bu münafığı terk et.” [4]
İmam Hüseyin’in (a.s) siyasî ve askerî sahalardaki cesaretine dair nakledilen örneklerden biri de İmam’ın (a.s) Muâviye’nin karanlık yönetimi döneminde barış antlaşmasının hükümlerine riayet etmesine rağmen, mücadeleyi çeşitli siyasî ve askerî yöntemlerle cesaret ve kararlılıkla sürdürmüş olmasıdır. Bu çerçevede, Yemen’den Şam’a doğru gönderilmekte olan vergi gelirlerini taşıyan kafileden haberdar olduğunda, kafilenin önünü kesmiş, malları Medine’ye getirerek bunları Medine’deki yoksullar arasında dağıtmıştır. Ardından Muâviye’ye şu mektubu göndermiştir:
“Allah’a hamd ve senadan sonra, Hüseyin b. Ali’den Ebû Süfyan oğlu Muâviye’ye.
Yemen’den gelen, yüklerle dolu develerden oluşan bir kervan bize uğradı. Bu kervan, Şam’daki depolarında biriktirmen ve babanın soyundan gelenlerin ihtiyaçlarını karşılaman için sana çok miktarda mal, süs eşyaları, amber ve çeşitli güzel kokular getiriyordu. Ben ise bunlara daha fazla ihtiyaç duyduğumdan, hepsine el koydum.
Vesselam.” [5]
İmam Hüseyin’in (a.s) Savaş Meydanlarındaki Cesaret ve Yiğitliği
İmam Hüseyin’in (a.s) savaşçılığı, düşman saflarını yarıp geçmedeki mahareti ve savaş meydanlarındaki cesareti, herkes tarafından bilinen ve dillere destan olmuş özelliklerdendir. Nitekim o, siyasî mücadele alanlarında eşsiz cesaret ve kararlılığıyla İslâm’ın, velâyetin ve Müslümanların haremini savunduğu gibi, savaş ve cephe yarma sahalarında da emsalsiz bir kahramanlık sergilemiştir.
İmam Hüseyin (a.s), Emirü’l-Müminin İmam Ali’nin (a.s) diğer evlatları gibi, ahitlerini bozanlar ve zulüm ehline karşı yürütülen mücadelelerde her zaman babasının yanında yer almıştır. Muhterem babası kendisini saldırıya geçmekten alıkoymadığı sürece, bizzat Allah’ın ve Müslümanların düşmanlarıyla savaşmak için cepheye atılmaktaydı.
Cemel Savaşı’nda İmam Ali (a.s) sancağı Muhammed b. Hanefiyye’ye vermiş, ordunun sol kanadını İmam Hasan’a (a.s) ve sağ kanadını ise, İmam Hüseyin’e (a.s) emanet etmiş; Ammâr b. Yâsir’i de ordugâhın sorumluluğuna tayin etmiştir. Bu görev dağılımı, İmam Hüseyin’in (a.s) İmam Ali’nin (a.s) ordusunun önde gelen kumandanlarından ve kahramanlarından biri olduğunu açıkça göstermektedir. Bu sebeple İmam Hüseyin (a.s), söz konusu savaşta benzersiz cesaret örnekleri sergilemiştir. [6]
İmam Hüseyin’in (a.s) cesareti, özellikle Sıffîn Savaşı’ndaki kahramanlığıyla dillere destan olmuştur. Ordu komutanlarından biri sıfatıyla babasının yanında yer almış ve İslâm düşmanlarına karşı mücadele etmiştir. Her ne kadar bazı rivayetlere göre İmam Ali (a.s), Hz. Resûlullah’ın (s.a.a) neslinin kesintiye uğramaması amacıyla Hasaneyn’in (a.s) savaş meydanına gitmelerinin engellenmesini emretmiş olsa da onların savaşlardaki etkin rolü tarihî kaynaklarda açıkça yer almaktadır. [7]
Aynı şekilde hakem olayı sonrasında İmam Ali’nin (a.s) bazı saf ve basiretsiz askerlerinin öfkeye kapılarak sapkınlığa yöneldiği ve ona karşı ayaklandığı “Nehrevan Savaşı” gibi hassas dönemlerde de İmam Hüseyin (a.s), ordunun komutasını büyük bir cesaret ve metanetle üstlenmiş, muhterem babasının yanında düşmanlarla savaşmıştır. [8]
Yezid’in Münafık Yüzünün Teşhir Edilmesi
Muâviye’nin ölümünün ardından, Benî Ümeyye’nin siyasî planlayıcıları Yezid’in zalimane yönetimine meşruiyet kazandırmak amacıyla geniş çaplı bir propaganda faaliyetine girişmişlerdir. Bu çabaların bir parçası olarak, Yezid’i “Benî Hâşim’i öven ve uzlaşma ile barışı teşvik eden” şiirler söylemeye yönlendirmişlerdir. Ancak İmam Hüseyin (a.s), örnek bir basiret ve cesaret sergileyerek bu propaganda oyununu boşa çıkarmıştır. Verdiği kesin ve etkili cevapla, Yezid’in ve münafıkların gerçek yüzünü gözler önüne sermiştir.
Söz konusu şiirler İmam’ın (a.s) eline ulaştığında, o Hazret büyük bir cesaretle şu cevabı vermiştir:
“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Eğer onlar seni yalanlıyorlarsa, de ki: ‘Benim amelim bana, sizin ameliniz de size aittir. Siz benim yaptıklarımdan uzaksınız; ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.’” [9]
Âşûrâ Günü Sahneleri
İmam Hüseyin’in (a.s) cesareti, dedesi Hz. Resûlullah’tan (s.a.a) kendisine miras kalmıştı. Bu sebeple, Âşûrâ gününde o Hazret’ten (a.s) öyle bir yiğitlik ve kahramanlık sadır oldu ki, bu cesaret dillerde dolaşan bir örnek hâline geldi. [10]
Âşûrâ günü, İmam Hüseyin’in (a.s) bütün ashabı şehit düştükten sonra, o Hazret (a.s) tek başına savaşmaya hazırlanmış ve meydana çıkarak Ömer b. Sa‘d’a şöyle hitap etmiştir:
“Ben tek bir kişiyim; siz de birer kişisiniz. Benimle teke tek savaşın.”
Şam ordusunun kumandanlarından Temîm b. Kahtabe, İmam’ın (a.s) karşısına çıkarak şöyle dedi: “Ey Ali’nin oğlu! Daha ne zamana kadar Yezid’e karşı düşmanlığını sürdüreceksin?” İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurdu:
“Ben mi sizinle savaşmak için geldim, yoksa siz mi benimle savaşmak için geldiniz? Ben mi yolunuzu kestim, yoksa siz mi benim yolumu kapattınız? Siz kardeşlerimi ve evlatlarımı şehit ettiniz. Artık benimle sizin aranızda hükmü kılıç verecektir.”
Bunun üzerine o kişi büyük bir küstahlıkla İmam Hüseyin’e (a.s) şöyle dedi: “Bana yaklaş da sana cesaretin ne olduğunu göstereyim.” İmam Hüseyin’in (a.s) savaş meydanındaki yiğitliği, düşman saflarına korku salmıştı. Hazret, büyük bir kahramanlıkla Kûfe ordusuna karşı koymuş ve son ana kadar direnişini sürdürmüştür.
Bir başka komutan olan Yezid el-Ebtahî de yüksek sesle şöyle haykırdı: “Bunca ordu, tek bir kişinin karşısında diz çökmüş durumda!”
Cesaret ve savaşçılığıyla tanınan bu kişi, ardından bizzat İmam’la (a.s) savaşmak üzere meydana çıktı. Hazret ona şöyle buyurdu:
“Sen benim kim olduğumu bilmiyor musun ki, hiçbir korku duymadan bana doğru geliyorsun?”
Ancak o kişi cevap vermeden saldırıya geçti. Bunun üzerine İmam Hüseyin (a.s), ona öyle güçlü bir kılıç darbesi indirdi ki, vücudu ikiye ayrıldı ve cansız bedeni yere düştü. [11]
Âşûrâ gününde İmam Hüseyin (a.s), düşman ordusu karşısında öylesine cesurca durmuştu ki, adı tarihte cesaretin ebedî sembolü olarak yer etmiştir. Hazret, yarenlerinin ve evlatlarının şehadetinden sonra, öfkeli bir aslan gibi düşman saflarına hücum etmiş ve çekilmiş kılıcıyla onların düzenini bozmuştur.
İmam Hüseyin’in (a.s) o gün sergilediği cesaret öylesine büyüktü ki, hiç kimse onunla yüz yüze savaşmaya cesaret edememiştir. O, tam bir fedakârlık ve şehadet aşkıyla son ana kadar direnmiş ve düşmanla mücadeleyi sürdürmüştür.
Abdullah b. Ammâr b. Yağûs şöyle nakletmektedir: “Allah’a yemin ederim ki, Hüseyin b. Ali (a.s) gibi, evlatlarını, yarenlerini ve ailesini kaybetmesine rağmen, böylesine musibete uğramış olduğu hâlde metanetini koruyarak savaşan yiğit bir kimse görmedim. O, örnek bir cesaretle savaşıyordu. Kılıcıyla öyle darbeler indiriyor ve öylesine ilerliyordu ki, kılıcının şiddetli vuruşlarından âdeta ateş kıvılcımları saçılıyor; en cesur savaşçılar dahi onun karşısından kaçıyorlardı. O, hiçbir kimseye aldırış etmiyor; yalnızca sevgilisi olan Allah’ı düşünerek düşmanlarla mücadele ediyordu.”
Tam bu sırada Ömer b. Sa‘d yüksek sesle şöyle haykırdı: “Ey insanlar! Bu, Arap zalimlerini yere seren kişidir. Bu, Ali’nin oğlu, ‘Arapların öldürücüsü’dür; kırk yıldır kılıç sallayan bir savaşçıdır!” Ardından, her taraftan İmam Hüseyin’in (a.s) çadırlarına saldırılması emrini verdi. Bunun üzerine onun ordusundan dört bin kişi, İmam’ın (a.s) çadırlarını kuşatarak her türlü yardım ve desteğin ulaşmasını engelledi. [12]
Sonuç
İmam Hüseyin’in (a.s) cesareti, “yalnızca kılıçla savaşmak” anlamına gelmemektedir. Bilakis bu cesaret; “hakikatleri dile getirme cesaretini, düşman karşısında metanetle durmayı, şehadeti bilinçli bir şekilde kabullenmeyi ve ilahî değerleri savunma kararlılığını” da kapsamaktadır. O, sergilediği bu eşsiz cesaret sayesinde, zulüm ve haksızlık karşısında direnmenin ve inandığı değerleri korumanın mümkün olduğunu insanlığa göstermiştir.
İmam Hüseyin’in (a.s) gerek savaş meydanlarında gerekse diplomasi ve diyalog alanında ortaya koyduğu cesaret, tarih boyunca bütün insanlar için örnek teşkil etmiştir. O, fedakârlığı ve yiğitliğiyle, baskı ve zulüm karşısında direnmenin, hak ve değerler uğruna mücadele etmenin mümkün olduğunu insanlığa göstermiştir. Bu bakımdan, İmam Hüseyin’in (a.s) mesajı tarih boyunca canlılığını koruyacak ve özgürlük, adalet ve hakikat arayışında olan vicdan sahibi insanlara ilham kaynağı olmaya devam edecektir.
-------------
[1]- Hüseyin b. Muhammed Takî Nûrî, Müstedrekü’l-Vesâil, c. 15, s. 165.
[2]- Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, c. 1, s. 141.
[3]- Ali b. Hüseyin Mes‘ûdî, Mürûcü’z-Zeheb, c. 1, s. 328.
[4]- Hurr el-Âmilî, Vesâilü’ş-Şîa, c. 2, s. 704.
[5]- Muhammed Takî Lisânü’l-Mülk Sipehr, Nâsihü’t-Tevârîh, c. 1, s. 195.
[6]- İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, c. 3, s. 167.
[7]- Resûlî Mahalâtî, İmam Hüseyin’in (a.s) Hayatı, s. 47.
[8]- Resûlî Mahalâtî, İmam Hüseyin’in (a.s) Hayatı, s. 48.
[9]- İbn Asâkir, Hz. Resûlullah’ın (s.a.a) Reyhânesinin Tercümesi, s. 203.
[10]- Şeyh Ca‘fer Şuşterî, Hasâisü’l-Hüseyniyye, s. 56.
[11]- Muhammed Deştî, İmam Hüseyin’in (a.s) Sözleri Kültürü, s. 184.
[12]- Muhammed b. Cerîr Taberî, Târîh-u Taberî, c. 2, s. 259.
