Bugun...


Ferman Kızmaz

facebook-paylas
İslâm Tarihi - 6
Tarih: 17-08-2026 12:50:00 Güncelleme: 17-08-2026 12:50:00


….

İslâm’ı Kabulde Öncü Olan Kesimler

 

İlk Müslümanların büyük çoğunluğunu iki sınıf oluşturur:

1) Gençler

Gençler, putperest kültürün etkisine daha az bağlıydı; yeni fikirlere daha açıktılar. İlk Müslümanların çoğu gençti. Kureyş ileri gelenleri de gençlerin Hz. Muhammed’e (s.a.a) inanmasından korkuyordu. Bu yüzden “evlatlarımızı ve gençlerimizi yoldan çıkarıyor” diye şikâyet ediyorlardı.

Taif’te Peygamber’e eziyet edenler de gençlerin ona inanmasından çekiniyorlardı. Kureyş’in Habeşistan’a hicret eden Müslümanları geri getirmek için Necaşi ile görüşmesinde de gençlerin İslâm’a eğilimi şikâyet konusu olmuştur.

 

2) Yoksullar ve Mağdurlar (Mustaz’aflar)

Mekke’de köleler, azatlılar ve kabile koruması olmayan yabancılar (mevali) sosyal statü ve ekonomik açıdan ikinci sınıftı. Bu kesim, İslâm’ı ilk kabul edenler arasında yer aldı. Kureyşliler, Hz. Muhammed’in (s.a.a) bu “zayıf ve düşük” kişilerle oturmasını alay konusu yaptılar. Onlara “Allah sadece bunlara mı lütufta bulundu?” diyerek hakaret ettiler. Bu alay ve tehdit karşısında Allah, En’am Suresi’nde şu ayetleri indirdi:

“Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyip hoşnutluğunu umarak O'na dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından senin üzerinde, senin hesabından da onların üzerinde bir şey (yükümlülük) yoktur ki onları kovasın; bu durumda zalimlerden olursun!” “Böylece ‘Allah içimizden bunlara mı lütufta bulundu?’ demeleri için onlardan bazısını (güçlüleri) bazısıyla (güçsüzlerle) denedik. Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?”

Bu ayetler, Hz. Muhammed’in (s.a.a) zayıf ve güçsüzlerle beraber olmasını yasaklamaz; tam tersine, onların imanının ve samimiyetinin Allah katında değerli olduğunu bildirir.

 

Kureyş’in Tepkisi ve Yahudilerin Görüşü

Kureyşliler, Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğini doğrulamak için Medine Yahudilerine gittiler. Onlar da Hz. Muhammed’in özelliklerini görünce, bu kişinin kitaplarında haber verilen peygamber olduğunu söylediler ve “Kendi kavmi, onun en azılı düşmanı olacaktır!” dediler. Bu durum, müstekbirlerin ve güçlülerin Hz. Muhammed’e (s.a.a) düşmanlığının sebebinin, onların beşerî egemenliklerini tehdit eden bir mesaj olması olduğunu gösterir.

Aynı durum daha önceki peygamberlerin dönemlerinde de görülmüştür. Nuh’un kavmi ve Salih’in kavmindeki eşraf da zayıfların iman etmesini “aşağılık insanların uyması” şeklinde küçümsemişlerdir. Bu, İslâm’ın ilk döneminde de aynı şekilde tekrar etmiştir.

 

1) Akrabaları Davet (İlk İslâmî Davetler)

Allah Teâlâ, risaletin 3. yılında Hz. Muhammed’e (s.a.a) vahiy meleği aracılığıyla, önce yakın akrabalarını İslâm’a davet etmesini emretti. Bu emirde şu ayetler geçer:

“(Öncelikle) en yakın hısımlarını uyarıp korkut ve müminlerden sana tâbi olanlara yumuşak davranıp sevgiyle kanat ger. Eğer sana isyan edecek olurlarsa, de ki: ‘Ben sizin yapmakta olduklarınızdan uzağım!’”

 

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Ali’den (a.s) yemek hazırlamasını istedi ve Abdulmuttaliboğulları’nı yemeğe çağırdı. Yaklaşık 40 kişi yemeğe katıldı; aralarında Ebu Talib, Hamza ve Ebu Leheb de vardı. Yemeğin az olmasına rağmen herkes doydu ve yemek bitmedi. Bu durumu gören Ebu Leheb, “Bu adam sizi büyülemiş!” diyerek ortamı zehirledi. Bu söz, toplantının bozulmasına ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) konuyu açmaktan vazgeçmesine sebep oldu.

 

Bir süre sonra Hz. Ali (a.s) yeniden yemek hazırladı. Bu kez Hz. Resulullah (s.a.a) toplantıda şöyle konuştu:

“Araplar arasında kavmine, benim size getirmiş olduğumdan daha iyi bir şey getireni tanımıyorum. Ben sizin için dünya ve ahiret hayrını getirdim. Rabbim, sizi O’na davet etmemi emretti! Şimdi aranızdan kim bana iman edip, yardımda bulunacak olursa o aranızda benim kardeşim, vasim ve vezirim olacaktır!”

 

Herkes sessiz kaldı; kimse cevap vermedi. Sadece Hz. Ali (a.s) “Ey Allah’ın elçisi! Ben seni tasdik ediyorum ve sana yardımcı olacağım!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) şu sözleri söyledi:

“Bilin ki bu Ali, aranızda artık benim kardeşim, vasim ve vezirimdir, onun sözünü dinleyin ve emrine itaat edin!”

 

Bu olay, peygamberlik (nübüvvet) ile imametin birbirinden ayrılmaz iki esas olduğunu gösterir. Hz. Peygamber (s.a.a), daha risaletin ilk yıllarında, kendinden sonra liderin ve rehberin Hz. Ali olduğunu açıklamış oldu. Bu açıklama sadece Gadir-i Hum hadisesiyle sınırlı değildir; farklı vesilelerle Hz. Ali’nin imameti defalarca vurgulanmıştır.

Ayrıca, surelerin nüzul sırasına bakıldığında, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) halka açık davetten önce akrabalarına tebliğde bulunduğu anlaşılmaktadır.

 

2) Alenî Davet ve Muhalefetlerin Başlaması

Alenî Davet Başlıyor

Hz. Muhammed (s.a.a), bir süre gizli davet yaptıktan sonra Allah’ın emriyle daveti açık ve alenî yapmaya başladı. Ayette bu emre şu şekilde yer verilir:

“Görevlendirilmiş olduğun şeyi açıkça söyle ve (artık) müşriklere aldırış etme, biz alay edenlerin şerrinden seni koruruz.”

 

Bunun üzerine Hz. Resulullah (s.a.a) bir gün Ebtah’ta durarak halka şöyle seslendi:

“Ben Allah’ın elçisiyim. Sizi Allah’a tapınmaya ve size ne bir yararı, ne de bir zararı dokunmayan, ne yaratabilen, ne rızk veren, ne diriltebilen, ne de öldürebilen putlardan vazgeçmeye davet ediyorum!”

Bu andan itibaren tebliğ yeni bir döneme girdi: Hz. Resulullah (s.a.a) Mina’da, hac mevsiminde, Mekke çevresindeki kabilelerde açıkça İslâm’ı anlattı.

 

Kureyş’in Tepkisi

İlk başlarda Kureyşliler fazla tepki göstermediler; fakat Hz. Resulullah (s.a.a) putları açıkça reddedip onların hiçbir güç sahibi olmadığını söyleyince büyük öfkeye kapıldılar. Bu yüzden ona karşı cephe aldılar.

Kureyş, Mekke’de Haşimoğulları gibi güçlü bir kabileye karşı doğrudan saldırmaktan çekiniyordu. Bu nedenle Hz. Muhammed’i (s.a.a) davetinden vazgeçirmek için amcası Ebu Talib’e başvurdular. Ona sürekli baskı yaptılar: tehdit ettiler, mal ve makam vaat ettiler. Hatta Hz. Muhammed’i (s.a.a) umre b. Velid ile değiş tokuş etmeyi bile teklif ettiler. Ebu Talib bu teklifleri reddetti.

 

Bir defasında Hz. Muhammed’e (s.a.a) ölüm tehdidinde bulunduklarında Hz. Resulullah şu şekilde cevap verdi:

“Amca! Sağ elime güneşi, sol elime ayı verecek olsalar; Rabbim bu davayı zaferle sonuçlandırıncaya veya bu uğurda canımı feda edinceye kadar bu işten vazgeçmeyeceğim!”

 

Ebu Talib’in Açık Desteği

Kureyş’in tehditlerine rağmen Ebu Talib, akrabalık bağıyla Hz. Muhammed’i (s.a.a) himayesine aldı. Bunu açıkça ilan etti ve tüm Haşimoğulları’nı bu karara seferber etti. Kureyşlilere, yeğeninin kılına dokunmaları halinde Haşimoğulları’nın intikamına uğrayacaklarını bildirdi. Bu ciddi uyarı nedeniyle Kureyşliler, kabile savaşlarının yol açacağı tehlikelerden korkup geri adım atmak zorunda kaldılar. Bu dönemde Haşimoğulları’ndan yalnızca Ebu Leheb, Hz. Muhammed’i (s.a.a) desteklemedi.

 

Kureyş’in Muhalefetinin Nedenleri

Kureyşliler, Kur’an’ın ilk dönem ayetleri henüz çok az olmasına rağmen neden hemen karşı çıktılar? Bu sorunun cevabı, sadece putperestliğe bağlılık değildi. Kureyş’in ileri gelenleri, Mekke’nin ekonomik ve sosyal gücünü ellerinde tutuyordu; Kâbe’nin anahtarları onlardaydı ve ticaretin kontrolü onların elindeydi. Hz. Muhammed’in (s.a.a) çağrısı, onların toplum üzerindeki hâkimiyetini ve egemenliğini tehdit ediyordu. Çünkü:

Yeni din, Kureyş’in üstünlük ve ayrıcalıklarını sarsacaktı.

Halkın ona yönelmesi, onun şöhret kazanması ve liderlik kurması demekti.

Mekke’nin “tek hâkimiyet” anlayışı yıkılacaktı.

Bu yüzden Kureyş eşrafı, halkın “dışarıdan” değil “içeriden” bir dinî liderin etkisine girmesini istemiyordu. Bu da onların Hz. Muhammed’e (s.a.a) karşı şiddetli muhalefetinin temel nedenidir.

 

Kureyş’in Hz. Muhammed’e (s.a.a) Muhalefetinin Temel Nedenleri

Kureyş’in Hz. Muhammed’e (s.a.a) karşı çıkmasının sebepleri, sadece putperestlik veya dinî inatlaşma değildir. Kur’an’da da işaret edildiği gibi, asıl neden Kureyş’in sosyal, ekonomik ve siyasi düzeninin İslâm ile tehdit altında olduğunu görmeleridir. Bu temel sebepler şu başlıklar altında toplanabilir:

1) Sosyal Düzenin Yıkılacağı Endişesi

Mekke’de egemen olan düzen, tamamen kabile temelli bir sosyal yapı idi ve Kureyşliler bu yapının en üstünde bulunuyordu. Kureyş eşrafı, Kâbe’nin anahtarları, ticaretin kontrolü ve Mekke’nin yönetimindeki üstün konumlarıyla “sosyal iktidarı” ellerinde tutuyordu. Bu ayrıcalık ve refah düzenine alışmışlardı; mevcut statükonun bozulmasını kesinlikle istemiyorlardı.

Hz. Muhammed (s.a.a) ise, eşraftan veya soylulardan sayılmayan biriydi, yetim kalmış, gençliği yoksulluk içinde geçmiş, kabile içindeki statüsü Haşim oğullarının ikinci dereceden bir üyesiydi.

İlk iman edenler de çoğunlukla gençler, yoksullar, köleler olmuştu. Bu durum Kureyşliler için açık bir uyarıydı: İslâm, onların toplum içindeki üstünlük düzenini sarsacak ve toplumun alt tabakaları yükselerek güçlenecekti.

 

Kur’an’da Kureyş’in bu aristokratik zihniyeti şu ayetle eleştirilir:

“Ve dediler ki: ‘Neden bu Kur’ân, şu iki şehirdeki (Mekke ve Taif) büyük (ve zengin) bir adama inmedi?’”

Bu ayetin iniş sebebi olarak Velid b. Muğiyre’nin “Kur’an neden bana inmez de Muhammed’e iner?” sözleri anlatılır. Buradan anlaşılır ki, Kureyş’in karşı çıkışı, Hz. Muhammed’in (s.a.a) getirdiği dinin “yenilik” olmasından değil, onların üstünlük ve iktidar düzenine bir tehdit olmasındandır.

 

2) Ekonomik Huzursuzluklar

Bazı çağdaş araştırmacılar, Kureyşlilerin muhalefetinin bir başka sebebinin de ekonomik çıkarlarının tehlikeye girmesi olduğunu belirtir. Çünkü Kur’an’ın Mekke döneminde nazil olan bazı ayetleri, servet biriktirmeyi, malı çoğaltmayı ve cimriliği şiddetle eleştiriyordu. Kureyş’in zenginleri, Mekke’nin ekonomik boğazını ellerinde tutuyordu; bu ayetler onların “zenginlik düzenini” sarsacak nitelikteydi.

 

Bu ayetlerden bazıları şunlardır:

“Kendisini yapayalnız olarak yarattığım o adamı bana bırak. Hani şu; kendisine bol servet verdiğim adam…” “Pek yakında ‘sakar’a (cehenneme) atacağım onu…” “Ebu Leheb’in eli kurusun! Ve bizzat kendisi kahrolsun! Malı ve elde ettiği şey ona hiçbir yarar sağlamadı…”

“Arkadan çekiştirip duran, kaş-göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline! Ki o, mal biriktiren ve malını saydıkça sayandır…” “O kimseyi pek yakında zor bir yöne yönelteceğiz. Cehenneme yuvarlandığında malının ona hiçbir faydası dokunmayacaktır!”

 

Bu ayetler, özellikle zengin Kureyşlilerin muhalefetini artırmış ve düşmanlıklarını pekiştirmiş olabilir. Çünkü onlar, Hz. Muhammed’in (s.a.a) davetiyle mallarının ve ayrıcalıklarının tehlikeye gireceğini görmüşlerdir.

Tarihî bir belgede, Hz. Peygamber’in (s.a.a) “tağutları kötülemesi” sonrası Kureyş’in tepkisinin sertleştiği, Taif’ten gelen zenginlerin onu reddederek halkı da ona karşı tahrik ettikleri anlatılır. Bu olay, Kureyş’in muhalefetinin ekonomik çıkarlarla da ilişkili olduğunu gösterir.

 

3) Komşu Devletlerden Korkma

Kur’an’da Kureyşlilerin, Müslüman olurlarsa komşu devletlerin (İran ve Roma gibi) hışmına uğrayacakları korkusuna da değinilir. Bu endişenin yersiz olduğu vurgulanır:

“…Eğer biz de seninle birlikte olur ve doğru yola girersek topraklarımızdan sürülüp çıkarılırız…”

 

Kureyşliler, Müslüman olmanın, onların bölgedeki güçlü devletlerin hedefi haline gelmesine yol açacağını düşünüyorlardı. Bu korku, bazı kişilerin “doğru olduğuna inandıkları halde” Hz. Peygamber’e (s.a.a) katılmalarını engellemiştir.

Örneğin Haris b. Nevfel’in Hz. Peygamber’e (s.a.a) şu sözleri anlatılır:

“Söylediklerinin doğru olduğunu biliyoruz. Ama sana inanırsak Arap kavminin bizi topraklarımızdan çıkaracağından korkuyoruz…”

Aynı şekilde, İran ve Roma gibi devletlerle yapılmış antlaşmaların, yeni bir dinin kabul edilmesi halinde büyük tehlike doğuracağı endişesi de Kureyş’in muhalefetini artırmıştır.

 

4) Kabile Kıskançlığı ve Rekabet Duygusu

O dönemde kabileler arasında rekabet ve kıskançlık, toplumun en yaygın hastalıklarından biriydi. Hz. Muhammed (s.a.a) Haşimoğulları’ndan olduğu için diğer kabileler, “Haşimoğulları’nın şöhret kazanmasını” kabul etmiyor ve bu nedenle ona karşı çıkıyordu.

 

Kureyş’in en nüfuzlu boylarından Mahzumoğulları’ndan Ebu Cehil, bu kıskançlığı şu sözlerle açıkça dile getirir:

“…Biz Abdumenafoğulları’yla öteden beri onur ve şeref yarışı vermekteyiz! Onlar halka yiyecek verdi, biz de verdik… Ama onlar bir gün kalkıp ‘Bizden bir peygamber çıktı, gökten vahiy alıyor!’ dediler. Şimdi biz bu konuda onlara nasıl yetişiriz? Yemin ederim ki, biz ona asla iman etmeyecek, asla onun doğru söylediğini kabul etmeyeceğiz!”

 

Bu sözler, Kureyş’in muhalefetinin kabile üstünlüğü ve rekabet psikolojisinden kaynaklandığını gösterir.

Benzer şekilde, Taif’in ünlü eşraf ve şairlerinden Ümeyye b. Ebu’s-Salt da Hz. Muhammed’e (s.a.a) uymamıştır. O, bir peygamberin geleceğini biliyordu ama kendisinin seçileceğini umuyordu. Hz. Muhammed’in (s.a.a) seçildiğini görünce şöyle demiştir:

“Sakif kadınlarından utanıyorum… Niceden beridir onlara, bir peygamber gelecek, o ben olacağım, diyordum. Şimdi onların beni Abdumenafoğulları’ndan bir gencin peşinden giderken görmesine nasıl tahammül ederim?!”

Bu da “kabile rekabeti”nin bir örneğidir: “Ben değil de onlar seçildi” düşüncesi, onların Hz. Muhammed’e (s.a.a) karşı çıkmasına yol açmıştır.

 

Sonuç

Kureyş’in Hz. Muhammed’e (s.a.a) karşı çıkmasının ana sebepleri şunlardır:

Sosyal düzenin yıkılacağı endişesi: İslâm’ın alt tabakaları güçlendirmesi ve Kureyş’in iktidarını sarsması.

Ekonomik huzursuzluk: Zenginlerin servet biriktirme ve ayrıcalıklarını tehdit eden ayetler.

Komşu devletlerden korkma: İran ve Roma gibi güçlerin tepkisi ve saldırısı endişesi.

Kabile kıskançlığı ve rekabet: Haşimoğulları’nın üstünlüğü ve şeref rekabeti nedeniyle itiraz.

Bu sebepler, Kureyş’in muhalefetinin yalnızca “putperestlik”le açıklanamayacağını, daha derin sosyal ve politik temellere dayandığını göstermektedir.

 

Devam Edecek… 



Bu yazı 523 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI