…
2- Arapların Karakter ve Psikolojisi
Zıt Vasıflar
Arapların cahiliye dönemi karakter ve psikolojisi, zıt özelliklerin bir arada bulunduğu bir yapıyı yansıtır. Bu dönemde bedevî Araplar, hem sert ve vahşi savaşçı, hem de cömert, misafirperver ve mert bir toplumdu. Bu iyi özelliklerin kaynağı, insanî ve manevî değerlerden çok, çöl şartlarının getirdiği zorunluluklar ve kabile içinde saygınlık kazanma isteğiydi.
1) Arapların Zıt Vasıfları
Vahşilik ve cömertlik bir arada: Çöl koşullarında yaşayan Araplar, yağmacı ve intikamcı olabilirken aynı zamanda misafirperver ve fedakâr davranabiliyordu.
Gurur ve sadakat: Verilen söz kutsaldı; anlaşmalara bağlılık, kabileye bağlılık ve onur için savaşmak erdem sayılırdı.
Kabul edilen ikiyüzlülük: Bir yandan düşmanına bile yardım edebilen, diğer yandan intikamda acımasız olabilen bir yapıları vardı.
2) İyi Vasıfların Kaynağı
Misafirperverlik: Çöldeki sert yaşam, güvenlik eksikliği ve hayatta kalma zorunluluğu misafirperverliği zorunlu kılmıştı.
Cahiliye kültürünün etkisi: İyi davranışlar, daha çok şöhret, kabilede saygınlık, kötü ün almama gibi sosyal nedenlerle ortaya çıkıyordu.
Manevî değil sosyal motivasyon: Bu iyi vasıflar, İslam’daki insanî değerler gibi içten gelen bir bilinçten değil; toplum baskısı ve prestij arayışından kaynaklanıyordu.
3) Cehalet ve Hurafeler
Kültür ve eğitim eksikliği: Bedevî Araplar, şehirleşme ve bilimden uzak yaşadıkları için çoğu konuda bilgi eksikliğine sahipti.
Mantıksız inanışlar: Hastalıkları ruhla, kuduzu kabile reisinin kanıyla tedavi etme gibi batıl inançlar yaygındı.
Sorgulama yok: Bu inançlar, toplum tarafından kabul edildiği sürece hiç sorgulanmıyordu.
Nedensellik anlayışı zayıf: Olaylar arasındaki ilişkiyi anlamada yetersiz kalıyorlardı.
4) Bilim ve Sanat
Bilim iddiaları abartılı: Tıp, astronomi gibi alanlarda “bilim” düzeyinde bilgiye sahip oldukları iddiası gerçekçi değildir.
Bilgi, tecrübe ve sözlü gelenek: Öğrenilenler daha çok gelenek, tahmin ve kulaktan dolma bilgilerdi.
Astronomi bilgisi: Yıldızları tanıma ve yön bulma amaçlı basit bilgilere dayanıyordu.
Tıp bilgisi: Deneme-yanılma ve kabile büyüklerinden gelen sınırlı tecrübelere dayanıyordu.
5) Ümmî Halk
Okuma yazma bilmeyen toplum; Mekke ve çevresinde çok az kişi okuma yazma biliyordu.
Kültürel ve bilimsel açıdan geri; bu yüzden, ileri bilimlere sahip oldukları iddiası gerçekçi bulunmaz.
6) Şiir ve Edebiyat
Şiir en belirgin yetenek: Cahiliye Araplarının en güçlü yönü şiir ve hitabe sanatıdır.
Şairin toplumdaki rolü: Tarihçi, gazeteci, ahlâk öğretmeni, savaş ilan edici, toplumun sesi gibi görevleri vardı.
Panayırlarda yarışma: “Ukaz, Zil-mecaz, Mecenne” gibi panayırlarda şiir yarışmaları yapılırdı.
Muallâkat-ı Seb’a: En seçkin 7 şiir Kâbe duvarına asılırdı.
Şiirin içeriği: Aşk, şarap, kadın, kahramanlık ve milliyet temaları ağırlıktaydı; anlam ve derinlik açısından zayıf kabul edilir.
Özet
Cahiliye dönemi Arapları sert ve savaşçı olmalarına rağmen cömert ve misafirperverdi; bu iyi özellikler daha çok sosyal prestij ve hayatta kalma zorunluluğundan kaynaklanırken, kültür ve bilim düzeyleri düşük, hurafe ve batıl inançlara dayalıydı; en güçlü yönleri ise şiir ve hitabe sanatlarıydı.
Araplar ve Komşu Medeniyetler
1. Arapların komşu medeniyetlerle ilişkisi
Cahiliye dönemi Araplarının İran ve Roma gibi güçlü medeniyetlerle ticaret ilişkileri vardı. Ancak Hicaz halkı coğrafi ve doğal şartlar nedeniyle bu medeniyetlerin kültürel etkisine doğrudan açık değildi. Arapların bu medeniyetlerden etkilenmesi ancak üç yolla mümkün oluyordu:
a) Ticaret
b) İran ve Roma’nın etkisindeki küçük devletler (Hıyre ve Gassan)
c) Kitap ehli olan Yahudi ve Hıristiyanlar
2. Etkinin sınırlı oluşu
Ticaret ve iletişim olmasına rağmen Arapların bu medeniyetlerden etkilenmesi sınırlı kaldı. Çünkü ulaşımda çöller, dağlar ve denizler gibi engeller vardı. Kültürel ve zihinsel mesafe çok fazlaydı; Araplarla İran-Roma arasında ortak bir yaşam tarzı yoktu.
Arapların çoğu okuma yazma bilmediği için gelen bilgi, sadeleştirilerek anlatılıyordu; bu da bilgilerin tahrif olmasına yol açıyordu. Bu yüzden komşu medeniyetlerin etkisi daha çok maddi ve edebi alanda kaldı, düşünsel ve bilimsel gelişmeye dönüşmedi.
3. Yahudilerin etkisi
Yahudiler, Roma baskıları ve özellikle Kudüs’ün yıkılması sonrası Hicaz’a göç etti. Bu göç, Hicaz toplumunda sosyal değişikliklere yol açtı. Tevrat ve Talmud’daki hikâyeler Araplara ulaştı. Ancak Yahudilik de Hıristiyanlık gibi bozulmuş bir din olduğu için, Arapların bu kültürden aldığı fikirler de bozulmuş ve yanlış olarak Arap toplumunda yerleşti. Bu durum cehaletin artmasına katkı sağladı.
4. Arapların İran ve Roma karşısındaki zayıf hali
Arap Yarımadası’nda merkezi bir devlet yoktu. Kabileler dağınık ve sürekli iç çatışma içindeydi. Bu yüzden Araplar:
a) İki güçlü imparatorluk olan İran ve Roma karşısında zayıf kaldı.
b) Kendilerini bu büyük devletlere göre aşağı görüyor ve etkilenmeye açıktı.
c) Dış dünyaya bakmaya fırsat bulamıyordu; hayatları çadır ve deve çobanlığıyla sınırlıydı.
5. “Cahiliye Çağı” kavramı
İslam sonrası dönemde Araplar kendi İslam öncesi dönemlerine “cahiliye” adını verdiler. Bu terim, “cehalet” anlamından daha çok, akıl ve mantığın reddi anlamında kullanılır. İnsanların hurafelere, taassuba, üstünlük taslamaya dayalı yanlış anlayışlarını ifade eder.
Bu dönemin Arapları, okuma yazma bilmemelerinin ötesinde, mantıksız ve batıl inançlara dayalı bir zihniyete sahip oldukları için “cahiliye” olarak nitelendirilmiştir.
Özet
Cahiliye dönemi Arapları İran ve Roma ile ticaret yapmış olsa da coğrafi ve kültürel engeller nedeniyle bu medeniyetlerden sınırlı etkilenmiştir. Yahudi ve Hıristiyanların etkisi bazı hikâyelerin yayılmasını sağlamış, ancak Arapların sosyal ve zihinsel gelişimi açısından bu etkiler yetersiz kalmış, döneme “cahiliye” denilmesinin nedeni de akıl ve mantıktan uzak batıl inanışlardır.
3- Arabistan Yarımadası ve Çevresindeki Dinler
İslam’ın ortaya çıktığı dönemde Arapların çoğu putperest olsa da aralarında Yahudi, Hıristiyan, Hanif, Mânî, Sâbîi [1] gibi farklı inançlara sahip olanlar da bulunuyordu. Bu dinlerin hepsi çeşitli belirsizlikler ve bozulmalar içermekteydi; bu yüzden halk dinî bir tatmin yaşayamaz hale gelmişti.
1) Tek Tanrılılar (Hanifler)
Hanifler putlara tapmaz, tek Tanrı ve ahiret inancına sahipti. Bazıları Hristiyan olarak da sayılır; fakat genel olarak Hanif kabul edilir. Haniflerin saygı duyulan bazı isimleri şunlardır: Varaka b. Nevfel, Zeyd b. Ömer, Nabığa Ce'di, Ümeyye b. Ebu’s-Salt, Addas, Rahip Bahira vb. Bu kişiler, akıl ve fıtrat gereği putperestliği reddetmiş, tevhidi kabul etmişlerdir. Teşkilatlanmış bir dinleri yoktu, münzevî yaşam sürerlerdi; insanları davet etmezlerdi.
2) Hristiyanlık
Hristiyanlık Arabistan’a Güney’den Habeşistan, Kuzey’den Suriye ve Sina Yarımadası aracılığıyla yayılmıştır. Arabistan’da sınırlı yayılmış; “Tağlib oğulları, Gassan, Huzaa” gibi bazı kabilelerde bulunmuştur. Yemen’de 4. yüzyıldan itibaren etkili olmuş, özellikle Necran önemli bir merkez olmuştur.
Hristiyanlık, Arabistan’da yayılırken “Zunuvas” gibi hükümdarların baskısı ile karşılaşmış; bu süreçte Necran’daki Hristiyanlar katliama uğramıştır.
Hristiyanlığın Hiyre’de de etkisi olmuştur; Hiyre kralı Nu’man b. Münzir Hıristiyanlığı kabul etmiştir.
Kur’ân’da Hristiyanların Hz. İsa’yı (a.s) tanrılaştıran inancı eleştirilmiş ve bu dönemde Hıristiyanların Arap Yarımadası’nda var olduğu vurgulanmıştır.
“Mübahele” olayı, Hz. Peygamber’in (s.a.a) Necran Hristiyanlarıyla yaptığı ünlü karşılaşmadır. Hristiyanlık zamanla tahrif edilmiş ve insanları tatmin edememiştir.
3) Yahudilik
Yahudilik, İslam’dan önce Arabistan’a yayılmış ve özellikle Yesrib (Medine) önemli bir merkez olmuştur.
Yesrib’de “Nadîr, Kaynuka, Kurayzaoğulları” adlı üç Yahudi kabilesi bulunuyordu. “Evs ve Hazrec” kabileleri de Yahudilerle birlikte yaşayıp bazıları Yahudiliği kabul etti.
Yahudiler, ziraat ve ticarette uzman olup sosyal ve ekonomik hayatta etkiliydi. Yemen’de de Yahudiler güçlü bir konumdaydı. “Zunuvas” döneminde Yahudilik resmi din ilan edilmiştir.
4) Sâbîîler
Sâbîîlik dininin merkezi Harran idi. Bu dinin temel inancı tek Tanrıya inanmak ve O’nu “sıfat-ı selbiye” ile yüceltmekti.
Sâbîîler, gök cisimlerine (yıldızlar, güneş ve ay gibi şeylere) tapar ve onların kaderle ilişkili olduğuna inanırlardı.
Kur’ân’da Sâbîîlerden üç yerde söz edilir. Günümüzde çok az sayıda Sâbîî kalmıştır.
5) Manilik (Zındıklık)
Manilik, İran menşeli bir dindir. Bazı kaynaklara göre Arabistan’da da yayılmıştır. “Zındık” kelimesi başlangıçta Manilik için kullanılmış ve daha sonra “dinsiz” anlamına dönüşmüştür.
Bu din, Hristiyanlık ile Mecusiliğin sentezi gibidir ve iki tanrıcılık içermektedir.
6) Yıldızlara Tapma
Bazı Araplar ay, güneş ve yıldızlara tapıyordu. Örneğin Huzaa ve Himyer kabileleri “Şi’ra” yıldızına tapıyordu.
Kur’ân, yıldızlara tapmayı reddeder ve bu ayetlerle insanları tefekkür ederek Allah’ı tanımaya çağırır:
“Allah; geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi, yıldızlar da O’nun emriyle, insanlar için emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır.”
“Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun ayetlerindendir. Siz güneşe de aya da secde etmeyin, Allah’a secde edin ki bunları kendisi yaratmıştır, eğer O’na ibadet edecekseniz.”
“Şi’ra yıldızının Rabbi’nin O olduğu gerçeği, daha önceki peygamberlerin kitaplarında insana ulaşmış değil midir?”
7) Cinlere ve Meleklere Tapma
Bazı Araplar cinlere ve meleklere tapıyordu. Mekke’de bazıları şöyle diyordu:
“Biz meleklere tapıyoruz, Yahudiler Üzeyir’e, Hıristiyanlar da İsa’ya! Muhammed’e sorun bakalım, biz hepimiz bunca tanrıyla birlikte cehenneme mi gideceğiz yani?”
Kur’ân’da cinlere ve meleklere tapma kınanır:
“…Allah için cinlerden ortak koştular. Oysa onları da Allah yaratmıştır…” “Kıyamet günü Rabbin onların hepsini diriltir ve sonra da meleklere ‘Bunlar size mi tapınıyordu?’ diye sorar. Onlar ‘Sen eşi ve benzeri olmaktan münezzehsin, bizim velimiz ancak sensin, onlar değil! Onlar cine tapınıyordu ve çoğu onlara inanmaktaydı!’ derler.” “De ki: ‘Bana bazı insanların bazı cinlere sığındığı ve böylece onların sapıklık ve azgınlığını artırdığı vahyolundu.’”
Özet
İslam’ın zuhur döneminde Arabistan’da putperestlik yaygın olmakla birlikte “Yahudi, Hristiyan, Hanif, Sâbîî, Manilik” gibi çeşitli dinler de bulunuyordu. Bu dinlerin çoğu zamanla bozulmuş, halkı tatmin edememiş ve akıl dışı inançlar yaygınlaşmıştı. Kur’ân, bu batıl inançları (yıldızlara, cinlere, meleklere tapma) reddederek tevhit inancını vurgulamıştır.
Mekke Şehrinin Ortaya Çıkışı
1) Mekke’nin kuruluşu
Mekke’nin ilk ortaya çıkışı, Hz. İbrahim (a.s) dönemine dayanır. Allah’ın emriyle Hz. İbrahim (a.s) eşi Hacer ile oğlu İsmail’i susuz ve ıssız çöle bırakır. Allah’ın takdiriyle oradan Zemzem suyu çıkar. Bu bölgeden geçen Curhum kabilesi Hacer ve İsmail’i görüp oraya yerleşir. Hz. İsmail büyüyünce Curhumlu bir kızla evlenir ve Hz. İbrahim’in (a.s) emriyle Kâbe inşa edilir. Böylece Mekke’nin temeli atılır ve İsmail’in nesli burada çoğalır.
2) İbrahim dininin (Hanifliğin) kalıntıları
Mekke Arapları, Hz. İsmail’in (a.s) soyundan gelen Adnanoğulları’ndan olup Hz. Resulullah’ın (s.a.a) 20. göbekten atası Adnan’a dayanır. Adnanoğulları, Hz. İbrahim’in (a.s) diniyle bazı uygulamaları sürdürmüşlerdir.
Yakubî şöyle yazar: “Kureyşliler ve Adnanoğulları boyunun çoğu, Hz. İbrahim'in (a.s) dininin bazı hükümlerine uymaktaydılar; Kâbe'yi ziyaret ediyor, haccediyorlardı, misafirperver insanlardı, haram aylara saygı gösteriyorlardı, kötü şeyler yapmıyorlardı, akrabalarıyla bağlarını kesmiyor, zulmetmeyi kötü biliyor ve kötülükte bulunanları cezalandırıyorlardı.”
Bu dönemde Allah’a inanma, haram ayları saygı, hac-umre, kurban, gusül, sünnet, cenaze işlemleri, temizlik sünnetleri gibi İbrahimî hükümler devam ediyordu. Bu durum, tevhit dininin bölgenin en eski dini olduğunu ve putperestliğin sonradan yayıldığını göstermektedir.
3) Putperestliğin ortaya çıkışı
Putperestliğin Araplar arasında ortaya çıkışı iki ana faktöre dayanır:
a) Amr İbn Luhay’ın etkisi: Mekke’de Kâbe’nin mütevellisi olan Amr İbn Luhay, Şam’a gittiğinde putlara tapınan Amalika boyunu görür ve onların putunu “Hubel” adıyla Mekke’ye getirip Kâbe’ye yerleştirir. Sonra “Isaf ve Naile” putlarını da Kâbe’nin yanına koyarak putperestliğin temelini atar. Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurur:
“Amr İbn Luhay, İsmail'in dinini değiştirip putperestliğin temelini atan ilk kişidir, ben onu cehennem ateşinde gördüm.”
b) Taşa tapma alışkanlığının sapması: Hz. İsmail’in (a.s) nesli Mekke’den göç edince yanında Kâbe’den taş götürür ve bu taşları tavaf eder gibi etrafında döner. Zamanla bunun asıl nedeni unutulur ve taşlar put haline gelir; insanlar her taşı tapınılacak bir nesne olarak görür.
Putperestliğin yayılmasında ayrıca cehalet, somuta tapma isteği, kabile rekabeti, liderlerin çıkarı, geleneklerin sorgulanmaması gibi nedenler de etkili olur. Bu süreçle put sayısı artar; Mekke fethedildiğinde putların sayısı 360’a ulaşır.
4) Putperestlerin Allah’a inanıp inanmadığı
Putperestler Allah’ı inkâr etmezler; O’nu “yaratıcı” bilirler. Ancak iki büyük hata işlerler:
1) Allah hakkında batıl inançlar: Allah’ın eş, çocuk sahibi olduğunu, meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia ederler. Bu batıl inançlar Kur’an’da sert bir dille reddedilir:
“Onlar, Rahman Yaratıcının kulları olan melekleri dişi sandılar…” “Ahirete inanmayanlar melekleri kız isimleriyle isimlendiriyorlar.” “Ve müşrikler ‘Rahman Allah kendisine evlat edindi.’ dediler; hayır, O evlat edinmekten münezzehtir.” “Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa onları da Allah yaratmıştır…”
“Elbette bizim Rabbimizin şanı yücedir; O ne bir eş edinmiştir, ne de çocuk.” “…Kızlar Allah'ındır da erkek çocuklar sizin mi?…” “…Lat'ı, Uzza'yı ve onların üçüncüsü olan Menat'ı gördünüz mü? …”
“Onlar Allah ile cinler arasında bir soy bağı (akrabalık) kurdular…”
2) Putları Allah’a ortak koşma: Putların Allah ile insanlar arasında aracı olduğunu, onlara tapmanın Allah’ı memnun edeceğini düşünürler. Oysa ibadet yalnızca Allah’a aittir. Kur’an bunu şöyle eleştirir:
“Allah'ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek, yararı da dokunmayacak şeylere kulluk ederler…” “Bilin ki halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır…” “Kendilerine güç (izzet) sağlasınlar diye, Allah'tan başka ilâhlar edindiler.” “Yardım görürler umuduyla onlar, Allah'tan başka ilâhlar edindiler.”
Bu yüzden putperestler, Allah’a ortak koştukları için müşrik olarak tanımlanırlar.
Özet
Mekke, Hz. İbrahim (a.s) ve Hz. İsmail (a.s) döneminde kurulmuş; Adnan oğulları İbrahimî dinin bazı hükümlerini sürdürmüşlerdir. Putperestlik ise, Amr İbn Luhayy’ın etkisi ve taşlara tapma alışkanlığının sapmasıyla yayılmış; bu süreçte cehalet ve kabilecilik de etkili olmuştur. Putperestler Allah’ı inkâr etmese de O’na eş ve ortak koşmuş, putları aracı saymışlardır; Kur’an bu inançları sert bir şekilde reddeder.
Devam Edecek…
-------------
[1]- Mânîlik (Mâni dini). Kurucusu: Mânî (216–274 civarı), İran kökenli bir düşünür.
Temel öğreti: İyi ile kötü, ışık ile karanlık arasında sürekli bir mücadele (ikicilik).
Dünya görüşü: Evren, iyi (ışık) ve kötü (karanlık) iki zıt ilkenin savaş alanıdır.
Kutsal kitap: Arşivsel metinler ve Mânî’nin yazıları (zamanla çoğu kaybolmuştur).
İnanç özellikleri: İnsan ruhu ışık kökenli, beden ise karanlık kökenlidir. İnsanların amacı, ruhu karanlıktan kurtarıp ışığa dönmektir.
Tarihî etkisi: Roma, Sasani İmparatorluğu ve Orta Asya’da yayıldı. Sonraki dönemlerde özellikle İslamiyet’in yayılmasıyla geriledi.
Sâbîîlik (Sâbîî din)
Kimdir? Sâbîîler, İslam öncesi ve İslam döneminde bilinen bir geleneksel dinî topluluktur.
Çeşitleri: Sâbîîlik bazen Nabatî Sâbîîleri (Mezopotamya’daki Harran ve çevresi) ile Mısır’daki Sâbîîler (Hristiyanlık ve İslam etkili) gibi farklı gruplarla anılır.
Temel özellikler: Gök cisimlerine tapma (güneş, ay, yıldızlar gibi). Astronomi ve yıldız bilimi ile iç içe bir inanç sistemi.
Tarihî bağlam: İslam öncesi dönemde Mezopotamya’da yaygındı. İslam döneminde de bazı bölgelerde varlığını sürdürdü. Harran Sâbîîleri özellikle astronomi ve bilimle ilişkilendirilir.
