Arap Yarımadası'nın Coğrafî, Sosyal ve Medenî Konumu
Arap Yarımadası (Cezîretü’l-Arap), güneybatı Asya’da yer alan ve yaklaşık 3.200.000 km² yüzölçümüyle dünyanın en büyük yarımadasıdır. Büyük kısmını Suudi Arabistan oluşturur; Yemen, Umman, BAE, Katar, Bahreyn ve Kuveyt de yarımada üzerindedir. Üç tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen son derece kurak ve sıcak bir bölgedir. Büyük nehirleri yoktur; su kaynakları sınırlıdır. Dağ sıraları ve düzenli esen rüzgârlar, yağışın iç bölgelere ulaşmasını engeller.
Arap Yarımadası'nın Bölgeleri
Coğrafyacılar yarımadayı iklim, doğal yapı ve etnik özelliklere göre farklı şekillerde sınıflandırmıştır. Yaygın bir sınıflandırmaya göre üç ana bölge vardır:
Merkez: Arap Sahrası
Kuzey: Hicaz
Güney: Yemen
Doğal Şartlara Göre Bölge Ayrımı (Kuzey ve Güney)
Bu yaklaşıma göre en belirleyici unsur sudur. Su kaynaklarının varlığı veya yokluğu, insanların yaşam biçimini ve sosyal yapıyı belirlemiştir. Bu nedenle su bakımından zengin olan güney (Yemen), kuzey ve orta bölgelerden belirgin biçimde ayrılır.
Arap Yarımadası'nın Güney'inin (Yemen) Durumu
Yemen, bol suya ve düzenli yağışlara sahip olduğu için tarımın geliştiği, nüfusun yoğunlaştığı bir bölgedir. Yerleşik hayat, köy ve şehirlerin kurulmasını, bunun sonucu olarak da sosyal düzen, hukuk ve devlet yapılarının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu bölgede İslam’dan önce birçok güçlü devlet kurulmuştur (Mein, Hadramut, Seba, Kataban ve Himyerîler).
Güney Arabistan'da Parlak Bir Medeniyet
Yemen, antik çağda son derece gelişmiş bir medeniyete sahipti. Herodot, Strabon ve Müslüman tarihçiler bölgenin zenginliğini, görkemli saraylarını ve refah düzeyini anlatmıştır. Arkeolojik bulgular bu medeniyetin gelişmiş mimari, tarım ve mühendislik bilgisine sahip olduğunu göstermektedir. Özellikle Ma’rib Seddi bunun en önemli örneklerindendir. Yemen halkı tarımın yanı sıra ticarette de çok ileri gitmiş, Doğu ile Batı arasındaki ticarette önemli bir köprü olmuştur.
Ma'rib Seddinin Yıkılışı
Yemen halkı arasında fesat, ahlâksızlık ve isyanların yayılmasıyla birlikte medeniyet zayıflamış, bakımsız bırakılan Ma'rib Seddi sonunda yıkılmıştır. Bunun sonucunda büyük bir sel meydana gelmiş; tarım alanları, yerleşim bölgeleri yok olmuş, bölge susuzlaşmış ve halk göç etmek zorunda kalmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de Seba halkı hem Seba Kraliçesi kıssasıyla hem de nankörlükleri sonucu seddi yıkan “Arim seli” olayıyla anılmaktadır. Tarihçiler seddin yıkılışını İslam’dan birkaç asır önceye tarihlendirir ve bu yıkımın aşamalı biçimde gerçekleştiğini belirtirler.
Güney Medeniyetinin Çöküşünün Arabistan Üzerindeki Etkileri
Ma'rib Seddi'nin yıkılması ve güneydeki devletlerin çöküşü, Yemen’de hayat şartlarını zorlaştırmış ve büyük göçlere yol açmıştır. Göç eden kabileler Arabistan’ın farklı bölgelerine ve çevre coğrafyalara yayılmış; Irak’ta Lehmîler, Şam ve Ürdün bölgesinde Gassanîler gibi yeni devletler kurulmuştur. Evs, Hazrec, Huzaa ve diğer bazı kabileler Medine, Mekke ve çevresine yerleşmiş; bu göçler Arabistan tarihini derinden etkilemiştir.
Arap Yarımadası'nın Kuzeyinin (Hicaz) Durumu
Hicaz, kurak iklimi ve zorlu coğrafyası nedeniyle tarıma elverişli olmayan bir bölgedir. Bu şartlar halkı göçebe hayata yöneltmiş; deve yetiştiriciliği temel geçim kaynağı olmuştur. Yerleşik hayat ve devlet yapısı gelişmemiş, bedevî yaşam tarzı hâkim olmuştur. Mekke dışında önemli bir şehirleşme görülmemiştir.
Hicaz’ın Dış Etkilere Kapalı Yapısı
Zorlu iklim ve coğrafya, Hicaz’ın büyük medeniyetlerle ilişki kurmasını engellediği gibi, dış güçlerin bölgeyi fethetme isteğini de azaltmıştır. Roma, Mısır ve İran gibi dönemin büyük güçleri bu bölgeye ilgi göstermemiştir. Bu sayede Hicaz halkı uzun süre bağımsız ve güvenli bir yaşam sürmüştür. Tarihçiler, Arabistan insanının yaşadığı topraklarla kurduğu güçlü bağ sayesinde kimliğini ve bağımsızlığını tarih boyunca koruduğunu vurgulamaktadır.
Çölde Yaşayanlar
İslâm’dan önce Hicaz bölgesinde yaşayan Arapların çoğu bedevîydi ve göçebe bir hayat sürüyordu. Geçimlerini zor şartlar altında, ilkel yöntemlerle hayvancılıkla sağlıyorlardı. Keçi kılı veya deve yününden yapılmış çadırlarda yaşar, su ve otlak buldukça yer değiştirirlerdi. Çöl şartları onları sade, dayanıklı, hür ve bağımsız bir yapıya kavuşturmuş; tarım, sanat ve şehir hayatını küçümseyip özgür çöl yaşamını tercih etmelerine yol açmıştır.
Bedevî Arapların Karakteri
Bedevî Arap, doğayla bütünleşmiş, hiçbir sınırlamayı ve otoriteyi kabul etmeyen özgür bir karaktere sahipti. Kanun, kural ve merkezi otoriteye karşı mesafeli durur; sadece putperest inançlar ile kabile örf ve geleneklerine bağlılık gösterirdi. Hürriyet tutkusu, onu dış egemenliklere boyun eğmeyen bir toplum hâline getirmiştir.
Kabile Düzeni
İslâm’dan önce Arap toplumunda devlet veya merkezi yönetim yoktu. Sosyal ve siyasî hayat tamamen kabile düzenine dayanıyordu. Kabile, bireyin kimliğini belirleyen temel unsurdu ve her kabile bağımsız bir yapı gibiydi. Bu düzen hem çöl bedevîlerinde hem de şehir Araplarında hâkimdi.
Irk Bağları
Arap toplumunda aidiyet, din veya dil birliğinden ziyade kan ve soy bağına dayanıyordu. Aileler birleşerek kabileleri, kabileler de büyük toplulukları oluşturuyordu. Bu yapıda akrabalık bağı en güçlü birleştirici unsurdu.
Kabile Başkanlığı
Kabilenin başındaki kişiye “şeyh” denirdi. Şeyh; yaş, tecrübe, cesaret, cömertlik ve saygınlık gibi özelliklere göre seçilirdi. Kimse kararlarını tek başına alamazdı, her kes kabile büyükleriyle istişare etmek zorundaydı. Reislik, kabile üyelerinin rızasına bağlıydı.
İslâm’ın Kabile Düzenine Yaklaşımı
İslâm, kabile düzeninin temelini oluşturan soy ve kan bağlarını reddetmiş; bunun yerine iman ve inanç birliğini esas almıştır. Böylece “ortak soy” yerine “ortak iman” anlayışı getirilmiş ve bütün müminler kardeş kabul edilmiştir.
Kabile Taassubu
Kabile taassubu, Arap toplumunun en belirgin özelliklerinden biriydi. Kabile bireyi, haklı ya da haksız olsun akrabasını savunmayı görev bilirdi. Bu kör bağlılık, İslâm tarafından cahiliye anlayışı olarak nitelendirilmiş ve kesin biçimde reddedilmiştir. İslâm, zulme destek olmayı değil, zulmü engellemeyi gerçek yardım olarak tanımlamıştır.
Kabile İntikamları
İslâm’dan önce Arabistan’da devlet ve yargı sistemi olmadığı için adalet bireysel intikama dayanıyordu. Bir kişiye yapılan haksızlık, tüm kabileye yapılmış sayılırdı; suçlunun kabilesinden herhangi biri hedef alınabilirdi. “Kanı ancak kan temizler” anlayışı hâkimdi, diye çoğu zaman kabul edilmezdi. Bu durum uzun süren kan davalarına yol açıyordu.
Kabilelerde Rekabet ve Övünme
Cahiliye dönemi Arapları kabileleriyle övünmeyi büyük bir değer sayıyordu. Mal, mülk, evlat sayısı ve kabile nüfusunun çokluğu üstünlük ölçüsü kabul ediliyor; hatta ölüler bile sayılarak rekabet ediliyordu. Kur’ân bu tür anlamsız övünmeleri sert biçimde eleştirmiştir.
Soyun Değeri
Soy ve nesep, Cahiliye Araplarının en önemli değer ölçülerinden biriydi. Kabileler soylarıyla övünür, özellikle kuzeyli (Adnanî) ve güneyli (Kahtanî) Araplar arasında ciddi soy rekabetleri yaşanırdı. Bu nedenle soy bilimi gelişmiş, soy bilgisine sahip kişiler toplumda saygınlık kazanmıştır.
İslâm’ın Irk ve Soy Anlayışı
İslâm, ırkçılığı ve soyla övünmeyi kesin biçimde reddetmiştir. Kur’ân’a göre ırk ve kabileler tanışma içindir; üstünlük ölçüsü yalnızca takvadır. Hz. Peygamber de Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü olmadığını vurgulamış, değer ölçüsünün iman, ahlâk ve amel olduğunu açıkça ifade etmiştir.
Kabile Savaşları
Araplar arasında işlenen bir cinayet, katilin tüm kabilesini sorumlu hâle getirir ve bu durum kolayca uzun süren kanlı savaşlara dönüşürdü. Çok basit sebeplerle başlayan bu savaşlar yıllarca sürebiliyordu. Besûs ve Dâhis–Gabrâ savaşları bunun en bilinen örnekleridir. Bu çatışmalar “Eyyâmü’l-Arab” adıyla tarihe geçmiştir.
Savaşların Sebepleri ve Çözüm Yolları
Kabile onuru ve gururu her şeyin önünde geldiğinden, suçlunun teslim edilmesi ayıp sayılırdı. Zaman zaman diye ödenerek barış sağlansa da bu ancak kabileler savaşlardan yorulduğunda mümkün oluyordu. Aynı anlayış Hicaz şehirlerinde de etkiliydi, ancak Kâbe’nin varlığı ve ticaret, şehirlerdeki aşırılığı bir ölçüde azaltıyordu.
İslâm’ın Adalet Anlayışı
Kur’ân, kabile taassubunu ve intikamcılığı reddetmiş; tarafgirliğin değil, hakkın ve adaletin esas alınmasını emretmiştir. Müminlerin, yakınları aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutmaları istenmiştir.
Çapulculuk ve Cinayet
Çölün yoksul ve sert şartları bedevîleri yağma ve eşkıyalığa itmiş, bu davranışlar ahlâk dışı değil, mertlik ve cesaret sayılmıştır. Kervanlara saldırmak, malları yağmalamak, kadın ve çocukları esir almak yaygındı. Hırsızlık ve yağma, bedevîlerin önemli geçim yollarından biri hâline gelmişti.
Kabile Rekabetleri ve İç Çatışmalar
Kabileler arasında mera, reislik ve nüfuz mücadelesi sık sık savaşlara yol açardı. Şairler yazdıkları şiirlerle düşmanlığı körükler, kin ve intikam duygularını artırırlardı. Bu çatışmalar toplum hayatını felç edecek boyutlara ulaşmıştı.
İslâm’ın Getirdiği Kardeşlik
Evs ve Hazrec gibi kabileler arasındaki kanlı savaşlar, İslâm’ın gelişiyle sona ermiş; Allah, Müslümanlar arasında düşmanlığı kardeşliğe dönüştürmüştür. Kur’ân, bu dönüşümü ilahî bir nimet olarak vurgulamıştır.
Haram Aylar
Cahiliye döneminde barışın sağlandığı tek dönem, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den kalan haram aylardı (Zilkade, Zilhicce, Muharrem, Recep). Bu aylarda savaşmak büyük günah sayılır, insanlar güven içinde ticaret yapar ve Kâbe’yi ziyaret edebilirdi.
Arap Toplumunda Kadın
Cahiliye dönemi Arap toplumunda kadın, insanî ve sosyal haklardan tamamen yoksundu. Kadın ve kız çocukları utanç kaynağı sayılıyor; miras, mülkiyet ve bağımsız yaşama hakkı tanınmıyordu. Miras yalnızca savaşabilen erkeklere ait görülüyor, kadın ise adeta bir eşya gibi değerlendiriliyordu.
Kadının Miras ve Evlilikteki Durumu
Kadınlar miras alamadığı gibi, bazen kendileri miras konusu oluyordu. Ölen bir erkeğin dul eşi, üvey oğluna miras kalabiliyor; o da isterse onunla evleniyor, istemezse başkasına nikâhlayıp mehrini alıyor ya da ömür boyu evlenmesine engel olabiliyordu. Üvey anneyle evlenmek meşru sayılırken, İslâm bu geleneği kesin biçimde yasaklamıştır.
Çok Eşlilik
Cahiliye döneminde erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesi yaygındı ve bu konuda hiçbir sayı veya sınır bulunmuyordu.
Kadının Trajedisi (Kız Çocuklarının Öldürülmesi)
Cahiliye Araplarının en vahşi uygulaması, kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesiydi. Bunun temel sebepleri; kabile savaşlarında esir düşme korkusu, yoksulluk endişesi ve kız çocuklarını uğursuz sayan batıl inançlardı. Kur’ân bu zihniyeti sert biçimde kınamıştır.
Bu Töreye Karşı Çıkanlar
Her ne kadar yaygın olsa da bu töreyi reddeden kişiler de vardı. Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib ile Zeyd b. Amr b. Nüfeyl ve Sasa’a b. Naciye gibi şahıslar kız çocuklarını kurtarmış, bakımını üstlenmişlerdir. Bazı kimselerin yüzlerce kız çocuğunu ölümden kurtardığı rivayet edilmiştir.
İslâm’ın Müdahalesi
İslâm, kız çocuklarının öldürülmesini kesin olarak yasaklamış; bunu büyük bir günah ve cehalet olarak nitelemiştir. Bu yasak hem Kur’ân ayetleriyle hem de Hz. Peygamber’in yaptığı anlaşmalar ve aldığı biatlarla açıkça toplumsal bir hüküm hâline getirilmiştir.
Devam Edecek…
