Bugun...



Toplumsal Hayatta Dayanışma Unsurları

Bazı sosyal bilim kuramcıları, insanın toplumsal bir varlık olma özelliğini onun çeşitli ihtiyaçlarının bir sonucu olarak değerlendirmişlerdir…

facebook-paylas
Tarih: 05-08-2026 15:54

Toplumsal Hayatta Dayanışma Unsurları

Bismillahirrahmanirrahim

 

İnsanın İhtiyaçları

Bazı sosyal bilim kuramcıları, insanın toplumsal bir varlık olma özelliğini onun çeşitli ihtiyaçlarının bir sonucu olarak değerlendirmişlerdir. Zira insanın, varlığında gizli bulunan yetenekler dikkate alındığında ortaya çıkan ihtiyaçları; sağlıklı bir toplum içerisinde diğer insanlarla iletişim kurması, fikir alışverişinde bulunması ve iyi ilişkiler geliştirmesi sayesinde karşılanmaktadır.

 

Gerçekte onlar, toplumu ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla birbirleriyle sosyal ilişkiler kuran bireylerin oluşturduğu bir yapı olarak görmektedirler. Onlara göre sosyal ilişkiler ise insanların ihtiyaçlarını gidermek için birbirlerine karşılıklı yardım etmelerinden ibarettir. Bu bakımdan insanın amacı ihtiyaçlarını karşılamak ve bunun aracı ise, sosyal ilişkilerdir. Dolayısıyla toplumsal hayatın ve bireyler arasında bağların kurulmasının amacı, kişinin maddî ve manevî ihtiyaçlarının toplum içerisinde daha sağlıklı ve daha etkin bir şekilde karşılanmasını sağlamaktır. İnsanın bazı ihtiyaçları ancak toplum içerisinde karşılanabilirken, bazıları bireysel yaşamda ancak eksik biçimde giderilebilir; bunlar da toplum hayatı içinde tam anlamıyla karşılanmaktadır.

 

Psikoloji alanında insan ihtiyaçlarının sınıflandırılmasına ilişkin çeşitli teoriler ortaya konulmuştur. [1] Bununla birlikte, ilk bakışta insanların birbirlerine olan ihtiyaçlarını iki ana başlık altında toplamak mümkündür:

1. İnsanın varlığı ve dünyaya gelişi bakımından başkalarına olan ihtiyacı: Örneğin çocuğun anne ve babaya duyduğu ihtiyaç gibi. Bu ihtiyaç, sosyal ilişkilerin düzenlenmesinde temel bir esas ve bu ilişkilerin değerini belirlemede bir ölçüt olarak kabul edilebilir.

2. İnsanın yaşamı boyunca başkalarına olan ihtiyacı: Bu ihtiyaç türü de iki kısma ayrılır:

a) Bireyin doğrudan başka bir kişiye duyduğu ihtiyaç. Örneğin hastanın doktora ihtiyaç duyması gibi.

b) Bireyin ihtiyaçlarını dolaylı olarak, başkalarının yardımı ve iş birliğiyle -her ne kadar bu süreçte birçok aracı bulunsa da- karşılaması. Örneğin bir kimsenin, fikirleri sanayide değerlendirilen uzmanlara, teknik personele ve tasarımcılara duyduğu ihtiyaç böyledir. Çünkü onların ortaya koyduğu çalışmalar sonucunda üretilen nihai ürün, o kişinin ihtiyacını karşılamaktadır.

 

Toplumsal Dayanışmanın Unsurları

İnsanın toplumsal hayatında dayanışmayı sağlayan etkenler, genel olarak aşağıdaki üç ana grupta incelenebilir:

1) Doğal Unsurlar

İnsanların toplumsal yaşamda dayanışmasını sağlayan doğal unsurlardan kasıt, iki bireyin birbirine yakınlaşmasına ve sonuç olarak ailenin kurulmasına vesile olan cinsel içgüdüdür.

Bu unsur, insanların bir araya gelmesini sağlayan en doğal etkendir. Çünkü sağlıklı ve normal bir insan, tek başına yaşadığı sürece insani ve toplumsal hayatının tam anlamıyla gerçekleşmeyeceğini kavrar. Bu sebeple öncelikle “aile” adı verilen küçük bir topluluk oluşturma ihtiyacını hisseder; ardından eşi ve çocuklarının yardımı ve iş birliğiyle daha geniş bir toplumsal yapının oluşmasına doğru ilerler. Başka bir ifadeyle, küçük topluluklar (aileler), zamanla genişleyerek toplumları meydana getirirler.

Elbette kabul edilmelidir ki cinsel eğilim, doğrudan doğruya yalnızca ailenin kurulmasının sebebidir. Ancak aileler de toplumun ilk çekirdeğini oluşturduklarından, bu etken dolaylı olarak büyük toplumun meydana gelmesinde de etkili kabul edilebilir.

 

2) Duygusal Unsurlar

İnsanın yaratılışında sevgiye ve duygusal ilişkilere duyulan bir ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç, bireyin başkalarıyla karşılıklı sevgiye dayalı ilişkiler kurmasını ve bu ilişkileri sürdürmesini sağlar. Schultz'a göre bu ihtiyaç, insanlar arasındaki ilişkilerin dengeli olmasıyla giderilir; başkalarına sevgi göstermek ve onların sevgisine mazhar olmak suretiyle karşılanır.

 

Sosyolojide de “birincil grup” [2] kavramından söz edilmektedir. Bu grubun oluşumunda, çıkar ve fayda amacı taşıyan hedeflerden ziyade duygusal saikler temel belirleyici unsurdur. Aile bireyleri, akrabalar ve komşular arasındaki ilişkiler, bu tür birincil grupların en belirgin örnekleridir. Doğal olarak, bu grubun üyeleri arasındaki duygusal bağlar, topluluğun çözülmesini ve dağılmasını önleyen önemli bir etkendir.

Bununla birlikte, duyguların kapsamı daha geniş ele alınabilir ve iki gruba ayrılabilir:

1- Doğal etkenlere bağlı olan duygular: Eşler ile çocukları arasında bulunan ailevi sevgi ve bağlılık gibi.

2- Doğal etkenlere bağlı olmayan duygular: Bunlar, toplumsal ilişkilerin kurulmasından sonra bireyler arasında ortaya çıkan duygulardır ve toplumun devamlılığını sağlamada ve sosyal ilişkilerin güçlendirilmesinde etkili olabilirler.

Bir kimse, diğer insanların kendi yararına hizmetlerde bulunduğunu ve toplumsal hayat içerisinde ihtiyaçlarını karşıladığını hissettiğinde, onlara karşı sevgi ve muhabbet duyguları uyanır. Bu bakımdan denilebilir ki duygular, toplumsal hayatın oluşmasında ve toplumun meydana gelmesinde kurucu bir rol üstlenmez; ancak sosyal ilişkilerin güçlenmesi, sağlamlaşması ve sürekliliğinin sağlanmasında son derece etkili bir işleve sahiptir.

Aynı dili konuşmak bir akrabalık ve bağ oluşturur;

Fakat erkek ile yabancı (nâmahrem) arasındaki ilişki, ancak bir bağ gibidir.

Nice Hintli ile Türk vardır ki aynı gönül dilini konuşurlar;

Nice iki Türk de vardır ki birbirlerine yabancı gibidirler.

Demek ki gerçek yakınlık dili bambaşkadır;

Gönül birliği, dil birliğinden daha üstündür. [3]

 

İslam'ın bu konudaki yaklaşımında dikkat edilmesi gereken iki önemli husus bulunmaktadır:

1. Gerçek toplumsal duygular, müminler arasında oluşan ülfet ve sevgidir. Bu sevgi, onları birbirlerine öz aile fertlerinden bile daha yakın hâle getirir. Nitekim Emirü’l-Müminlerin Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:

"Dostluk ve sevgi, sonradan kazanılmış bir akrabalıktır." [4]

İmam Kâzım'ın (a.s) ashabından biri şöyle nakleder: İmam'ın (a.s) huzuruna vardığımda yanında diğer bir ashabı da bulunuyordu. Ona tebessüm ettim. Bunun üzerine İmam (a.s) bana:

"Onu seviyor musun?" diye sordu. Ben: "Evet, onu yalnızca sizin hatırınız için seviyorum" dedim. Bunun üzerine İmam (a.s) şöyle buyurdu:

"O senin kardeşindir. Gerçekten mümin kardeş, insanın öz anne ve babasından olan kardeşinden daha yakındır; her ne kadar aynı babadan dünyaya gelmemiş olsa bile." [5]

Yüce Allah, müminler arasında sevgi ve ülfetin oluşmasını en büyük nimetlerinden biri olarak nitelendirmiş; bu nimeti kendilerine lütfetmesini müminlere bir ihsan olarak hatırlatmış ve daima bu nimetin kıymetini bilmelerini, onu koruyup devam ettirmek için çaba göstermelerini istemiştir:

"Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmandınız da O, kalplerinizin arasını uzlaştırdı; böylece O'nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz." [6]

 

2. Toplumda manevî ilişkiler bulunmadığı ve insanlar sosyal ilişkilerini maddî menfaatler üzerine kurdukları, dostluk ve duygusal bağlarının eksenini yalnızca maddiyat oluşturduğu takdirde, o toplum hiçbir zaman gerçek anlamda gelişip ilerleyemez. Bu sebeple Yüce Allah, toplumsal duyguları iman ve takva eksenine oturtmuş; müminleri ise kâfirlerle duygusal dostluk ve yakınlık kurmaktan sakındırmıştır.

"Ey iman edenler! Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin." [7]

"Ey iman edenler! Kendinizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size zarar vermek hususunda hiçbir fırsatı kaçırmazlar; sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından dökülmektedir; göğüslerinde gizledikleri ise daha da büyüktür." [8]

"Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, izzeti onların yanında mı arıyorlar? Oysa bütün izzet yalnızca Allah'a aittir." [9]

"Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin." [10]

"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostları ve yardımcılarıdır." [11]

 

3) Aklî Unsurlar

Toplumun ortaya çıkmasını ve toplumsal hayatın teşekkülünü sağlayan en önemli unsur, “aklî unsurdur”. “Akıl”, her insana maddî ve manevî menfaatlerin sağlanması amacıyla toplum içinde yaşamayı tavsiye eder. Çünkü insan, ihtiyaçlarını tek başına karşılamaya güç yetiremeyeceğini kavradığı gibi, başkalarının ihtiyaçlarının giderilmesine katkıda bulunması gerektiğinin de farkına varır.

Dinî bakış açısına göre, aynı toplum içinde yaşayan insanların tamamı Allah'ın kullarıdır. Allah-u Teâlâ'nın muradı ve iradesi, toplumun bütün fertlerinin maddî ve manevî bakımdan gelişip olgunlaşmalarıdır.

 

Şunu göz önünde bulundurmak gerekir ki "ben" de bu toplumun fertlerinden biriyim ve elbette hedeflerime ulaşmam gerekir. Ancak diğer insanların benim uğruma feda edilmeleri doğru değildir. Zira bu anlayış, yaratılışın genel amacıyla bağdaşmaz. Çünkü Allah-u Teâlâ diğer insanları yalnızca "benim" için yaratmamıştır. Aksine O, insanların birbirlerine faydalı olmalarını ve hayatlarını yardımlaşma ile iş birliği esasına dayandırmalarını murat etmiştir:

"İyilik ve takva üzerinde birbirinize yardım edin; günah ve düşmanlık üzerinde ise yardımlaşmayın." [12]

İmam Cafer-i Sâdık (a.s) şöyle buyurmuştur:

"Müminler birbirlerinin hizmetkârıdır."

Ravi şöyle diyor: "Arz ettim: Birbirlerinin hizmetkârı nasıl olurlar?" İmam (a.s) şöyle buyurdu:

"Birbirlerine fayda sağlarlar." [13]

 

İslam, insanların maddî ve manevî maslahatlarını temin etmek amacıyla birlik ve beraberlik içinde yaşamalarını, böylece “tek bir toplum” veya “tek bir ümmet” oluşturmalarını hedeflemektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus şudur ki, İslam maddî eksenden ziyade “manevî eksene” daha fazla önem vermiştir. Bu doğrultuda bütün insanların, onların maddî ve manevî maslahatlarını güvence altına alan hak din etrafında birleşmelerini amaçlamış; insanların yalnızca maddî çıkarlarını temin etmekle yetinmelerini uygun görmemiştir.

Maddî menfaatlerin hâkim olduğu bir düzende ise gerçek anlamda toplumsal hayat oluşmaz. Böyle bir durumda insanlar, bazı hayvan türlerinde görüldüğü gibi yalnızca toplu ve sürü hâlinde bir yaşam sürdürürler. Oysa bu tür bir hayat, insanın gelişip kemale ermesi için gerekli zemini hiçbir zaman hazırlayamaz. Teknolojik bakımdan büyük ilerlemeler kaydedilmiş olmasına rağmen, yirminci yüzyıldaki bazı beşerî toplumlar bu tür yapılara örnek teşkil etmektedir. Her ne kadar ilk bakışta insanlığın toplumsal hayatının geliştiği sanılsa da gerçekte bu kanaat bir yanılgıdan ibarettir.

 

Çağdaş Dünyada Toplumsal Dayanışmanın Durumu

Toplumsal hayatta bireyler arasındaki ilişkiler ve insan toplumunun yapısı, zaman içerisinde ilkel ve basit bir görünümden giderek daha karmaşık ve çok katmanlı bir yapıya doğru evrilmiştir. Aynı şekilde insanlık, özellikle yirminci yüzyılda araç ve teknoloji alanında son derece dikkat çekici bir ilerleme kaydetmiştir. Bunun sonucunda ise insanlar, kendi öz benliklerine yabancılaşmış ve adeta teknoloji ile sanayinin kendilerinden meydana getirmek istediği bir varlığa dönüşmüşlerdir.

Eğer insanlığın yaşam çizgisi bu şekilde devam ederse, insanlar arasındaki birçok insani ilişki zamanla ortadan kalkacaktır. Bu durum ise, insanlığın geleceği açısından ciddi bir tehlike oluşturabilir.

 

Acaba insanlık, teknoloji alanında gösterdiği ilerlemeyi toplumsal yapının ve sosyal kurumların geliştirilmesinde de gösterebilmiş midir? Acaba insanların birbirleriyle olan ilişkilerinin iyileştirilmesi ve aralarında sağlıklı ilişkilerin kurulması konusunda da benzer bir gelişme sağlanmış mıdır? Acaba günümüz insanı, sanayi ve teknolojinin ilerlemesine paralel olarak başkalarına yardım etme bilinci ve sorumluluğu bakımından da gelişme göstermiş midir? Acaba insanın insanı sömürmesi ortadan kalkmış mıdır, yoksa yeni biçimlere bürünerek daha da mı artmıştır?

Acaba insanın diğer insanlara yönelik haksızlık ve saldırganlığı azalmış mıdır? Acaba toplumsal yapıda çeşitli kurum ve teşkilatlar ortaya çıktıkça, insan haklarına yönelik ihlaller de aynı ölçüde azalmış mıdır? Art arda gündeme gelen bu sorular karşısında konuya ilişkin üç temel yaklaşım ileri sürülebilir:

 

1. Kötümser Yaklaşım

Bu yaklaşıma göre teknolojik ilerleme, toplumsal açıdan hiçbir yararlı kazanım sağlamamıştır. Hatta yalnızca toplumsal gelişme gerçekleşmemiş olmakla kalmamış, insanlığın huzur ve güvenliği de ciddi biçimde tehlikeye girmiştir.

2. İyimser Yaklaşım

Bu görüşü benimseyenler, insanlığın ilerlemesinin ölçütü olarak maddî refahı esas almakta; insanların mutluluğunu, maddî ihtiyaçlarının en kolay ve en rahat şekilde karşılanmasında aramaktadırlar. Bu yaklaşıma göre sanayi ve çağdaş teknolojide kaydedilen gelişmeler, insan hayatını kolaylaştırmış ve ona daha rahat bir yaşam imkânı sağlamıştır.

3. Gerçekçi Yaklaşım

Bu yaklaşımda öncelikle insanların kurduğu ilişkiler sınıflandırılmakta, ardından her bir ilişki türü dikkate alınarak değerlendirmelerde bulunulmaktadır.

a) İnsanın tabiatla ilişkisi: İnsanın doğal kaynaklardan ve Allah'ın kendisine bahşettiği nimetlerden yararlanma kabiliyeti.

b) İnsanın toplumla ilişkisi: Toplumsal yapı ve sosyal sistemlerin oluşturulması, sosyal kurum ve teşkilatların meydana getirilmesi.

c) İnsanın kendisiyle ve diğer insanlarla ilişkisi: Bireyler arasındaki sosyal ilişkilerin niteliği ve kalitesi.

 

Hiç şüphe yoktur ki ilk iki alanda insanlık kayda değer ilerlemeler kaydetmiştir. Ancak üçüncü alanda, yani insanın gerçek insanlığını belirleyen sahada, aynı gelişmeden söz etmek mümkün değildir. Bu son husus da iki açıdan ele alınabilir:

1- Acaba sanayi ve teknolojideki ilerlemeye paralel olarak bu alanda da bir gelişme yaşanmış mıdır?

2- Acaba sanayi ve teknolojideki ilerleme bu alan üzerinde olumsuz etkiler mi bırakmıştır?

 

Kabul etmek gerekir ki üçüncü alanda yalnızca bir ilerleme gerçekleşmemiş, aksine bir “gerileme” (tersine gidiş) yaşanmıştır. Zira ilkel insan, gelişmiş araç ve gereçlerden ve gerekli teknolojiden yoksun olduğu için işlediği suçları daha açık ve doğrudan gerçekleştirmekteydi. Buna karşılık günümüzün medeni ve kültürlü insanı, aynı suçları teknolojinin imkânlarından yararlanarak daha şık ve aldatıcı bir görünüm altında, yeni yöntemlerle işlemektedir. Üstelik onun işlediği suçların etki alanı ve kapsamı, ilkel insanınkinden çok daha geniştir. [14]

Çağımızın bozgunculuğu apaçık ortadadır;

Gökyüzü bile onun çirkinliğinden utanmaktadır. [15]

 

------------

[1]- İnsan ihtiyaçlarına ilişkin çok sayıda sınıflandırma bulunmakla birlikte, burada Maslow ve Schultz'un görüşleri kısaca ele alınacaktır.

Maslow'un görüşü: Amerika Birleşik Devletleri'nde geniş kabul gören bu teoriye göre temel insan ihtiyaçları şu şekilde sıralanmaktadır:

a. Biyolojik ve fizyolojik ihtiyaçlar: Açlık ve susuzluk gibi.

b. Güvenlik ihtiyacı: Tehditlerden uzak, güvenli bir yaşam sürme ihtiyacı.

c. Sevgi ve ait olma ihtiyacı: Sevmek, sevilmek ve başkalarıyla sosyal ilişkiler kurmak gibi.

d. Saygınlık ihtiyacı: Öz saygıya sahip olmak ve başkaları tarafından saygı görmek gibi.

e. Bilişsel ihtiyaçlar: Bilgi edinme, anlama ve merak duygusunu giderme gibi.

f. Estetik ihtiyaçlar: Düzen, güzellik ve sanat gibi değerlere yönelme.

g. Kendini gerçekleştirme ihtiyacı: Kişinin sahip olduğu yetenek ve potansiyelini hayata geçirmesi.

Maslow'a göre bu ihtiyaçlar hiyerarşik bir düzen içinde yer alır ve bu sıra değişmez. İhtiyaç ne kadar temel nitelikte olursa, giderilme önceliği de o kadar yüksektir. Bu sebeple açlık çeken bir kimse, öz saygı veya estetik gibi üst düzey ihtiyaçlara daha az önem verir.

Schultz'un görüşü: Schultz'a göre insan, biyolojik ihtiyaçlara sahip olduğu gibi başkalarıyla ilişki kurmaya da ihtiyaç duyar. O, bu ihtiyaçları üç gruba ayırmaktadır:

a. Katılım ihtiyacı: Başkalarıyla tatmin edici ilişkiler kurma, bu ilişkileri sürdürme, etkileşimde bulunma ve toplumsal faaliyetlere katılma ihtiyacıdır. Bu ilişkilerde bireyin psikolojik açıdan herhangi bir rahatsızlık hissetmemesi gerekir.

b. Kontrol ihtiyacı: Başkalarıyla tatmin edici ilişkiler kurarken onların davranışlarını yönlendirme ve belirli ölçüde denetleme isteğidir. Bu ihtiyaç, bireyin kendisini yeterli görmesi ve başkaları adına sorumluluk üstlenebilme duygusunu içerir. Aynı zamanda karşı tarafın da bu yeterliliği ve sorumluluk bilincini kabul etmesini gerektirir.

c. Sevgi ve duygusal ilişki ihtiyacı: Bireyin karşılıklı sevgiye dayalı ilişkiler kurmasını ve bu ilişkileri sürdürmesini ifade eder. Başka bir deyişle, tarafların birbirlerini karşılıklı olarak sevme duygusunu yaşamalarıdır.

[2]- Primary Group (Birincil Grup).

[3]- Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma'nevî, I. Defter, s. 56.

[4]- Şeyh Sadûk, Men Lâ Yahzuruhu'l-Fakîh, c. 4, s. 388, h. 5837.

[5]- Nûrî Tabersî, Müstedrekü'l-Vesâil, c. 9, s. 122, h. 10425.

[6]- Âl-i İmrân Sûresi, 3:103.

[7]- Âl-i İmrân Sûresi, 3:28; Nisâ Sûresi, 4:144.

[8]- Âl-i İmrân Sûresi, 3:118.

[9]- Nisâ Sûresi, 4:139.

[10]- Mümtehine Sûresi, 60:1.

[11]- Tevbe Sûresi, 9:71.

[12]- Mâide Sûresi, 5:2.

[13]- Şeyh Kuleynî, el-Kâfî, c. 2, s. 167, h. 9.

[14]- Günümüz dünyasına kısa bir bakış bile insan eliyle işlenen suçların giderek arttığını göstermektedir. Toplu katliamlar, bireysel cinayetler, tecavüz, ayrımcılık, insanların en temel haklarından mahrum bırakılması ve benzeri olaylar, insanın kendi hemcinsine karşı sergilediği sert ve çirkin yüzünü açıkça ortaya koymaktadır. Batı dünyasının birçok sosyal bilimcisi, bu durumu itiraf edip eleştirdiğinden dolayı buna şaşırmamak gerekir. Nitekim Elliot Aronson şöyle demektedir: "Çağımız, saldırganlık (bireysel ve toplumsal saldırganlık) çağıdır."

[15]- Muhammed İkbal Lahorî, Dîvân, s. 478.




Bu haber 159 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER YAŞAM Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
İLAN PANOSU

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI