Bugun...



Ehlibeyt (a.s) Ahlakı – 2

İşini sağlamlaştırmak için ertelediğinde, zamanı geldiğinde seni o işe muvaffak kılması için Allah-u Teâlâ'ya tevekkül edin.

facebook-paylas
Tarih: 06-04-2021 10:59

Ehlibeyt (a.s) Ahlakı – 2

Tembellik ve ihtiras yüzünden meydana gelen gecikmeden kurtulmak için işini öne geçirerek, hulus-u niyyetle ve Allah-u Teâlâ'nın rızası gereğince yapabilmen için yine O'na tevekkül et. Bir işi hemen yapmak veya ertelemek hususunda Allah-u Teâlâ’ya tevekül ederek, doğru bir sebebe dayanan bir şahıs muhsindir; muhsinlere de bir korku yoktur. Böyle bir şahıs her iki durumda da Allah-u Teâlâ'nın rızasını kazanabilir.

Hem amel etme ve hem de ameli terketmeyle Allah-u Teâlâ'nın rızasını kazanan bir kul ise, sürekli olarak Allah-u Teâlâ'ya doğru hareket etmektedir. Allah-u Teâlâ'nın ise kapısına gelen, O'na yönelen birisini kendisinden uzaklaştıracağını düşünmek dahi yersizdir; böyle bir şey O'nun şanına yakışmaz.

Şunu da belirtmeliyiz ki birçok mümin kardeşimizin sandığı gibi Hak Teâlâ'ya yaklaşmanın yolu; sadece namaz kılmak, oruç tutmak, Kur'an okumak-öğrenmek ve dua edip ziyaretlere gitmek gibi bilinen belli - başlı ibadetlerle meşgul olmak ve bunun dışındaki her şeyin faydasız olup, ömrü zayi etmek olduğu düşüncesi dar görüşlülük ve yanılgıya kapılmaktan başka bir şey değildir.

Bilmelisin ki şeriatın asıl maksadı, mükelleflerin basiretini takviye edip, onların tam bir basiret ve marifetle itaat etmelerini sağlamaktır. O halde basireti güçlendirip, bilinci çoğaltan her şey şeriatın amacına dahil olup, olumlu bir iştir. Saydığımız ibadetlerle iktifa edip, onlardan öteye geçmemek, insanın dargörüşlü olmasına sebep olabilir; bilinçleri vakit, kıble ve benzeri şer'i konulardan öteye geçmez. Bu yüzden de din konusunda onu aldatmak isteyen ins-u cin şeytanları kolaylıkla onu aldatabilirler. Bu da şeriatın hedefleriyle çelişmektedir.

Aksine alış-veriş gibi işlerle topluma katılarak, soru-cevap, konuşma tarzı gibi, çeşitli hususlarla ilgili adabı ve ince noktaları da öğrenerek, bunları da ibadet ve zikirlerine ekleyen bir kimse, gerçek ve kamil bir kişiliğe sahiptir. Vicdan ve tecrübe de buna en büyük şahittir.

Doğal bilimler sınıfına giren her bir mesleği öğrenmek, insana aklî konuları kavramakta yeni kapılar açar. Bu da Allah-u Teâlâ'nın akli bilgileri hissi bilgilere; uhrevî işleri dünyevi işlere bağlantılı kılmasından kaynaklanır. O halde uhrevî işlere dünyevi işler olmaksızın ulaşmak isteyen kimse, bu hedefe ulaşamaz. Çünkü Allah-u Teâlâ uhrevi işlerin kamil olmasını dünyevi işlere bağlı kılmış, ahirete ulaşmak için amaçlanan dünyayı da ahiretin bir parçası saymıştır. O halde dünya hakkında gelen kınamalar buna şamil olmaz. Bu yüzdendir ki hadisi şerifte "Ahiretini dünyası için terk eden kimse lanetlenmiştir" denildiği gibi, "Dünyasını ahireti için terkeden de lanetlenmiştir" diye nakledilmiştir.

Açıktır ki terkedeni lanetlenen dünya, ahirete ulaşmaya vesile olan dünyadır. Bu ise gerçekte ahiretten sayılır ve onu terkeden gerçekte ahireti terketmiş sayılır. Ama kınanan dünya ise, ahirete ulaşmaya vesile olmayan boş dünyadır.

O halde ilk bahsi geçen dünya, ahirete ulaşmak için gereklidir. İnsanı Allah'a yakınlaştıran dünya işleriyle uğraşmak, bilinci arttırıp basireti güçlendirmektedir. İşte ticaret konusunda geçen "Ticaret aklın yarısıdır" şeklindeki hadisin manası budur. Yine ayrı bir hadiste "İbadet on kısımdır; bunların dokuzu ticarette ve biri ise, diğer itaatlerde karar kılınmıştır" denildiğine rastlıyoruz. Bunu Hz. Peygamber’in (s.a.a) bisetten önce Şam'a ticaret için gitmesi veya diğer peygamberlerin (Allah'ın selamı onlara olsun) ticaretle meşgul olmaları da bunu teyit ediyor. İnsan bütün kemallerden yoksun olduğu için bu kemallerin hepsine muhtaçtır. Her şeyin bir konuda menfaatı vardır. Hepsi de birlikte aklın kemaline, bilinç ve basiretin çoğalmasına yardımcı olur. Her bir şahıs kendi nasibine ulaşabilmesi için ilahi hikmet gereği bu kemallerin tüm alemde dağınık olup, bunların bir çoğunun ise halkın dilinde dolaşıp yaygın olmasını gerektirmiştir.

Bu yüzden hikmetli sözün, söyleyenin kim olduğuna bakmaksızın alınması emredilmiş ve hatta Ehl-i Beyt (a.s) "Hikmeti münafıktan bile alın veya ilmi büyüklerin dilinden öğrenin" diye buyurmuşlardır. Hikmete dayalı olan şeriatın hedefi her bir kulun hikmet ve marifette kemale ermesi olduğundan dolayı, Allah-u Teâlâ hikmete ulaşmanın kolay olması için, onu tüm alemde yaygınlaştırmış ve aktarıcısına bakmadan öğrenilmesini emretmiştir.

Ehl-i Beyt'in (a.s) kendi şiilerine "İnsanları hak ile tanıyın, hakkı insanlarla değil" şeklindeki buyrukları da bu doğrultudadır. Yine "Söylenene bakın, söyleyene değil" veya; "İki garip vardır: Biri sefihin ağzından çıkan hikmetli söz; onu kabul edin ve diğeri, hekim olan birisinin söylediği yersiz söz; onu ise, affedin" diye buyurmuşlardır. O halde tam kemale ermek, sözlerden, işlerden, muamele ve tecrübelerden yararlanmaya bağlıdır. Hatta Ehl-i Beyt (a.s): "Akıl tecrübeleri hıfzetmektir ve tecrübelerin en hayırlısı ise, sana öğüt olanıdır. Ve tecrübe kazanılan bir ilimdir" diye buyurmuşlardır.

Geçmiş asırlardakiler hakkında yaptığımız araştırmalar ve edindiğimiz tecrübeler gösteriyor ki, bazı kardeşlerin tavsiyelerine uyup, sadece bilinen bazı ibadetlerle yetinmek genellikle dar görüşlülük ve bilinçsizliğe yol açıyor. Sonuçta ise, sahibinin ilerleyip yüksek makamlara ulaşmasına engel oluyor. Bu yüzden bunun da insanların yüksek makamlara ulaşmasına engel olmak için şeytan'ın hazırladığı diğer bir tuzağı olduğunu söylemekte yarar vardır.

Daha önce açıkladığımız "Her şey kendisinden daha zor olan başka bir şeye oranla kolaydır" ilkesinin yararlı olduğu bir diğer yer de “dünya ve dünyevi hal ve olayların kıyametin olay ve hallerine göre çok küçük olması” konusudur. Allah'a yönelen bir kimse, dünya gamlarını kalbinden çıkarmalıdır. Ne dünyayla ilgili olan bir şeyin ona gelmesiyle sevinmeli ve ne de dünyevi bir şeyi kaybetmekle üzülmelidir. Kendi kendine dünyanın fani olup, zayil olduğu ve çabucak değiştiğini, bir halde kalmadığını düşünüp, akıllı birisinin bunlara gönül veremiyeceğini ve hatta bunların hiç bir değer taşımayan boş şeylerden ibaret olduklarını bilmelidir.

Ayrıca eğer dünyanın kendiliğinden bir şey olduğunu bile farz etsek ki zaten Şeytan da insanları bu vesileyle aldatır; fakat bu Allah-u Teâlâ'nın kendi velileri için seçtiği daha güzel uhrevi lezzetlere oranla hiç bir şey sayılıp, onunla mukayese bile edilemez. Buna göre dünyanın eğer bir güzelliği olduğunu farzetsek bile, ancak kıyametteki güzellikle karşılaştırıldığında küçülüp, yok olup gidecektir.

Eğer doğru bir şekilde düşünmeye devam edecek olursanız, dünyaya, ahirete ulaşmak için değil, fakat dünyanın kendisi için yönelen bir kimsenin gerçekte sırf yokluğa ve zail olup giden batıl bir şeye yönelmiş olduğunu anlarsın.

Ey kardeş! Şunu bilmelisin ki Ehl-i Beyt'in (a.s) gözünde dünya bir hiçtir. Ama eğer senin nazarında dünya bir şey olur, fakat onu ondan daha iyi olan diğer bir şeye ulaşmak için terk edecek olursan, henüz Ehl-i Beyt'in yoluna hidayet olmuş değilsin. O halde fikrini toparlayıp Hak Teâlâ'ya yalvar ve dünya'yı Ehl-i Beyt'in (a.s) nazarında olduğu gibi sana da tanıtmasını iste. Belki sen de onların yolunu tutup, onların sözleriyle amel edenlerden olasın. Aksi takdirde biz bir vadi de ve onlar ise, ayrı bir vadide olurlar.

Doğru ve sabit bir fikir olarak dünyanın bir şey olmadığı belli olunca, zorunlu olarak nazarını ve amacını ilahî şeylerle sınırlaman gerekecektir. Bu durumda eğer tabiatının gereği veya nefsinin heva ve hevesi ya da şeytanın aldatması sonucu senden Allah-u Teâlâ'nın rızası olmadığı bazı hareketlerin vuku bulduğu görülürse, bunlar senin kendi irade, kasıt ve azmin dışında olup, daha çok bilmeksizin veya diğerinin hilesi sonucu ya da unutkanlık yüzünden iraden dışı veya yanlışlıkla konuştuğun söze benzer. İşte bu takdirde "Camia ziyaretin"de olduğu gibi senin de Ehl-i Beyt'e (a.s) hitaben "Ben size itaat etmekteyim" demen doğru olur. Çünkü bilinçli olarak iradenle onlardan gayrisine itaat etmiyor ve onların düşmanlarını itaate layık görmüyorsun. Bunun dışındaki bazı hareketlerinse, hata veya aldatılma sonucu kendi amaç ve iraden dışı olan hareketlerindir.

O halde sen doğru olarak tövbe edip ve doğru olarak af dileyebilirsin. Çünkü sen devamlı olarak itaate devam edip, günaha dönmemek amacındasın. Hadis-i şerifteki "Günaha devam ederek istiğfar eden kimse, Hak Teâlâ'yla alay eden gibidir" kimselerden de olmazsın.

“İmam Hüseyin (a.s), Arefe duası"nda işte bu manayı kastetmiştir” denebilir:

“Ey Allah'ım! Sen biliyorsun ki her ne kadar sana itaat etmekte amel ve karar bakımından devamlı olmamış isem de, niyyet ve muhabbet bakımından devamlı olmuşum.”

Bütün bunlar dünya muhabbetinin kalbinden çıkmasına bağlıdır. Hiç olmazsa dediğimiz anlamda karar ve azmin yönünden dünyayı nefsin için istememen gereklidir. Dünya bu bakımdan akıllı kimsenin amacı olamaz. Aksi takdirde kendinin akıllı insanların safında olmayıp, sefih insanlar safına dahil olduğunu bilmelisin. İşte bunu kendi nefsinde iyice sabitleştirdiğinde, söylediğimiz amaca tamamen ulaşmış olursun; bunu ganimet say ve gafillerden olma.




Bu haber 117 defa okunmuştur.


Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER EHLİ BEYT Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU
GAZETEMİZ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI