|
Tweet | Tarih: 05-06-2026 16:50 |
Bismillahirrahmanirrahîm
“Mehdilik” meselesi, inançsal, [1] tarihî, [2] tarih felsefesi, [3] psikolojik, eğitsel, toplumsal ve benzeri açılardan araştırılıp değerlendirilebilir. Meseleye yaklaşım biçimi, araştırma alanının ve bakış açısının belirlenmesi, o alana uygun yöntemin seçilmesi, doğru sonuçlara ulaşılması ve hatalardan kaçınılması açısından büyük bir zorunluluktur.
Burada sunulan yaklaşım, “Mehdilik” konusuna inançsal açıdan bakıştır. Bu bakış açısı geniş ve kapsamlı bir alanı içine almakta olup, temel ve köklü bir nitelik taşıması sebebiyle diğer yaklaşımlara göre daha önemli bir rol ve daha büyük bir öneme sahiptir.
İnançsal Temeller
“Mehdilik” ile ilgili inançsal konuların alanı oldukça geniş ve kapsamlıdır. Bizim burada ele aldığımız husus, bu konuların tamamı değil, “Mehdilik” meselesinin temelini oluşturan esaslar ve ana meselelerdir.
“Mehdilik ve yaşayan fakat gaybet hâlinde bulunan İmam” inancı, sağlam kökler ve güçlü temeller üzerine kuruludur. Biz bunları “inançsal temeller” olarak adlandırıyoruz. Aklî ve naklî delillerden kaynaklanan bu derin kökler ve sağlam temeller olmaksızın hiçbir filizlenme gerçekleşmez ve hiçbir şekilde kalıcılık kazanamaz. Mehdiliğin temel esasları ve ana konuları arasında şu başlıklar sayılabilir:
1- İmamet (önemi, gerekliliği, özellikleri, seçilme yolu vb.)
2- Ayetler ve rivayetler açısından Mehdilik (Şii ve Sünni kaynaklarda)
3- İmam Mehdi’nin (a.f) doğumuna dair deliller
4- Gaybetin hikmeti
5- Gaybet döneminde İmamın rolü (gaybetteki İmamın faydaları)
6- Gaybet döneminde Şia’nın görevleri
7- İmam’ın (a.f) uzun ömrü
8- İntizar (bekleyiş)
9- Zuhurun alametleri ve şartları
10- İmam’ın (a.f) sireti ve yaşam tarzı (gaybet ve zuhur dönemlerinde) vb.
Şüphesiz bu konular arasında en önemli ve en temel mesele, “imamet ve onun gerekliliği” ile ilgili tartışmalardır. İmametin gerekliliğine geçmeden önce, bu konunun önemi, konumu ve ele alındığı zemine kısaca değinmek uygun olacaktır. Burada “konum”dan maksat, “imamet” meselesinin hangi ön hazırlıklara ihtiyaç duyduğunu, hangi düşünsel ortamda ele alındığını ve genel olarak inançsal konuların akışı içerisinde hangi yerde ve hangi derecede bulunduğunu açıklığa kavuşturmaktır.
1- İmametin Önemi
Şiilik, “imamet” inancıyla iç içe geçmiş bir yapıya sahiptir ve tarihî yolculuğuna bu anlayışla başlamıştır. Bu yolda büyük sıkıntılar çekmiş, öyle ki bazı araştırmacıların [4] da belirttiği üzere, “imamet” uğruna çekilen kılıçlar ve yapılan fedakârlıklar kadar, dinin diğer hiçbir öğretisi için herhangi bir dönemde ne kılıç çekilmiş ve ne de canlar feda edilmiştir.
Bu fedakârlık ve gösterilen önem, Kur’an’ın da belirttiği üzere “imam”ın, dinin tamamlayıcısı ve Allah’ın varlık âlemine yerleştirdiği bütün nimetlerin kemale erdiricisi olmasından kaynaklanmaktadır. [5] Allah Resulü (s.a.a) bu konu üzerinde durduğu ve tavsiyede bulunduğu kadar başka hiçbir konuda durmamış ve tavsiyede bulunmamıştır. [6] Ayrıca açık davetin ilk günlerinden ömrünün son anlarındaki hastalık yatağında bulunduğu zamana kadar bu mesele için attığı adımlar ve gösterdiği çaba kadar, başka hiçbir iş için çaba göstermemiş ve hazırlık yapmamıştır. [7]
Bugün ve bu nesilde biz imameti kabul etmiş bulunuyoruz; ancak hâlâ birçoğumuz için imamet düşüncesi ve bunun sonucu olarak “İmam Mehdi (a.f)” konusu belirsiz ve kapalıdır. Bu inanç, derinliğini ve gerekliliğini henüz tam olarak tatmadığımız bir miras olarak korunmaktadır.
İmameti birkaç nesil boyunca nass ve sünnete dayandırıp daha sonra onun hesabını şûrâya bırakan anlayışlar vardır. Yine imameti sadece bir liderlik makamı olarak yorumlayıp şartlarını ortadan kaldıran; ister Hz. Ali’nin (a.s) soyundan olsun ister başkasından, bunu yeterli gören yaklaşımlar bulunmaktadır. Bazıları da imameti kalıtsal ve saltanat benzeri bir kurum, bir “göz bebeği ayrıcalığı” ve hayal ürünü bir üstünlük olarak değerlendirmektedir. Bunun yanında, imameti tahlil edilemez bir konu sayan ve bütün belirsizliklerine rağmen sırf taklit ve teslimiyet esasına dayanarak ona inanan anlayışlar da mevcuttur.
Bütün bu yaklaşımlar imameti gerçek anlamıyla kavrayamamış, onun konumunu ve temel dayanaklarını tanıyamamışlardır. Bu sebeple de “karanlıkta ok atan kimseler” gibi hareket etmişlerdir.
Belki de bütün bu yorumlar ve tevil girişimleri, yönetim biçimlerini mevcut şekilleri içerisinde ele almamızdan ve eleştirilerimizi bu sistemler çerçevesinde yapmamızdan kaynaklanmaktadır. Bu sistemlerin hiçbirinin imametle uyuşmaması nedeniyle ya imameti görmezden geliyor ya da onu hafifleştirip küçülterek aydınların kabul edebileceği bir şekle sokmaya çalışıyoruz.
Belki de bu kanaatler, imameti belirsiz bir şekilde ortaya koymamızdan, onun sınırlarını, özelliklerini ve etkilerini yeterince göstermememizden ve bu yönetim modelini ciddiyetle ele almamamızdan doğmuştur.
Eğer imametin konumunu tanır ve onun gerekliliğini hissedersek, aynı gereklilikten hareketle İmam Mehdi’nin (a.f) varlığını da hissederiz. Böylece İsrailoğullarına özgü itiraz ve bahanelerin yükünden kurtuluruz. Yine aynı gereklilik ve bilinç sayesinde imama karşı bir sevgiye ulaşırız. Ancak bu, basit ve yüzeysel bir sevgi değil, şekillenmiş, yön kazanmış, harekete dönüşmüş ve bu büyük ve ağır yönetimin ihtiyaç duyduğu unsurları yetiştiren bir sevgi olacaktır.
2- Araştırmanın Zemini
Allah’a iman, vahyin ve peygamberliğin gerekliliğini kabul ettikten sonra “imamet” meselesine ulaşırız. Bir Allah’ın var olduğunu ve bizim O’na muhtaç olduğumuzu kabul edip ispatladıktan sonra, “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız.” [8] O’nun hükmünü ve iradesini sorar, böylece vahyin, dinin, peygamberin ve hüccetin gerekliliğine ve zorunluluğuna ulaşırız. Bu, ezanda ve dualarda da izleri görülen aynı süreçtir.
Ezanda tekbirden sonra tevhide ulaşırız; tevhidin devamı peygamberlik, peygamberliğin devamı ise, imamettir. İster bunu dile getir ister geçip git; çünkü Hz. Resul’ün (s.a.a) ortaya koyduğu miras, bir vasi ve koruyucuya ihtiyaç duyar.
Duada da şöyle okuruz:
“Allah’ım! Bana kendini tanıt; çünkü eğer sen bana kendini tanıtmazsan, Resulünü tanıyamam. Allah’ım! Bana Resulünü tanıt... Allah’ım! Bana hüccetini tanıt...” [9]
Hüccetin gerekliliği ile vahyin gerekliliği ve Allah’a olan ihtiyaç ve muhtaçlık arasındaki ilişki, temel ve çok sıkı bir ilişkidir. Hüccete olan zorunlu ihtiyaç meselesi, Allah’a, gayba, ahirete ve vahye olan ihtiyaç ve zorunluluğun ardından gündeme gelir. Nitekim merhum Kuleynî, el-Kâfî’de konuyu tam da bu isabetli ve dikkatle seçilmiş başlıkla, yani “Hüccete Olan Zorunlu İhtiyaç” başlığıyla başlatmıştır.
Bu özet açıklanmaya muhtaçtır: Dine yönelik beklentiden değil, dine olan zorunlu ihtiyaçtan söz ediyoruz. Bu zorunluluk da şu noktadan kaynaklanmaktadır: İnsanın duyusal, deneysel, aklî, kalbî ve içgüdüsel imkânları, insanın kendisiyle, eşyayla ve diğer insanlarla olan geniş ve karmaşık ilişkilerini açıklamaya ve yönlendirmeye yeterli değildir. Üstelik insanın değeri, sürekliliği ve diğer âlemlerle olası bağlantıları da dikkate alındığında, bu yetersizlik daha açık hâle gelir.
Bu güç ve imkânların, ömrü yetmiş yıldan çok daha geniş bir anlam ve kapsam taşıyan insan için yetersiz ve eksik olduğunu kavradığımızda, vahyin ve dinin gerekliliği kaçınılmaz olarak gündeme gelir.
Din zorunlu bir ihtiyaç olarak kabul edildiğinde, artık Freudcu, Jungcu veya Erich Frommcu analizlerin ya da sınıfsal ve tarihsel yorumların bir yeri kalmaz. Çünkü bu tür analizler, “dinin bir zorunluluktan kaynaklanmadığı” varsayımı üzerine kuruludur. Ancak o durumda şu soruya cevap vermek gerekir: Zorunlu olmayan bir olgu, geçmişten günümüze insan hayatında nasıl bu kadar etkili olmuş ve nasıl bu kadar önemli bir yer edinmiştir?
Vahye ve dine duyulan bu ihtiyaç ve zorunluluk kabul edildiğinde, din artık sadece makul bir seçenek veya birçok yol arasından bir yol olmaktan çıkar; aksine tek yol hâline gelir. En azından böyle bir din, insanın kendisiyle, eşyayla ve diğer insanlarla olan bütün ilişkilerini kapsar. Deney ve bilimin, insanın “yeme, içme ve uyuma” gibi en sıradan faaliyetlerinin bile muhtemel dünyalarla ve karmaşık olası ilişkilerle bağlantılarını açıklamakta yetersiz kaldığı bu insan için din, yalnızca şaşkınlık anlarında başvurulan bir alan veya sadece hükümler ve şeriatlarla sınırlı bir mesele değildir; bilakis hayatın tamamını kuşatan bir gerçekliktir.
Eğer Allah’ın, ahiretin ve vahyin varlığını ispat etmekten, Allah’a, ahirete ve vahye olan ihtiyaç ve zorunluluğu kavramaya yönelir; başlangıç noktamızı bu ihtiyaç ve muhtaçlık üzerine kurarsak, artık dinden beklentilerden söz etmeyiz. Çünkü beklenti bir durumdur ve zorunluluk ise, bir gerçektir. İnsan, dinden hiçbir beklenti içinde olmayabilir; fakat onunla ilgilenen ve işe başlayan resuldür. Din, resulle başlar; resul de insanın kendisi hakkındaki anlayışını değiştirerek, din ve mezhebe olan zorunlu ihtiyacı insanın ruhuna yerleştirir. İnsan yüz çevirse veya kulaklarını tıkasa bile durum değişmez.
Din resulle başladığında artık insana “Dinden ne bekliyorsun?” diye sorulmaz. Ona şöyle denir: “Sen muhtaçsın, sen yoksulsun, sen zorunlu bir ihtiyaç içindesin.”
“Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise, her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye hakkıyla lâyık olandır.” [10]
En özgür düşünceli din araştırmacıları bile, dinin gerekli olup olmadığı noktasından hareket etmedikleri için çıkmaza düşmüşlerdir. Gerçekte onlar, “dinin zorunlu olmadığı ve diğer yolların yanında sadece bir yol olduğu” ön kabulüyle dini incelemiş, ona yalnızca kutsal bir olgu olarak yaklaşmışlardır. Bu ön kabul ise, onların yanılgıya düşmesi için yeterlidir. Çünkü başka bir ihtimal daha vardır: Dine olan zorunlu ihtiyaç ve mecburiyet. Bu da insanın yetmiş yıldan daha öteye uzanan bir kapasiteye sahip olduğu ve ona yalnızca rahat bir yaşam sürmesi ya da gelişmiş bir hayvansal hayatı yaşaması için değil, bundan çok daha büyük amaçlar için imkânlar verildiği ihtimaline dayanır.
Her hâlükârda bu bakış açısıyla, insanın değeri, sürekliliği ve ilişkileri üzerinden vahyin, ahiretin ve peygamberin zorunluluğuna ulaşırız; böylece Resul ile bağ kurarız. “Vahye ve Resule” muhtaç olduğumuz gibi, “imamete ve hüccete” de muhtaç oluruz; çünkü imamet, peygamberliğin devamıdır. Zira Kur’an’ın şahitliğine göre insanın küfre düşmesini engelleyen iki şey vardır: Biri Kur’an ve diğeri ise, Resulün varlığıdır.
“Size Allah’ın âyetleri okunup dururken ve Allah’ın Resûlü de aranızda iken dönüp nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah’a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, doğru yola iletilmiştir.” [11]
Bu ayete göre insanların korunmasına ve küfre düşmelerini engellemeye vesile olan iki temel unsur bulunduğu anlaşılmaktadır.
Birincisi, Kur’an’ın tilaveti ve ikincisi Peygamber’in varlığıdır. O hâlde Peygamber’den sonra da ümmeti koruyacak bir halife bulunmalıdır; çünkü Allah’ın kitabı tek başına yeterli değildir. Ayrıca Allah’ın kitabı bütün hükümleri kapsamaz; Peygamber’in sünnetine de ihtiyaç vardır. Peygamber’den sonra ise, onun ilim kapısı olan Hz. Ali (a.s) ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) Ehlibeyt ’ine (a.s) başvurmak gerekir.
“Bize Allah’ın kitabı yeter” diye bağıranlar, aslında bunun bizzat Kur’an’a aykırı olduğunu biliyorlardı. Çünkü Kur’an, “Allah’a itaat edin ve Resul’e itaat edin” buyurur ve “O, hevâdan konuşmaz” der.
3- İmametin Gerekliliği
İmam, farklı makam ve sorumluluklara sahiptir [12]; bunlar arasında toplumun önderliği ve yönetimi de yer alır. “İmamet”, yani önderlik ve rehberlik, Şiiliğin toplumu yönetmeye dair siyasî modelidir. Şiî bakış açısında insan, vahye muhtaç olduğu gibi masum imama da muhtaçtır.
Bu zorunluluk ve ihtiyaç farklı yollarla temellendirilebilir. [13] Burada sunulan ise meseleyi başka bir açıdan ele almaktır. Bu yaklaşımda imametin gerekliliği ve hüccete duyulan zorunluluk iki farklı yönden incelenmektedir: Biri yönetimin amaçları ve diğeri ise, yönetimin kapsamıdır.
1- Yönetim ve hükümetin Hedefleri
Günümüzde yönetimlerin amaçları özgürlük, güvenlik, refah, sağlık ve eğitimle sınırlı görülmektedir. [14] Eğer yönetimin hedefleri yalnızca bunlardan ibaretse, Şiî imamet ve liderlik anlayışına ihtiyaç kalmaz; bu durumda şûra ve seçim yeterli bir çözüm olarak görülebilir.
Ancak yönetimin hedefini, Kur’an’ın da işaret ettiği gibi [15], insanı tüm yönleriyle ve bütün yetenekleriyle geliştirmek olarak kabul edersek; yani insana duyuları, duyguları, düşüncesi, aklı, kalbi, vehmi ve hayal gücüyle nasıl ilişki kuracağını öğretmek, ona hidayeti, furkanı ve ölçüyü vermek ve onu her türlü muhtemel, şüpheli veya kesin ilişkiler için hazırlamak olarak anlarsak, o zaman Şiî imamet ve masum imamla bağlantı kurmaktan başka çare kalmaz.
Bu liderlik ve rehberlik, güvenliği sağlama ve koruma düzeyinin de refah ve bakım düzeyinin de üzerindedir. Bu yönetim, insanın yeteneklerini geliştirme ve eğitme amacıyla, ayrıca toplumu adalet (kıst) temeli üzerine kurma hedefiyle birlikte yürür. [16]
İnsanlık toplumunu büyük bir hayvancılık işletmesi seviyesine indiren yönetimler, yalnızca vahye, kitaba, peygambere ve imama ihtiyaç duymamakla kalmaz; hatta akla -yani değerlendirme ve seçim gücüne- bile ihtiyaç duymazlar. Böyle bir anlayışta akıl bile fazlalık sayılır; yalnızca içgüdüler, düşünme/sonuç çıkarma gücü ve deneyim yeterli görülür. Bu tür yönetimler sadece İslami değil, insani de değildir; çünkü bu hedefler insanın büyük ve yüce ölçüleriyle bağdaşmaz.
Eğer yönetimin hedeflerini insanı vehim, duygu, düşünce, akıl, kalp ve ruhunun tüm boyutlarında hidayete ulaştırmak olarak kabul edersek, o zaman tüm bu boyutları bilen ve bütün çekim ve yönlendirmelerden özgür olan birine yönelmek gerekir. Bu bilgi ile özgürlüğün birleşimi, Şiî siyaset kültüründe “ismet” (masum olma) olarak ifade edilir. “İsmet”, insanların ulaşamadığı bir yöneticiyi seçmenin ölçüsüdür; çünkü insanlar ne kalpleri bütünüyle bilirler ve ne de geleceğe hâkimdirler.
İmam, bize bizden ve bizim maslahatımızdan daha çok haberdardır; bize karşı bizim kendimize olduğumuzdan daha merhametlidir. Çünkü onun bilgisi şuhûdî ve vücudîdir; sevgisi ise içgüdüsel ve sınırlı değil, ilahî ve kuşatıcıdır.
Yönetimin hedefleri değiştiğinde, seçim ölçütü ve seçim yöntemi de değişir. Bu kadar yüce hedefler, başka bir ölçü ve başka bir yöntemi gerektirir; bu da Şiî düşüncede yer alan zengin anlayış ve derin bakış açısıdır. İşte bu, “razı olunan din”in (Allah’ın hoşnut olduğu dinin) velayet makamıyla birlikte oluşudur.
“Sizin için din olarak İslam’ı seçtim ve razı oldum.” [17]
Güvenlik ve refahı korumayı amaçlayan bir yönetim, şûra ve halkın seçimiyle belirlenebilir. Ancak hedefi hidayet, rahmet, beyyinat, mizan ve furkan olan; tüm nesilleri, bütün âlemleri ve yetmiş yıllık dünya hayatının ötesini dikkate alan bir yönetim, başka temellere ihtiyaç duyar. Bu temeller, insanın hüccete ve imama olan zorunlu ihtiyacını idrak etmekten doğar; teslimiyet ve itaatle onunla beraberliğe ulaşır ve ondan önce gitmek ya da geride kalmak durumundan kurtulur:
“Sizden öne geçen sapmıştır, geride kalan da helâk olmuştur; sizinle birlikte, sizinle birlikte, sizden başkasıyla değil.”
2- Yönetimin Kapsamı
Yönetimin kapsamı nereye kadardır? Sadece ev, toplum ve yetmiş yıllık dünya hayatı ile mi sınırlıdır, yoksa varlığın genişliğine ve insanın sonsuz yaşamına kadar mı uzanır?
Eğer yalnızca bu dünya ve 60 yıllık bir hayatla sınırlıysa, sadece imama değil, vahye, kitaba ve peygambere bile ihtiyaç kalmaz. Çünkü fitilli küçük bir lambayı yakmak için nükleer güce ihtiyaç yoktur. Böyle bir alan, bireysel ve toplumsal tüm yüksek yetenekleri gerektirmez; içgüdüler yeterlidir ve daha fazlasına gerek yoktur.
Fakat sürekliliğe sahip olan ve sahip bulunduğu kabiliyetlerin işaret ettiği kesin, muhtemel ve zannî bütün âlemlerle irtibat hâlinde bulunan insan için, bu bütünlüğün tamamını bilen bir bilgi kaynağına bağlanmaktan başka çare yoktur. İnsan, yetmiş yıllık dünya hayatından ibaret değildir. Hâkimiyet alanı evden, toplumdan ve hatta dünyadan daha geniş olan yönetim de, bu bütünlüğü tanıyan ve ona hâkim olan bir yöneticiye ihtiyaç duyar. Eğer insanın değeri, sürekliliği ve varlık âlemleriyle olan ilişkisi dikkate alınmazsa, bugünkü despotik veya sözleşmeye dayalı yönetim biçimlerine, yahut filozofların, bilim insanlarının ve seçkinlerin yönetimine razı olunabilir; çeşitli yöntemlerle yöneticiyi denetlemek ve onu halkın hizmetine sevk etmek yeterli görülebilir. Ancak insan farklı bir ilişki ağı içerisinde ele alınır ve daha geniş bir ufukta değerlendirilirse, mesele ve onun mahiyeti kaçınılmaz olarak bütünüyle değişecektir.
Ve hikâye aslında şudur ki insan, varlık içinde ve bütün evrensel sistem içerisinde ele alınan bir varlıktır. Mesele, insanın hem sürekliliğe sahip olması hem de bu süreklilik içinde bağlantılar kurmasıdır; hem toplumla hem de tüm sistemle ve bütün varlık âlemiyle bir bağ içindedir.
İnsanı yalnızca toplum ve yetmiş yıllık dünya hayatı sınırlarında ele almak dar görüşlülüktür. Bu yanlış ve sınırlı yaklaşım, onun yönetim ve liderlik meselesine bakışını da daraltır ve karartır. Eğer bu sınırlı bakışı terk eder ve insanı bütün varlık içinde değerlendirirsek, bu insanın, bu bağlantı ve ilişkileriyle birlikte varlık düzeniyle uyumlu bir yönetime ihtiyacı olduğu ortaya çıkar. Aynı şekilde bu düzeni bilen bir yöneticiye ve bu düzenden kaynaklanan bir yasaya da ihtiyaç duyar.
Böyle bir yönetim, yasa ve yönetici; halktan kopuk değil, insani, gerçek ve hakiki olacaktır. İşte bu geniş ve ileri bakış açısında Şiî imamet anlayışı anlam kazanır ve hayat bulur. Bu bakışta yönetim imamettir, yönetici imandır ve yasa ise, tüm bu varlık düzeniyle uyumlu bir yasadır. Bu anlayışta yönetici, insanın bütün varlıkla ilişkilerini bilmek ve tüm sistemi tanımak zorundadır. Bununla birlikte yalnızca bilgi yeterli değildir; aynı zamanda tüm çekim ve yönlendirmelerden özgür olmalıdır ki, insanları başka yollara saptırmasın ve yönetimi kendi çıkarına araç hâline getirmesin.
Bu bilgi ve özgürlüğün birleşimi, Şiî siyaset anlayışında “ismet”i oluşturur ve bu da yönetici seçiminde ölçüttür. Masumu kabul etmedikleri durumda ise, “velîyyi fakih”in görevi -ki kendisi de masum tarafından özellikleri ve işaretleri belirtilmiş fakihdir- bu zemini hazırlamak, masuma davet etmek, onun sancağını yükseltmek, yetenekli unsurlar yetiştirerek toplumun algısını dönüştürmek ve dinî bir yönetim kurarak onun evrensel ve kapsayıcı hükümetinin zuhuruna zemin hazırlamaktır.
Her hâlükârda bu tür bir model, Şiîliğin yönetim tasavvurudur. Bu geniş ve ilerici bakış açısıyla, Şiî imamet ve onun siyasal modeli ancak bu şekilde anlaşılabilir ve bu düzeyde hissedilebilir. Önemli bir nokta da şudur: Bu yönetici dayatılmaz; sadece erişilebilir kılınır. Onu keşfetmek ve seçmek sana aittir. Sen nasıl ki petrolü çıkarmak için çaba gösteriyor, lambanı ve fabrikalarını çalıştıracak enerjiyi arıyorsan; bundan çok daha büyük bir ihtiyacı karşılayan, seni ve toplumunu hayvancılık düzeyinden çıkaracak olan bu hakikati de araştırmalı, onun unsurlarını oluşturmalı ve insanlarını buna hazırlamalısın.
Allah, varlık içinde konumlandırılmış ve bütün evrenle ilişki hâlinde olan insan için bir yönetici seçmiş ve onu erişilebilir kılmıştır. O yöneticiyi, bilgi ve özgürlüğün birleşimi olan “ismet” ölçüsüyle donatmıştır. Böylece her dönemde, ortaya çıkmak isteyenler onun unsurlarını hazırlayabilirler.
“İmamet”, insanı dar bir hapishanede bırakmayanların ve insanı kendi gerçek konumunda ele alanların modelidir. “İmam”, zamanı aşmak isteyenlerin önderidir. Çünkü imam, henüz beşerî bilimlerin keşfetmediği gerçekliklere dayanarak yönetir ve liderlik eder; bu yüzden zamanın ve bilginin ötesindedir. Bu tür bir imama ihtiyaç vardır; dolayısıyla o vardır ve insanın, böyle bir imameti keşfetmesi ve ona zemin hazırlaması gerekir. Bu bakış açısıyla böyle bir imamın doğumu bir zorunluluktur; tarihin tamamı buna karşı çıksa, tüm güçler ve yönetimler bunu istemese bile. Çünkü bu yönetimler kendi çıkar sınırları içinde, yetmiş yıllık dünya çerçevesinde hüküm sürmekte; insanları sömürüye sürüklemekte ve onları adeta hayvancılığa indirgenen kapalı bir döngüye hapsetmektedir.
Bu imam zorunludur. Öyleyse vardır. Dolayısıyla doğar; oysa Abbâsî halifesinin bütün güçleri ve gözleri onu yok etmek için uyanık beklemektedir. Tıpkı Musa’nın Firavun’un sarayında büyümesi gibi; aslında tarihin Firavunları, Musa’ların doğum yeridir. Tarihin Musa’ları, onların sınırlı iktidarını yıkan ve insanı varlık içindeki gerçek konumuna yönlendiren kişilerdir; böylece insanın bütün ilişkileri hesaplı ve uyumlu hâle gelir.
Biz böyle bir imamın doğumunu, henüz tarihin ağzından ve tarihî şahitlikten duymadan önce, bizzat bu zorunluluğun şahitliğinden duymuş ve inanmışızdır. İnsan bu varlık âleminde ilişkilere sahiptir; fakat bu ilişkilerin farkında değildir. Bu yüzden bir risalete ve bir imamete ihtiyaç vardır: Bu ilişkilerin yasasını getiren bir risalet ve her nesilde onlara öncülük eden ve kendi zamanının imamı olan bir imamet.
Bu tür bir hüccete (velîye) olan zorunluluğu hissedenler, bu büyük hak ve ilahî ahit uğruna canlarından ve mallarından vazgeçebilir; varlıklarını imama feda edebilirler. Tıpkı İmam Hüseyin’in (a.s) yarenleri gibi onun önünde kırmızı güller gibi ortaya çıkabilirler. [18] Çünkü “velî” olmadan hayat sınırlı ve kördür; onunla birlikte ölüm bile süreklilik ve ebedî hayata dönüşür. [19]
Bu bakış açısının çok sayıda sonucu vardır ve yalnızca bizim hüccete yönelik beklentimizi ve onun için bekleyişimizi değil, aynı zamanda eğitim, ahlak, siyaset ve ekonomi alanlarını da etkiler. Farklı bir eğitim ve ahlak anlayışı gerektirir ki bu, başka bir yerde ele alınmalıdır.
Mesud Pur Seyyid Âğâyî
-----------
[1]- “İmam” hakkında yazılmış kitapların çoğu; Nu‘mânî’nin el-Gaybe, Şeyh Sadûk’un Kemâlü’d-Dîn, Şeyh Tûsî’nin el-Gaybe adlı eserlerinden başlayarak günümüzdeki “Cihânı Kurtaran”, “İmamet ve Mehdilik”, “İmam Mehdi’nin Sîreti” gibi birçok kitaba kadar.
[2]- Dr. Casim Hüseyin, On İkinci İmamın Gaybetinin Siyasi Tarihi ve Pur Seyyid Âğâyî, Gaybet Döneminin Tarihi, Cebbârî ve Hakîm, Âşûra.
[3]- Şehid Murtaza Mutahhari, İmam Mehdi’nin (a.f) Kıyamı ve İnkılabı.
[4]- “Ümmet arasındaki en büyük ihtilaf imamet konusundadır; hiçbir dinî temelde bu konuda olduğu kadar kılıç çekilmemiştir.” (el-Milel ve’n-Nihal, c. 1, s. 24)
[5]- Mâide, 3.
[6]- “Hiçbir şeye velayet kadar çağrılmamıştır.” (Vesâilü’ş-Şîa, c. 1, s. 10, hadis 10)
[7]- Mesud Pur Seyyid Âğâyî, Hz. Fâtıma’nın zaman bilinci üzerine analitik bir inceleme, s. 48.
[8]- Fâtır, 15.
[9]- El-Kâfî, Kitâbü’l-Hüccet, Gaybet babı, hadis 29; Nu‘mânî, el-Gaybe; Şeyh Sadûk Kemâlü’d-Dîn. Bu dua, bu üç kitapta toplam altı farklı yolla rivayet edilmiştir.
[10]- Fâtır, 15.
[11]- Âl-i İmrân, 101.
[12]- “Oysa onlar; hidayet, açıklama, güvenlik, onur, nur, kurtuluş, hatırlatma, rahmet ve müjde vesilesidir. Onlar şahitler, hidayet edenler, velayet sahipleri, Allah’ın emrinin yöneticileri, ilim hazinesi, Allah’ın halifeleri ve eminleridir. Onlar imamlar, dost, şefkatli, sığınak ve koruyucudur. Aynı zamanda şahit, müjdeleyici, uyarıcı, yönetici, öğretici ve vahyi taşıyandır” (el-Kâfi, s. 190–201).
[13]- Bazıları imameti ispat etmek için başka deliller kullanmıştır. Bkz: Felsefî ve kelâmî kitaplar ve Ayetullah Subhânî’nin “İntizar” dergisinin 1. sayısındaki konferans metni.
[14]- Abdurrahman Âlem, Siyaset Biliminin Temelleri, s. 239 ve 367.
[15]- “Ve onlar için işlerinden bir olgunluk ve doğruluk yolu hazırladık.” (Kehf, 10); “Onlara Rableri tarafından bir doğruluk ve olgunluk irade edilmiştir.” (Cin, 10).
[16]- “Kıst”, adaletten farklıdır ve ondan daha üstündür. Adalet zulmün karşıtıdır ve “kıst” ise, cürmün karşıtıdır. “Adalet”, “eşitlik” anlamına gelir ve eşit şartlarda eşit muamele etmektir. “Kıst” ise, “pay ve nasip vermek” demektir; yani herkesin (baba, anne, eş, dost vb.) hakkını ve payını vermektir. Bu, adaletten daha üstündür; çünkü bir şey adil olabilir ama kıst olmayabilir.
[17]- Mâide, 3.
[18]- “Hüseyin (a.s) uğruna canlarını feda edenler” (Ziyaret-i Aşura)
[19]- “Kim Âl-i Muhammed sevgisi üzere ölürse, şehit olarak ölmüştür.” (Bihârü’l-Envâr, c. 65, s. 137)