Bugun...


Ali Kıran

facebook-paylas
AYRILIK
Tarih: 12-10-2021 16:05:00 Güncelleme: 12-10-2021 16:05:00


Allah’ın adıyla

Ayrılığın ateşine

Yanan bilir yanan bilir

Bu ağunun bir eşine

Banan bilir banan bilir

 

Kalbi dilim dilim yaran

Bir alev ki gönlü saran

O yârin adını her an

Anan bilir anan bilir

 

Ayrılığın mihnetini

Yakup’un o hasretini

Yusuf’unun gurbetini

Ken’an bilir, Ken’an bilir

 

Gurbet nedir, acı nedir

Hasretin ilacı nedir

Bağrı delen sancı nedir

Kanan bilir kanan bilir

 

Bak bu feleğin işine

Yokuşuna inişine

Bu bineğin serkeşine

Binen bilir binen bilir

Ayrılık insanlığın derdi… Öyle bir dert ki, üstüne şiirler yazılmış, ağıtlar yakılmış… Kimi zaman ölümle eş tutulmuş, kimi zaman ölümden de beter görülmüş…

Hasret ise ayrılığın doğal sonucu…

Hasret, içinde mutlaka hüzün de barındıran bir kelime. Karşılığı, panzehri ise vuslat; hasretin sevince dönüşü, ayrılığın sona erişi…

Ama bir de vuslatsız ayrılık, vuslatsız hasret var…

Sürekli bir yangındır vuslatsız hasret, bağrı alev alev yakar, kavurur… Yüreği mengene gibi sıkan dinmez bir acıdır bu…

Kimi âşık olur, yârinin ayrılığı ile dağlanır yüreği, kimi zaman evlat hasreti çeken bir anadır kurban, kimi kardeş, kimi de vatanından ayrı düşmüş bir garip… Ama yangın aynı yangın, acı aynı acıdır…

Hani demiştik ya, kimi zaman ölümle eş tutulmuş diye, işte ayrılığı ölümle eş tutanlardan birisi de Karacaoğlan’dır ki o ölümsüz şiirinde şöyle anlatır ayrılığı:

Karacoğlan der ki kondum göçülmez

Acıdır ecel şerbeti içilmez

Üç derdim var birbirinden seçilmez

Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm

Yine, kimileri de ayrılığı ölümden bile beter görür demiştik. Onlardan birisi de Orhan Veli Kanık… Kitabe-i Seng-i Mezar şiirinde şöyle diyor:

Tüfeğini depoya koydular,

Esvabını başkasına verdiler.

Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,

Ne matarasında dudaklarının izi;

Öyle bir rûzigâr ki,

Kendi gitti,

İsmi bile kalmadı yadigâr.

Yalnız şu beyit kaldı,

Kahve ocağında, el yazısıyla:

"Ölüm Allah’ın emri,

Ayrılık olmasaydı."

Herhalde Orhan Veli de bu son beyti halk türkülerinden almıştır. Çünkü türküler, avaza dönüşüp âleme salınan yürek yangınlarıdır:

“Şu dağlar olmasaydı

Çiçeği solmasaydı

Ölüm Allah’ın emri

Ayrılık olmasaydı”

Olmasaydı demekle olmuyor ki, ölüm de, ayrılık da insan hayatının bir parçası. Bu fani dünyada ikisinden de kaçış yok, ama ebedi dünyada daimi vuslat isteniyorsa, işte onun çaresi var…

Ayrılık ve hasret, halk edebiyatında öyle güçlü bir yankı bulmuş ki, Mecnun ile Leyla’lar, Kerem ile Aslı’lar, Ferhat ile Şirin’ler, Emrah ile Selvi’ler yaratmış, yürek yangınları bu ayrılık ateşine duçar olmuş, âşıkların dilinden feryada dönüşmüş…

Ama halk muhayyilesi, bu ayrılığı vuslata dönüştürmeyi de bilmiş, fani dünyanın geçici aşkını, ebedi olana, Hak aşkına dönüştürmüş ve adlarına da “Hak Âşıkları” demiştir…

Bu ayrılığın soldurduğu çiçekler, fani dünyada birbirlerine kavuşamamışlar, vuslatı tadamamışlar, ama gerçek vuslatta birleşmiş, gerçek aşkı kuşanmışlardır…

Mesela “Leyla, Leyla” diye sayıklayan Mecnun, sonunda “Mevla, Mevla” der olmuş…

Bir de vatandan ayrılık var. Doğup büyüdüğün, acılarıyla, sevinçleriyle bütünleştiğin topraklardan ayrılık… Bu ayrılık ile de büyük acılar yaşanmış ve hala da yaşanmaktadır…

Ve biz de, Iğdır’da, bu acıyı iliklerine kadar yaşamış bir neslin çocuklarıyız. Ermeni mezaliminin bir sonucu olan ve yöre halkının “gaçagaç” dedikleri o göç günleri, Aras nehrine verilen kurbanlar, Aras’ın bu yakası ile karşı yakası arasında yaşanan ayrılıklar, anneden, babadan, evlattan, kardeşten, akrabalardan kopup savrulmalar, bir yanda cinayetler, bir yanda bitmez, tükenmez göç yolları, Aras’ın kanlı suları, bir yanda yüreklerin bırakıldığı doğup büyütülen yerler… Ve bunca acı, türkü olup, mani olup, şiir olup da salınmaz mı âleme? Göç türkülerine bu coğrafya hiç yabancı değil. Batı Asya denilen(Ortadoğu) bu topraklar, hala göç türküleriyle, ayrılık ağıtlarıyla yankılanıyor…

Ve savaşlarda, sınır boylarında vatan toprağını korumak üzere huduttan hududa atılan gencecik fidanların ayrılık acıları… Kimi yavuklusundan, kimi daha yeni evlendiği eşinden, kimi yeni doğan ve ya daha doğmamış çocuğundan, kimi ana, baba, kardeşlerinden, dostlarından ayrılmış, “vatan” diye cepheden cepheye koşmuşlar… Edebiyatımız bu ayrılıklara da bigâne kalmamış elbet… Ama herhalde bu ayrılığı en güzel resmeden edebi eserlerden birisi de Han Duvarları şiiridir. Faruk Nafiz Çamlıbel’in bu ölümsüz şiirinde bakın nasıl resmedilmiş bu ayrılık acısı:

On yıI var ayrıyım Kınadağı’ndan

Baba ocağından yar kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından

Huduttan hududa atıImışım ben

Gönlümü çekse de yârin hayali

Aşmaya kudretim yetmez cibaIi

Yolcuyum bir kuru yaprak misaIi

Rüzgârın önüne katıImışım ben

Garibim namıma Kerem diyorlar

AsIı’mı el aImış harem diyorlar

Hastayım derdime verem diyorIar

MaraşIı ŞeyhoğIu SatıImış’ım ben

Bu can pazarlarını aşk pazarına, ayrılıkları vuslata dönüştürenler de var elbette. Bunların en bariz örneği ise Kerbela kahramanlarıdır… İnandıkları davanın bekası için, ölüme gülerek koşan, ölümü öldüren gönül erleridir onlar… Onlar ayrılıkta vuslatı bulanlardır… Onlar ayrılığı, gönüllere yerleştirerek, tüm zamanlarda var olarak vuslata dönüştürmüşlerdir. Ve onların ayrılıkları “Aşk Mektebi” olmuş, gönülleri cezbetmiş, gönülden gönüle, dilden dile yürür olmuşlardır… Bu yiğitleri de Mevlana’nın şu satırları ile hatırlayalım:

Neredesiniz ey Allah yolunun şehitleri

Kerbela çölünün bela arayanları

Neredesiniz ey ruhları bütün yüklerden arınmış âşıklar

Havadaki kuşlardan daha yukarıda uçanlar

Neredesiniz ey gökyüzünün şahları, padişahları

Gökyüzünün kapılarını açmayı başaranlar

Neredesiniz ey candan da mekândan da kurtulanlar

Akla “neredesin” diye soracak biri olabilir mi?

Dedik ya, ayrılık çeşitli nedenlerle olabilir, ama acı aynı acıdır. Dünyada insanların çoğunun mazlum ve garip hali, zulmün yakıp kavurduğu, dağdan dağa, çölden çöle savurduğu, ölümü, gurbeti, mazlumiyeti iliklerine kadar hissettirdiği acımasız düzenlerin mağdurları da adil bir hayat özlemi ile, bu hayat için kendilerine öncülük edecek birini bekliyor… Edebiyatımızda bu hasreti de dile getiren birçok şiir ve yazı mevcuttur. “Mehdi” diye adlandırılan ve adil bir düzen için beklenen o “sevgili” için de avaza dönüşen feryatlar vardır:

Gönüller bekliyor o yüce şahı

Zalime müntakim o can gelecek

Gökleri deliyor mazlumun ahı

Zulmün düzenini bozan gelecek

 

Her tarafta zulüm, gözyaşı, kan var

Nefesleri kesen kara duman var

Her yanda Firavun, ya da Hâmân var

Musa'nın varisi canan gelecek

 

Onu çağırıyor her an dilimiz

"Beklerken direniş" budur halimiz

Sabır, savaş, zafer işte yolumuz

Mazlumun hakkını alan gelecek

Ayrılıkların vuslata dönüşmesi ümidiyle…



Bu yazı 43 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
GAZETEMİZ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI