Bugun...


İrfan Nedir, Ârif Kimdir? - 1
Tarih: 22-10-2026 14:46:19 Güncelleme: 22-10-2026 14:46:19 + -


İnsanın yaratılışından maksat ve gaye, “kulluk” makamıdır…

facebook-paylas
Tarih: 22-10-2026 14:46

İrfan Nedir, Ârif Kimdir? - 1

Bismillahirrahmanirrahîm

 

İnsanın Yaratılış Gayesi

İnsanın yaratılışından maksat ve gaye, “kulluk” makamıdır. Bu, insanın kendisini Rabbinin mutlak kulu olarak bilmesi, mutlak kulluk yolunda ilerlemesi ve bunun sonucunda, varlık âleminde bağımsızlık niteliğiyle bulunan varlık, “bağımsızlık, hayat, ilim ve kudret” gibi bütün hususları Allah’a teslim etmesi; bunların Allah’a ait olduğunu itiraf ve ikrar etmesidir. Buna karşılık “fakirlik, zayıflık, cehalet ve yokluk” niteliği taşıyan her şeyin insanın kendi nefsinden kaynaklandığını kabul etmesidir. İnsan, hem varlığının özü ve temeli bakımından hem de amel ve yükümlülükleri açısından Rabbinin mutlak kuludur. İşte bu, kâmil insanın makamı ve Allah-u Teâlâ’nın insana bahşettiği en yüce derecedir.

 

Dünyada yaşayan ve sıradan insanlar gibi bir din ve şeriata mensup olan kimseler de bu doğrultuda ilerlemeli ve söz konusu makama ulaşmalıdır. Peygamberler, bizi bu makama davet etmek için gelmişlerdir. [1]

 

Buna göre insanın yaratılış ve teşrî düzenindeki nihai hareketi, mutlak kemale doğru yöneliktir. Yüce Allah’ın Zâtı, bütün kemallerin nihayeti, bütün değerlerin temel kaynağı ve varlık hakikatinin bütün tezahürlerinin menşei olduğundan, Rabbin Zâtını tanımak, kemalin bütün mertebelerinin ve insanî yetkinliklerin ulaşabileceği en son nokta olacaktır. [2]

 

İrfanın Hakikati

Geçmiş dinlerde insanın kemal bakımından ulaşabileceği en yüce mertebe, mübarek “Lâ ilâhe illallah” kelimesinin hakikatine ulaşmak olmuştur. Bu mertebeye, isim ve sıfatlarda fenâya ermek suretiyle de ulaşmak mümkündür. Zira bu kelime-i tayyibenin anlamı; sebepler ve sonuçlar âleminde her türlü etki ve nedenselliği reddetmek, varlık âlemindeki tek gerçek müessirin hakikatini yalnızca Allah’a hasretmek ve doğal olarak Allah’ın birliği karşısındaki kulluk dışında her türlü kulluğu reddetmektir.

 

Ancak İslâm mektebinde bu şiar, “Lâ ilâhe illallah” mertebe ve aşamasını aşmış; mübarek “Allahu Ekber” kelimesinin ilanıyla, sâlikin zâtının Hakk Teâlâ’nın Zâtı’nda fenâya ermesi vasıtasıyla ulaşılan marifetin en yüce ve nihai noktasına erişmiştir.

 

Geçmiş dinlerde vuslata ermiş sâlikin idraki, zâtî fenâ anlamına gelmiyordu. Aksine sâlik, “Lâ ilâhe illallah” kelimesinin hakikatine ve anlamına ulaşarak Yüce Allah’ı kulluğun mutlaklığı, etki ve nedenselliğin yalnızca O’na ait olması ve varlığa ilişkin bütün eserlerin mukaddes Hakk Zâtı’na irca edilmesiyle nitelendiriyordu. Bunlar, sıfatlar ve fiiller bakımından tevhidin gerekleridir.

 

Ancak “Allahu Ekber” mertebesinde artık bu anlamları idrak edecek herhangi bir taayyün (belirlenmişlik) söz konusu değildir. Orada belirlenmişlik, bizzat mukaddes Hakk Zâtı’nın belirlenmişliğidir. Vuslata ermiş sâlikin idraki ise Hakk Teâlâ’nın bizzat idraki ve huzurî ilmi olacaktır. Bu mertebede kâmil insandan sadır olan her söz ve fiil, Yüce Allah’ın bizzat sözü, fiili, iradesi ve meşîetidir. İşte bu makam, Kur’ân-ı Kerîm’de işaret edilen “Sulûh” makamıdır.

 

Bu makam, Muhammedî (s.a.a) şeriat çerçevesinde yalnızca Allah’ın Resulü’ne (s.a.a), onun masum Ehl-i Beyt’ine (a.s) ve ilahî velîlere mahsustur. Onlar, İslâm’ın sahih emirlerine uyarak, yüce bir gayret, amelde ihlâs ve niyette doğrulukla mâna âlemlerinin yüce zirvelerine birbiri ardınca yükselmişlerdir. Nihayet zâtî tevhidin yüce makamında, çokluk şaibelerinin tümünden sıyrılmışlardır. Onlar yalnızca fiilî, sıfatî ve isimsel tevhidin hakikatini idrak etmekle kalmamış; aynı zamanda kendi zâtlarını silerek Hakk Teâlâ’nın sırf ve mutlak varlık hakikatinde bütünüyle yok olmuş, böylece kendileri adına hiçbir taayyün ve şahsiyet izi bırakmamışlardır.

 

Emîrü’l-Mü’minîn Ali (a.s) bu konuda Allah-u Teâlâ’ya şöyle arz etmektedir:

“Kalplerimizin gözlerini, Sana bakışlarının aydınlığıyla nurlandır ki kalplerin gözleri nur perdelerini yırtıp azamet kaynağına ulaşsın ve ruhlarımız Senin mukaddes izzetine bağlansın.” [3]

 

Sâlikin, kendi zâtını mukaddes Hakk Zâtı’ndan ayrı görmeksizin, kendi zâtını O’nun Zâtı’nı müşahede etme içinde müşahede ettiği bu marifet derecesine ulaşmasına “irfan” denir. [4]

 

İrfan Mektebinde Gaye

İrfan yolunda amaç yalnızca Allah’a kavuşmak, Allah’ın Zâtı’nda fenâya ermek ve Allah’ı tanımaktır. [5]

Merhum Âyetullah Hacı Seyyid Ahmed Kerbelâî (r.a) şöyle buyurmaktadır:

“Hakk’ı (celle ve alâ) arayan kimse için şu husus gizli kalmamalıdır: Hakk Teâlâ dışındaki diğer bütün eşya ve varlıklar fenâ ve zeval tehlikesine maruzdur. Dolayısıyla bunlar, arzu edilip amaç edinilmeye layık değildir. Mümkün varlık, mümkün olması bakımından, Hakk Teâlâ dışında hiçbir varlıktan fayda göremez ve yarar sağlayamaz. Çünkü O’nun dışındaki her neyi düşünürsen düşün, mümkün varlık olması sebebiyle her bakımdan O’na (celle ve alâ) muhtaçtır…

Bu nedenle ne yerde, ne gökte, ne dünyada ve ne de ahirette, O’ndan başka hiçbir varlık akıl ve bilgi sahibi bir insan tarafından amaç edinilmeye layık değildir. Yalnızca O (celle ve alâ) bu liyakate sahiptir…

 

Öyleyse akıl sahibi bir kimseye yaraşan, O’nun dışındaki bütün varlıklardan nazarını ve talep gayretini çekmesi; “De ki: Allah! Sonra onları daldıkları batıl içinde oyalanıp durmaya bırak” [6] ayetinin gereğince talep ve yönelişini yalnızca O’na hasretmesi ve O’nu bizzat Zâtı ve kendisi için muhatap alarak şöyle demesidir:

Senden başkasını dilemeyiz, Senden başka muradımız yoktur.

Helvayı, muhabbetin tadını hiç tatmamış olana ver. [7]

 

Dünyadaki Farklı Ekol ve Öğretilerin Maneviyata Yöneliş Çağrısındaki Amaçları

Maneviyata yönelmek, maddenin ötesindeki hakikatlere ve tabiat âleminin ötesine ilgi duymak, ruhsal ve manevi değerlerle kemallere doğru övgüye değer bir hareket olmakla birlikte, bu açıdan önem ve dikkat gerektirmektedir. Ancak insanın varlık bakımından madde, sûret, mânâ ve tam tecerrüt mertebelerine sahip olduğu gibi, onun yükseliş yolculuğunun ve mânâ âlemine doğru ilerleyişinin de aynı şekilde çeşitli mertebe ve aşamalardan oluştuğuna dikkat edilmelidir.

 

Günümüzde insanın ruhsal ve nefsânî mertebelerinin her birine “mânâ âlemi, bâtın ve hakikat” adı verilmektedir. Örneğin gelecekte meydana gelecek olaylardan haber veren kimseler -verdikleri haberler doğru olsa bile- halkın ve sıradan insanların gözünde melekûtî niteliklere ve tecerrüt kemallerine sahip kişiler olarak görülmekte; onların mertebeleri beşerî mertebelerin üzerinde kabul edilerek diğer insanlardan üstün tutulmaktadır. Yine olağan dışı işler yapan kimseler de sıradan insanların bakış açısına göre insanüstü bir güce ve varlık âleminin yüksek bir mertebesine ulaşmış sayılmaktadır.

 

Oysa bu tür olayların ve olağanüstü fiillerin tamamı, işin ehli olanların, tevhid erbabının ve yüce kemal sahiplerinin bakış açısına göre zerre kadar bir değer taşımaz; bunlar birer oyuncaktan ve oyalanma aracından ibarettir. Çünkü nefis, özel riyazetler ve murakabeler aracılığıyla, kendisine bitişik misal âleminde bulunan bu tür fiilî yetkinliklere ulaşabilir. Nitekim bir insanın gördüğü rüyada bazı olayların kendisine açığa çıkması da buna örnektir. Üstelik bu tür bilgilere ulaşmak, kimi zaman doğru olmayan ve Allah’ın rızasına aykırı yollarla da gerçekleşebilir.

 

Allah’ın ilahî şeriatlarından hiçbirine inanmadığı hâlde bazı riyazetler ve nefsânî mücahedeler uygulayarak nefsini bir ölçüde güçlendirmeyi başaran pek çok insan vardır. Bu kimseler, misal âlemi üzerinde genel bir hâkimiyet ve tasarruf elde etmek suretiyle maddeyi kendi denetimleri ve itaatleri altına alabilmektedirler. “Gaybdan bazı haberler edinmek, gizli nesneleri hazır etmek, alışılmışın dışında hareketlerde bulunmak, sıradan insanların zihinleri ve nefisleri üzerinde tasarrufta bulunmak ve olağanüstü işler gerçekleştirmek” gibi hususlar; hem ilahî şeriatlara bağlı olan kişilerden hem de putperestlerden, ineğe tapanlardan, diğer sapkın fırkalardan ve şeytanlarla, cinlerle ve habis nefislerle ilişki kuran kimselerden meydana gelebilmektedir.

 

Bu nedenle dünyadaki farklı ekol ve öğretilerin insanı maneviyata, insanın bâtınına ve tabiat ötesi âleme yönelmeye çağırırken gerçekte hangi amacı ve nihai hedefi güttükleri üzerinde son derece dikkatle durulmalıdır. Acaba bu güzel kavramın ve kulağa hoş gelen sözlerin ardında hangi hedefi takip etmektedirler? Bu tür olağanüstü işlere ulaşmak, tek başına insan için bir fazilet sayılabilir mi?

Üstelik söz konusu fazilet, değer ve çekiciliği yalnızca insanın ölümüne kadar devam eden bir nitelik taşımakta; ruhun bedenden ayrılmasıyla birlikte bunların tamamı fenâya, yok oluşa ve unutulmaya terk edilmektedir. [8]

 

Devam Edecek…

 

Âyetullah Allame Hüseynî Tahrânî

 

---------------

[1]- Âyîn-i Restgârî, s. 26.

[2]- Harîm-i Kuds, s. 25.

[3]- el-İkbâl bi’l-A‘mâli’l-Hasene, c. 3, s. 299, Şaban Ayı Münâcâtı. Ayrıca bk. Allah Şinâsî, c. 1, s. 63.

[4]- Harîm-i Kuds, s. 26-28.

[5]- Âyîn-i Restgârî, s. 55.

[6]- En‘âm sûresi, 91.

[7]- Tezkiretü’l-Müttakîn, s. 179-180, Nevendî Yayınları, Kum, 1375 hş.

[8]- Harîm-i Kuds, s. 34-36.




Bu haber 90 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER MANEVİYAT Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
YUKARI