Bugun...


Hayır ve Şer - 2
Tarih: 01-08-2026 11:04:09 Güncelleme: 01-08-2026 11:04:09 + -


Bismillahirrahmanirrahîm

facebook-paylas
Tarih: 01-08-2026 11:04

Hayır ve Şer - 2

2. İnsanın İradesi

Şerler hakkındaki şüphe ve itirazı ele alıp cevaplandırmadan önce dikkat edilmesi gereken önemli bir husus vardır. Allah-u Teâlâ insana öyle bir güç ve yetenek vermiştir ki, insan bütün şerleri nihai hayra dönüştürebileceği gibi, bunun tersini de yapabilir; yani bütün hayırları nihai şer hâline getirebilir.

 

Günümüzde yaygın olarak kullanılan ifadeyle söyleyecek olursak, insan elindeki fırsatları değerlendirebilir ve tehditleri fırsata dönüştürebilir.

Meselâ bir ülkeye ekonomik yaptırım uygulanır; insanlar da bunun karşısında üretime yönelir, araştırma yapar ve yeni buluşlar gerçekleştirirler. Böylece başlangıçta bir tehdit olan durum, bir fırsata dönüşmüş olur. Bunun tam tersi de mümkündür. Örneğin yaptırımlar kaldırıldığında, bu kez kontrolsüz ithalat artabilir ve yerli üretim zarar görebilir. Böylece başlangıçta bir fırsat olan durum, bir tehdide dönüşebilir.

 

Böylece Allah'ın bize verdiği bütün nimetleri yanlış kullanabiliriz. Sonuçta bu nimetler, insanın ebedî cehenneme sürüklenmesine sebep olabilir.

Buna karşılık, hayatımızda karşılaştığımız bütün sıkıntıları ve musibetleri de birer fırsata dönüştürebilir ve onları ebedî cennete ulaşmanın vesilesi hâline getirebiliriz.

 

Dolayısıyla nihai hayır ve nihai şer, insanın kendi irade ve tercihine bağlıdır. Doğrudur ki ilk anlamdaki hayır ve şerlerin birçoğu bizim elimizde değildir. Vücuduma giren bir virüs benim iradem dışında gerçekleşmiş olabilir. Ya da karıştığım bir trafik kazasında hiçbir kusurum bulunmayabilir. Ancak bütün bunlar karşısında benim göstereceğim tepki ve sergileyeceğim tutum, asıl belirleyici olan unsurdur.

 

Şerlere maruz kaldığımızda, bazen bu durumun sorumlusu biz oluruz ve olay bizim irade ve tercihimizin sonucu meydana gelir; bazen de hiçbir kusurumuz bulunmaz ve bu tür olaylar irademiz dışında gerçekleşir. Buna karşılık nihai hayır ve nihai şer bütünüyle insanın iradesine bağlıdır. Eğer insan iman eder, salih ameller işler ve karşılaştığı sıkıntılar karşısında sabır gösterirse, bütün tehditler, zorluklar ve şerler onun için nihai hayra dönüşür.

 

Buna karşılık insan iman etmez, salih amel işlemez ve musibetler karşısında sabretmezse, sahip olduğu bütün nimetler onun için birer felakete dönüşerek sonunda ebedî cehenneme sürüklenmesine sebep olur. Dolayısıyla nihai hayır ve nihai şer, başka herhangi bir etkene değil, insanın kendi irade ve tercihine bağlıdır. Allah-u Teâlâ'nın koyduğu ilahî sünnet de bu şekildedir. Gerçekte hayrı da şerri de seçen bizzat insanın kendisidir.

 

3. Musibetlerin Hikmeti (Hayır da Şer de Hikmet Üzeredir)

Şimdi ilk (zahirî) şerlerin hikmetini ele alacağız. Şer neden vardır? Varlığının hikmeti nedir? Bu konuda ileri sürülen temel şüphe ve itiraz şudur: Bu şerler, ilâhî hikmet ve ilâhî adaletle nasıl bağdaştırılabilir?

Buradaki amacımız, bu uyum ve bağdaşmayı ortaya koymaktır. Şerler iki gruba ayrılır ve tabiî olarak her birinin hikmeti de farklıdır.

 

a) Cezalandırıcı Şerler

Hayır ve şer bahsinde ele alınan önemli meselelerden biri de şerlerin çeşitleridir. İlk (zahirî) şerler iki kısma ayrılır: “Cezalandırıcı şerler” ve “cezalandırıcı olmayan şerler”. Kelâm âlimlerinin terminolojisinde bunlar sırasıyla “istihkaka dayalı şerler” ve “ibtidaî şerler” olarak adlandırılmaktadır.

 

Peki, dünyada karşılaşılan cezalandırıcı şerler nelerdir?

“Cezalandırıcı şerler”, bizzat insanın kendi fiillerinin sonucu olan şerlerdir. Başka bir ifadeyle, insan bir günah işlemiş ve işlediği bu günah onun çeşitli sıkıntı ve musibetlere uğramasına sebep olmuştur.

Örneğin sağlık kurallarına riayet etmediğimiz için hastalanmamız, bunun tabii ve maddî bir örneğidir. Bunun manevî boyutu ise şöyledir: Allah-u Teâlâ insana belirli günahları işlemesini yasaklamıştır. İnsan bu yasakları çiğnediğinde ise ilâhî bir musibet veya ceza ile karşılaşabilir ve çeşitli sıkıntılara maruz kalabilir.

 

Kur'ân-ı Kerîm'e bakıldığında, bütün şerlerin cezalandırıcı nitelikte olduğu izlenimini verecek kadar güçlü ifadelerle karşılaşılmaktadır. Ancak durum gerçekte böyle değildir. Bu ifadeler, şerlerin önemli bir bölümünün cezalandırıcı mahiyette olduğunu vurgulamak amacı taşımaktadır. Zira diğer bazı ayet ve rivayetlerde, insanın iradesi dışında gerçekleşen ve farklı hikmetlere dayanan musibetlerin de bulunduğu açıkça belirtilmektedir. Nitekim Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz sebebiyledir. Bununla birlikte Allah, bunların birçoğunu da affeder." [1]

Bu ayet, açık bir şekilde, insanın başına gelen musibetlerin önemli bir kısmının kendi amellerinin karşılığı olduğunu ifade etmektedir.

Yine Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulmaktadır:

"İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Allah da ‘belki vazgeçip dönerler’ diye onlara yaptıklarının bir kısmının sonucunu tattırmaktadır." [2]

Bir başka ayette ise şöyle buyrulmaktadır:

"Eğer o beldelerin halkı iman edip takvaya sarılmış olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereket kapılarını açardık." [3]

Buna göre, insanlığın mücadele ettiği musibet ve sıkıntıların önemli bir kısmı kendi davranışlarının sonucudur. Ozon tabakasının zarar görmesi, küresel ısınma ve iklim dengesinin bozulması, buzulların erimesi ve çevre sorunları gibi birçok problem, insanın tabiata müdahalesinin doğal sonuçlarıdır. Aynı şekilde AIDS ve benzeri bazı hastalıkların yaygınlaşmasında da insanlığın tabiat ve toplum düzenine aykırı yanlış uygulamalarının önemli bir payı bulunmaktadır.

 

Bununla birlikte, bu tür cezalandırıcı şerlere maruz kalan insanlar da kendi içinde iki gruba ayrılmaktadır. Birinci grupta yer alanlar, işledikleri zulüm ve günahlar sebebiyle hem dünyada hem de ahirette ilâhî azaba uğrayan kimselerdir. İkinci gruptakilere ise, Allah-u Teâlâ, onları uyarmak, gafletten uyandırmak ve doğru yola yönelmelerine vesile olmak amacıyla bazı musibetleri tattırmaktadır.

 

Birinci gruba giren kimseler, Allah'ın, ahirette görecekleri azaba ilâveten bu dünyada da yaptıklarının bir kısmının karşılığını görmelerini murat ettiği kimselerdir.

Bunun belirgin örneklerinden biri, Hz. İmam Hüseyin'i (a.s) mazlumca şehit eden kimselerdir. Rivayetlere göre Hz. İmam Hüseyin (a.s) onlara beddua etmiş; onların tamamı bu dünyada son derece ibret verici ve acı şekillerde helâk olmuşlardır. Kimisi içtiği suyla bir türlü doymamış, sonunda aşırı su içmekten ölmüş; kimisi ağır hastalıklara yakalanarak can vermiş; Hermele de son derece korkunç bir şekilde öldürülmüştür. Neticede hepsi perişanlık ve zillet içinde hayatlarını kaybetmişlerdir. Bu olaylar oldukça açık olduğundan insanlar tarafından görülmüş ve bilinmiştir. Bununla birlikte, dünyada verilen bütün ilâhî cezalar bu kadar belirgin olmayabilir; çoğu zaman insanlar bunların farkına varamazlar. Ancak ağır günahlar işleyen ve büyük zulümlerde bulunan kimselerin, daha bu dünyada iken çok ağır musibet ve sıkıntılarla karşılaşmaları ilâhî sünnetlerden biridir.

Şüphesiz bu dünyadaki cezalar, Allah-u Teâlâ'nın onlar için takdir ettiği azabın sadece çok küçük bir bölümüdür. Asıl ceza ahiret gününe aittir. Nitekim Yezid, Şimr, Hermele ve benzeri kimseler ebediyen cehennem ateşinde azap göreceklerdir. Dolayısıyla bu kimseler, Allah'ın gazabına uğramış bir grubu oluşturmaktadır. Allah-u Teâlâ, onların hem bu dünyada ve hem de ahirette yaptıklarının cezasını görmelerini murat etmiştir.

 

Kur'ân-ı Kerîm bu konuda son derece çarpıcı bir ifadeyle şöyle buyurmaktadır:

"Biz onların her birini kendi günahı sebebiyle yakaladık. Kiminin üzerine taş yağdıran kasırga gönderdik; kimini korkunç bir çığlık yakaladı; kimini yerin dibine geçirdik; kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyordu; aksine onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı." [4]

Buna karşılık Allah-u Teâlâ'nın cezalandırdığı ikinci bir grup daha vardır. Bu gruba verilen musibetlerin amacı gazap değil, ilâhî rahmet ve şefkattir. Allah-u Teâlâ onları uyarmak, gafletten uyandırmak ve doğru yola dönmelerini sağlamak istemektedir. Bu sebeple onları lütuf ve keremi gereği bazı sıkıntılarla karşı karşıya bırakır. Böylece bu musibetler onların uyanmasına ve doğru yola yönelmesine vesile olur.

Bazen de bu musibetlerin amacı, onları günahlarından arındırmaktır. Çünkü onlar birtakım günahlar işlemişlerdir ve Allah-u Teâlâ bu dünyada onları temizlemek istemektedir ki kıyamet günü arınmış olarak mahşere gelsinler ve doğrudan cennete girmeye layık hâle gelsinler.

 

Dolayısıyla bu tür musibetlerde iki temel hikmet söz konusudur: Ya insanın tövbe ederek Allah'a yönelmesi amaçlanmaktadır ya da günahlarından arındırılması hedeflenmektedir. Bu bakımdan, bu tür şerlerin özünde ilâhî lütuf ve rahmet bulunmaktadır. Bu durum, Allah'ın gazabının tecellisi olan birinci gruptan tamamen farklıdır. Özellikle geçmiş kavimlerin uğradığı semavî azaplar, ilâhî gazabın açık örnekleri olarak Kur'ân'da zikredilmiştir. Buna karşılık ikinci grupta yer alan musibetler ise, Allah'ın lütuf ve kereminin bir gereği olarak gerçekleşmektedir.

Nitekim daha önce zikredilen ayette bu hakikat şöyle ifade edilmektedir:

"İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Allah da ‘belki vazgeçip dönerler’ diye onlara yaptıklarının bir kısmının sonucunu tattırmaktadır."

Bu ayette ifade edilen fesat, musibet ve sıkıntılar; insanların uyanmaları, yaptıklarını gözden geçirmeleri ve doğru yola dönmeleri amacıyla gönderilmiştir. Buradaki amaç, Allah'ın gazabıyla onları helâk etmesi değil; onlara bir uyarıda bulunarak hidayete yönelmelerini sağlamaktır. Dolayısıyla bu musibetler, gerçekte ilâhî lütuf ve rahmetin bir tezahürüdür.

Emîrü’l-Müminin Hz. Ali'den (a.s) şöyle rivayet edilmiştir:

"Musibet, zalim için bir terbiye ve uyarı vesilesidir." [5]

Bazen insan bir zulüm işler ve bunun üzerine Allah-u Teâlâ ona bir musibet gönderir. Bu musibetin amacı, onun terbiye olması, yaptığı yanlıştan vazgeçmesi ve doğru yola dönmesidir. Emîrü’l-Müminin Hz. Ali'den (a.s) nakledilen başka bir rivayette şöyle buyrulmaktadır:

"Allah-u Teâlâ kullarını, kötü ameller işlediklerinde meyvelerin azalması, bereketlerin kesilmesi ve hayır kapılarının kapanması gibi musibetlerle imtihan eder. Bunun hikmeti, tövbe etmek isteyenin tövbe etmesi, günahkârın günahından vazgeçmesi, öğüt almak isteyenin öğüt alması ve kötülükten sakınmak isteyenin sakınmasıdır." [6]

 

Buna göre, cezalandırıcı şerler, işlediğimiz günahların bir sonucu olarak başımıza gelmektedir. Bu durumda ilâhî adalet açısından herhangi bir problem söz konusu değildir. Çünkü bu, insanın hak ettiği bir karşılıktır. Günah işleyen kimsenin cezalandırılması adaletin gereğidir.

Bununla birlikte, bu tür cezaların iki ayrı hikmeti bulunmaktadır. Birincisi, suçun karşılığını vermek, ilâhî adaleti gerçekleştirmek ve bazı zalimlerin insanlar önünde yaptıklarının cezasını görmelerini sağlamaktır. Bu, ahirette görecekleri azaptan ayrı bir cezadır. İkincisi ise, onların tövbe ederek Allah'a yönelmeleri ve günahlarından arınmalarıdır. Bu ikinci hikmet, Allah'ın lütuf ve kereminin bir tecellisidir.

 

b) İbtidaî Şerler

Cezalandırıcı olmayan şerler ise, insanın işlediği günahlar sebebiyle meydana gelmeyen musibetlerdir. Örneğin peygamberlerin, Ehl-i Beyt'in (a.s), imamların, Hz. İmam Hüseyin'in (a.s) ve Hz. Zeyneb-i Kübrâ'nın (s.a) maruz kaldıkları sıkıntılar bu kapsamdadır. Allah'ın seçkin kullarının karşılaştıkları bu musibetler, onların günahlarının sonucu değildir. Aksine, onların musibetler karşısında sabrederek manevî kemale ulaşmaları için takdir edilmiştir.

 

Daha önce de belirtildiği gibi, insanın yaratılış gayesi Allah'a kulluk etmektir. Kulluğun en yüce tezahürlerinden biri ise musibetler karşısında sabır ve direnç göstermektir. Bu sebeple Allah'ın velilerine ve salih kullarına gelen musibetler, onların manevî yükselişine ve kemale erişmelerine vesile olmaktadır. İmam Cafer-i Sâdık'tan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir:

"Allah-u Teâlâ, velilerini herhangi bir günah işlemiş olmaksızın musibetlere uğratır; böylece onları bu musibetler karşılığında mükâfatlandırır ve derecelerini yükseltir." [7]

Başka bir rivayette de şöyle buyrulmaktadır:

"Cennette öyle bir makam vardır ki, kul o makama ancak bedeninde karşılaştığı hastalıklar ve sıkıntılar sayesinde ulaşabilir." [8]

Başka bir rivayette ise şöyle buyrulmaktadır:

"İnsanlar arasında en ağır musibetlere uğrayanlar peygamberlerdir. Onlardan sonra ise derece bakımından peygamberlere en yakın olanlar, ardından da fazilet sıralamasına göre onları takip eden kimseler gelir." [9]

 

Buna göre, insan Allah'a ne kadar yakın olursa, karşılaşacağı musibet ve imtihanlar da o ölçüde artar. Ancak bu musibetler, onların günahlarının sonucu değildir. Bilakis Allah-u Teâlâ, bu imtihanlar vasıtasıyla onları kendisine daha fazla yaklaştırmak istemektedir.

Başka bir rivayette şöyle buyrulmaktadır:

"Allah Tebâreke ve Teâlâ, kullarını kendi katındaki dereceleri ölçüsünde imtihan eder." [10]

 

Bu imtihanların hikmeti, onların musibetler karşısında sabretmeleri sayesinde manevî makamlarının yükselmesidir. Nasıl ki altın cevheri ateşte ne kadar çok eritilir ve arıtılırsa o kadar saf hâle gelirse, Allah-u Teâlâ da seçkin kullarını daha da arındırmak ve kemale erdirmek istediği için onları çeşitli imtihanlardan geçirmektedir.

 

Buradan önemli bir ahlâkî sonuç da çıkarılabilir: Başına bir musibet gelen herhangi bir kimse hakkında asla, "Mutlaka bir günah işlediği için bu sıkıntıya uğradı" şeklinde hüküm vermemeliyiz. Çünkü biz, ilâhî takdirin sırrını (sırr-ı kaderi) bilmeyiz ve hayır ile şerrin arkasındaki hikmetler bize bütünüyle açık değildir.

 

Rivayetlerde de “sırr-ı kader” hakkında tartışmaya girilmemesi tavsiye edilmiştir. Çünkü Allah'ın neden bir olay hakkında böyle bir takdirde bulunduğunu gerçekte bilemeyiz. Bir kimse gerçekten işlediği bir günah sebebiyle bu musibete uğramış olabilir. Fakat aynı şekilde, hiçbir günahı olmaksızın Allah'ın velilerinden biri olduğu için de bu musibete maruz kalmış olabilir. Böyle bir durumda Allah-u Teâlâ, o musibet vasıtasıyla onun derecesini yükseltmek, kendisine daha fazla yaklaştırmak ve onu daha da arındırmak istemektedir.

 

Bu sebeple, elimizde kesin bir delil bulunmadıkça bu iki ihtimalden birini tercih ederek insanlar hakkında hüküm vermemeliyiz. Ancak kesin bilgiye sahip olduğumuz bazı istisnaî durumlar vardır. Örneğin masumların (a.s) günah işlemediklerini kesin olarak bildiğimiz için, onların maruz kaldıkları musibetlerin “cezalandırıcı olmayan (ibtidaî) şerler” kapsamında olduğunu biliriz. Aynı şekilde “Yezid, Şimr ve Hermele” gibi kimselerin uğradıkları musibet ve cezaların da “cezalandırıcı şerler” kapsamında olduğundan eminiz.

 

 

-------------

[1]- Şûrâ Sûresi, 30.

[2]- Rûm Sûresi, 41.

[3]- A‘râf Sûresi, 96.

[4]- Ankebût Sûresi, 40.

[5]- Müstedrekü’l-Vesâil ve Müstenbatü’l-Mesâil, c. 2, s. 438.

[6]- Nehcü'l-Belâğa, s. 199.

[7]- el-Kâfî, c. 2, s. 450.

[8]- el-Kâfî, c. 2, s. 255.

[9]- el-Kâfî, c. 2, s. 252.

[10]- Bihârü'l-Envâr, c. 11, s. 66.




Bu haber 318 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER AKAİT Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
YUKARI