|
Tweet | Tarih: 26-08-2026 14:03 |
Bismillahirrahmanirrahîm
Birlik ve beraberliğin öncüsü olan Hz. Peygamber (s.a.a) ve onun kutlu doğumu ekseninde şekillenen Vahdet Haftası’nda, misaklar sağlamlaştırılır, antlaşmalar daha da güçlenir; kanlar birbirine karışır, eller ve kollar kenetlenir, yüzler birbirine zafer ve samimiyet tebessümüyle bakar. Bütün kesimler bir aradadır ve İslam ümmeti “birlik ve beraberlik” ezgisini hep birlikte seslendirir.
İslam’ın şerefli Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.a), Arap Yarımadası’ndaki müşrik toplumda, “Allah’ın son peygamberi” olarak dünyaya geldi. Hz. Peygamber’in (s.a.a) doğum tarihi konusunda Müslümanlar arasında farklı görüşler bulunmaktadır. Siyer yazarlarının çoğu, Hz. Peygamber’in (s.a.a) “Fil Yılı”nda, miladi 570 yılında doğduğunu kabul etmektedir. Zira onun 632 yılında vefat ettiği kesin olup, mübarek yaşı 62 veya 63’tür. Buna göre Hz. Peygamber’in (s.a.a) doğumu yaklaşık olarak 570 yılına denk gelmektedir.
Hadis âlimlerinin ve tarihçilerin çoğu, Hz. Peygamber’in (s.a.a) doğumunun “Rebîülevvel” ayında gerçekleştiği konusunda görüş birliğindedir; ancak doğduğu gün konusunda farklı görüşler vardır. Şiî hadis âlimleri arasında meşhur görüş, Hz. Peygamber’in (s.a.a) 17 Rebîülevvel cuma günü, fecrin doğuşundan sonra dünyaya geldiğidir. Ehl-i Sünnet arasında yaygın olan görüş ise, onun aynı ayın 12. günü, pazartesi günü doğduğu yönündedir.
İslam Peygamberi’nin (s.a.a.) doğum günü konusunda Şiî âlimler ile Ehl-i Sünnet âlimleri arasında iki temel görüş bulunmaktadır: “12 Rebîülevvel ve 17 Rebîülevvel”. Bu görüş ayrılığının önemli nedenlerinden biri, tarihî olaylar konusunda daha ilk dönemlerden itibaren farklı rivayetlerin bulunmasının olağan ve doğal bir durum olmasıdır.
Vahdet ve Dayanışma Haftası
Bu iki tarih, yani “12 Rebîülevvel ile 17 Rebîülevvel” arasındaki süre “Vahdet Haftası” olarak adlandırılmıştır. Birlik ve beraberliğin öncüsü olan Hz. Peygamber (s.a.a) ve onun kutlu doğumu ekseninde şekillenen Vahdet Haftası’nda misaklar sağlamlaştırılır, antlaşmalar daha da güçlendirilir; kanlar birbirine karışır, eller ve kollar kenetlenir, yüzler birbirine zafer ve samimiyet tebessümüyle bakar. Bütün kesimler bir aradadır ve İslam ümmeti birlik ezgisini hep birlikte seslendirir.
Bütün güzellik ve sevinciyle Vahdet Haftası kutlu olsun! Halkın birlik ve bütünlüğünü sağlayan, safları sıklaştıran, toplumu düşmanın istediği parçalanma, dağılma ve karşı karşıya gelme durumundan koruyan Vahdet Haftası kutlu olsun.
“Risalet mesajı”nı ve “İmamet çağrısı”nı insanlara ulaştıran, onları tarihin ve zamanın akışı içinde ebedîleştiren Vahdet Haftası kutlu olsun.
Vahdet Haftası; halkın üzerine bilinç, coşku, fedakârlık, özveri, kardeşlik ve samimiyetten oluşan mübarek bir şemsiye açar; ilham verir, huzur sağlar, ruhu besler ve gönüllere hoş gelir; kinleri, kırgınlıkları, bencilliği ve kendini üstün görme duygusunu ortadan kaldırır.
Vahdet Haftası, insanlığın öğretmeni, Peygamberlerin Sonuncusu Hz. Muhammed’den (s.a.a) ders alma haftasıdır. Onun doğumunun bereketiyle dünyanın çehresi değişmiş, şirk ve nifak birlik ve beraberliğe yönelmiş, yıllarca süren düşmanlıklar “İslam kardeşliği”ne dönüşmüş, Muhacirler ve Ensar kardeş olmuş, Arap ve Acem, siyah ve beyaz birbirlerine dost ve kardeş olmuşlardır.
Nur Peygamberi’nin doğumunun gölgesinde ilahî nimet insanlara tamamlanmış; insanlar “yolu” “kuyudan” ayırt etmeyi öğrenmişlerdir. O birlik ve kardeşlik Peygamberi’nin hidayetleri sayesinde “dalaletten” “hidayete”, “karanlıktan” “nura” ve “ayrılıktan” “uzlaşmaya” ulaşmışlardır.
Şimdi, o tarihin üzerinden on dört asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, o kutlu doğumun hatırası hem yücelik ve yakınlaşma vesilesi olmaya devam etmekte hem de “vahdet”, Hz. Muhammed’in (s.a.a) ümmeti için temel bir ihtiyaç olarak kendini göstermektedir.
Kur’an-ı Kerim’de İlahi Bir Tavsiye Olarak Vahdet
Allah, Kur’an’da bütün ilahî dinlerin mensuplarını ortak noktalar temelinde birlik olmaya çağırmaktadır. Kur’an’da Müslümanların birlik ve bütünlüğünü vurgulayan çok sayıda ayet bulunmaktadır. Akıl ve mantık açısından da Allah’ı, O’nun Peygamberi’ni ve Peygamber’in kitabını kabul eden kimselerin tek bir cephede birleşmeleri gerekir. Müslümanların kabul ettiği her ilahî kitapta, Müslümanların birlik ve beraberliğine ne kadar vurgu yapılıyorsa, aralarındaki ayrılık ve bölünmeden de o ölçüde sakındırılmıştır.
Kur’an-ı Kerim bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşmandınız da O, kalplerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz. Siz ateşten bir çukurun tam kenarındayken O sizi oradan kurtarmıştı.” [1]
Tıpkı su damlalarının birleşmesiyle derelerin, küçük derelerin birbirine katılmasıyla da büyük nehirlerin oluşması gibi, insanların birleşmesiyle de her düşmanın gücünü sarsan ve onu korkuya düşüren büyük saflar meydana gelir.
Birlik, tespihin tanelerini bir arada tutan ve aralarında düzenli bir bağ oluşturan ipe benzetilebilir. Bu ip, taneleri dağılmaktan, birbirinden uzaklaşmaktan ve kaybolmaktan korur. Eğer bu ip koparsa tanelerin bütünlüğü bozulur ve her biri bir yana savrulur.
“Vahdet”, “tek hâle gelmek, teklik ve birlik” anlamına gelir. “Müslümanların vahdeti” ise, “tevhid, nübüvvet ve Kur’an gölgesinde Müslümanların birlik ve uyum içinde olması ve onların mezhebî ve etnik farklılıkları esas almaması” anlamına gelir. Bu, onların yüceliğinin, azametinin ve gücünün bağlı olduğu husustur. Hz. Peygamber (s.a.a) ve Müslümanların Kur’an’ı da açık ve etkileyici bir üslupla kendi takipçilerini buna davet etmektedir.
İslam’ın Birlik ve Bütünlüğe Çağrısı
İslam, bütün insanlığı barışa ve dayanışmaya davet eder. Bu birlik, İslam’ın temel taşı olmuş ve İslam’ın on dört asır boyunca onu yıkmaya çalışan etkenler karşısında ayakta kalmasını sağlamıştır. İslam’ın inişli çıkışlı tarihinde, İslamî mezhepler ve milletler arasındaki ayrılık ve bölünme, İslam toplumlarının karşı karşıya kaldığı karmaşık ve yıkıcı sorunlardan biri olmuştur. Bu etken, İslam ümmetinin bedenine maddi ve manevi açıdan telafi edilemez zararlar vermiştir.
Hz. Ali (a.s), ayrılığa düştükleri için ashabından yakınarak şöyle buyurur:
“Allah’a yemin ederim! Şamlıların batıl davalarında birlik içinde olmaları, sizin ise hak davanızda ayrılığa düşmeniz, insanın kalbini öldüren ve onu keder ve üzüntüye sürükleyen bir gerçektir.” [2]
Hz. Ali (a.s.) başka bir yerde şöyle buyurur:
“Ayrılıktan sakının. Çünkü yalnız kalan insan şeytanın payıdır; tıpkı yalnız kalan koyunun kurdun avı olması gibi.” [3]
Günümüzde Müslümanların Birliği ve Vahdeti
Günümüz dünyasında bir milyardan fazla Müslümanın varlığı ve bazı İslam ülkelerinin, özellikle İran’ın, benzeri görülmemiş ilerleme ve gelişme kaydetmesi, küresel sömürü düzeni açısından bir tehlike çanı oluşturmuştur. Şüphesiz onlar sessiz kalmayacaktır. İslam’ın ortaya çıkışından bu yana bu ümmetten ağır darbeler alan düşmanlar, Müslümanların gaflete düşmesi hâlinde aralarındaki anlaşmazlıklardan yararlanacak ve bu ayrılıkları körükleyecektir.
Asıl İslam’dan ve Kur’an-ı Kerim’den uzaklaşmayı, delil ve mantıktan yoksun taassup ve inadı, kavmiyetçiliği ve ırkçılığı, dünyaya aşırı bağlanmayı ve ayrıca büyük güçlerin Müslümanlara ve onların maddi ve fikrî kaynaklarına hâkim olmak amacıyla ayrılık çıkarmasını, Müslümanlar arasında anlaşmazlıkların ortaya çıkmasının nedenlerinden bazıları olarak değerlendirmek mümkündür.
İslam dünyasında Müslümanların birliği için çaba gösteren ve bu uğurda mücadele eden herkes ilahî bir iş yapmaktadır. Buna karşılık, hangi saikle ve hangi gerekçeyle olursa olsun, Müslümanlar arasında ayrılık çıkarmaya çalışan herkes şeytanî bir iş yapmaktadır.
Tek bir merkeze ve belirli bir karargâha bağlı olmak, bütünlük meydana getirir. Bir düşünce ve inanç ekolünün mensupları başarıya ancak birlikleri sayesinde ulaşabilirler.
Müslümanların ortak ilkeleri, temelleri ve hedefleri vardır. Nüfuslarının çokluğuna ve Allah’ın kendilerine bahşettiği bütün nimetlere rağmen musibetlere, geri kalmışlığa ve sefalete sürüklenmişlerse, bunun temel nedeni bu ilke ve temellere pratikte bağlı kalmamalarıdır.
İslam dünyasındaki sorunların asıl nedeni, ayrılık ve bu tek merkeze ve temel karargâha bağlı olup ona uymamaktır.
İslamî İran, Vahdetin Öncüsü
İslam dünyasının vahdeti düşüncesini ortaya koymak, İmam Humeynî’nin (r.a) uzun yıllara dayanan ve temel fikrî kaygılarından biriydi. O, toplumsal ve siyasi faaliyetleri boyunca, gerek İslam İnkılabı’nın zaferinden önce gerekse sonrasında, bu konuyu bir an olsun ihmal etmedi.
Vahdet Haftası’nın ilan edilmesi, “İslamî Vahdet” konulu uluslararası konferans ve seminerlerin düzenlenmesi ve Yüce Rehber Ayetullah Hamenei’nin (r.a) emriyle Dünya İslamî Mezhepler Arası Yakınlaşma Meclisi’nin kurulması, İran İslam Cumhuriyeti’nin dünyada her zaman vahdet ve birliğin gerçek bir öncüsü olduğunun en açık kanıtlarıdır.
Uluslararası İslamî Vahdet Konferansı, Müslümanların vahdetinin en büyük tezahürlerinden ve İslamî mezheplerin âlim ve düşünürlerinin her yıl düzenlenen en değerli küresel buluşmalarından biridir.
İslam Dünyasında Kapsamlı Birlik ve Vahdetin Gerekliliği
Günümüzde tekfirci hareket, İslam dünyasında vahdet meselesine karşı pratikte en büyük düşmanlığı sergileyen akımdır. Tekfirci hareketin günümüzdeki biçiminin, kesinlikle sömürgecilerin ve uluslararası Siyonizmin eseri olduğu ileri sürülmektedir. Son yıllarda terör örgütleri şeklinde faaliyet gösteren bu hareket, İslam’a ve Müslümanlara en büyük darbeleri vurmuştur. “DEAŞ” gibi tekfirci grupların, İslam düşmanlarının çıkarlarını güvence altına almak amacıyla Müslümanların birliğini engellemekten başka bir işlevi yoktur. Düşmanların onları güçlendirmesinin nedeni de budur.
Trump’ın, Amerika’nın DEAŞ’ın kurucusu olduğunu belirten açıklaması, Amerikalıların ve Siyonistlerin Müslümanların birliğinden ne denli korktuklarını ve bu birliği engellemek amacıyla İslam dünyasında Müslümanların eliyle ayrılık, savaş ve katliamlar meydana getirilmesine yatırım yaptıklarını göstermektedir.
Ne yazık ki İslam dünyası içerisinde kendisini Haremeyn-i Şerifeyn’in hizmetkârı olarak nitelendiren bir hanedan, bu Tekfirci-Vehhabî düşüncenin öncülüğünü yapmaktadır. Son yıllardaki incelemeler, Suudi rejiminin yabancılara ve Müslümanların düşmanlarına en fazla hizmet eden taraf olduğunu göstermektedir.
Müslümanların mevcut olan içler acısı durumdan kurtulmasının tek yolunun vahdete ulaşmak ve ayrılıkların üstesinden gelmek olduğunu kabul edersek, İslam dünyasında tekfirci harekete karşı fikrî ve kültürel bir hareket başlatılmalıdır. Müslümanlar, bu bölücü ve sapkın düşünce ve anlayışa karşı hep birlikte ayağa kalkmalıdır.
Bu fikrî ve kültürel hareketin şekillenmesinde İslam dünyasındaki âlimlerin, seçkinlerin ve ileri gelenlerin omuzlarında çok ağır bir sorumluluk bulunmaktadır.
“DEAŞ”, askerî açıdan bölgede, özellikle Irak ve Suriye’de yenilgiye uğratılmış ve tarihe karışmıştır. Ancak DEAŞ’ın düşüncesi ve ideolojisi ortadan kaldırılmazsa, başka bir gün ve başka bir yerde, bu sapkın düşünce İslam dünyasında yeni kan banyolarına yol açacaktır. Düşmanlar, İslam’a ve Müslümanlara zarar vermek amacıyla bu sapkın düşünceden sürekli olarak yararlanmakta kararlıdır.
Düşmanları başarısızlığa uğratmanın tek yolu, İslam dünyasında bu vahdet karşıtı düşünce ve anlayışın köklerini kurutmaktır.
Kur’an’ın ve İslam’ın, “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin” çağrısına uyarak, Vahdet Haftası’nda birlik ve bütünlüğü hayata geçirelim; böylece bütün alanlarda mücadelenin galibi olalım.
--------------
[1]- Âl-i İmrân Suresi, 103.
[2]- Nehcü’l-Belâğa, 27. Hutbe.
[3]- Nehcü’l-Belâğa, 127. Hutbe.