Bugun...


Velayet, Din ve Dünyanın Tek Güvencesi
Tarih: 23-10-2026 15:01:17 Güncelleme: 23-10-2026 15:01:17 + -


Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. Efendimiz Muhammed’e (s.a.a) ve onun tertemiz, masum Ehl-i Beyt’ine (a.s) salât ve selâm olsun. Özellikle sıddîka ve şehîde olan Hz. Fâtıma Zehrâ’ya (s.a) selâm olsun.

facebook-paylas
Tarih: 23-10-2026 15:01

Velayet, Din ve Dünyanın Tek Güvencesi

Bismillahirrahmanirrahîm

 

Hakîm olan Allah, muhkem kitabında şöyle buyurmuştur:

“Kim Allah’ı, O’nun Resulü’nü ve iman edenleri velî edinirse, bilsin ki galip gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır.” [1]

 

Giriş

İki cihanın hanımefendisi Hz. Fâtıma Zehrâ’nın (s.a) şehadet günleri dolayısıyla, bu matemimizi İmam-ı Zaman’a (a.f) ve siz değerli yas tutanların tamamına arz ederek taziyelerimi sunuyorum. Allah, siyahlara bürünmenizi, döktüğünüz gözyaşlarını ve göğüslerinize vurarak tuttuğunuz matemleri kabul buyursun. İmam-ı Zaman’ın (a.f) zuhurunun bir an önce gerçekleşmesi için hep birlikte yüksek sesle bir salavât getirelim…

 

Biz Fâtımiyye günlerinde yalnızca ağlamıyoruz; aynı zamanda ders alıyoruz. Çünkü Hz. Fâtıma (s.a), tarihe şu gerçeği anlatmak için şehit oldu: Velâyetsiz İslâm, İslâm değildir. Velâyetsiz namaz, velâyetsiz oruç ve velâyetsiz hac kabul edilmiş değildir.

Konumuz da tam olarak budur: “Velâyet, Din ve Dünyanın Tek Güvencesidir.”

 

Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmuştur:

“Kim Allah’ın, Resulü’nün ve özel niteliklere sahip o müminlerin velâyetini kabul ederse, Allah’ın taraftarları arasında yer alır. Allah’ın taraftarları ise mutlaka galip geleceklerdir.”

 

Peki, bu ne demektir?

Yani dünyada izzetli olmak, ahirette ise kurtuluşa erenlerden olmak istiyorsan, bunun tek bir yolu vardır: Allah’ın safına katılmak!

 

Peki, Allah’ın safında kimler vardır? Allah, Peygamber ve şu ayette nitelikleri belirtilen kimseler:

“Onlar namazı kılar, zekâtı verir ve rükû hâlindeyken (Allah’a) boyun eğerler.” [2]

Yani rükû hâlindeyken sadaka veren kimseler…

 

Hem Şiîler ve hem de Sünnîler, bu âyetin Hz. Ali (a.s) hakkında nazil olduğunu kabul etmektedir. Zira Hz. Ali (a.s), rükû hâlindeyken yüzüğünü bir yoksula vermiştir.

 

Birisi çıkıp şöyle diyor: “Hocam! Dualarımız neden kabul olmuyor?” Bir başkası şöyle soruyor: “Bunca cami ve dinî merasim olmasına rağmen, neden boşanmalar hâlâ bu kadar çok? Yalan neden bu kadar yaygın?” Bir diğeri şöyle diyor: “Müslümanlar dünyada neden bu kadar zelil durumdalar ve düşmanları onlara neden hâkim olmuş durumda?” Bir başkası da şöyle yakınıyor: “Ben namaz kılıyorum ama kendimi iyi hissetmiyorum; iç huzurum yok.”

 

Bütün bu soruların cevabı tek kelimedir: “Velâyet”. Çünkü biz dini parçalara ayırdık. Namazını aldık, velâyetini terk ettik. Matemini tuttuk, itaatini terk ettik. Oysa Allah dini bu şekilde göndermemiştir. Din, bir bütündür ve onun kalbi velâyettir.

 

Konuyu dört bölüm hâlinde ele alacağız:

Birincisi: Velâyet ne demektir ve dinin güvencesi olmasının sebebi nedir?

İkincisi: Fâtımiyye günleri, velâyetin belgesi niteliğini neden taşımaktadır?

Üçüncüsü: Velâyet olmazsa, dinimizin ve dünyamızın başına neler gelir? Günümüzden örneklerle bunu açıklayacağız.

Dördüncüsü: Allah’ın taraftarları kimlerdir? Allah’ın taraftarları arasında nasıl kalabilir ve nasıl galip gelebiliriz?    

 

1. Velâyet Ne Demektir? Velâyet Olmadan Din Neden Tamamlanmaz?

Öncelikle velâyetin ne anlama geldiğini anlayalım. Sözlükte “velâyet”, “gözetip yönetme, yakınlık ve yetki sahibi olma” anlamlarına gelir. Dinî terim olarak ise, “velâyet”, Allah’ın Hz. Peygamber’den (s.a.a) sonra dini açıklamak ve toplumu yönetmek üzere tayin ettiği kimsenin yetki ve önderliğini ifade eder. Bu, Hz. Ali (a.s) ve onun on bir evladı olan masum İmamlardır (a.s). Gaybet döneminde ise, onların genel nâibi olan “veliyy-i fakih” bu makamı temsil eder.

 

Bazı insanlar velâyetin yalnızca Ehl-i Beyt’i (a.s) sevmek anlamına geldiğini düşünür. Hayır, sevmek güzeldir ama tek başına yeterli değildir. Şeytan da Allah’ı kabul ediyordu; ancak Allah’a itaat etmediği için huzurundan kovuldu. “Velâyet”, itaatle birlikte olan sevgidir. Yani Hz. Ali’nin (a.s) sözünü kendi sözünün önüne koymaktır.

Allah, Hz. Peygamber’in (s.a.a) vefatından yaklaşık üç ay önce, Gadir-i Hum’da şu âyeti indirdi:

“Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan koruyacaktır.” [3]

 

Hz. Peygamber (s.a.a), yirmi üç yıl boyunca büyük emekler verdi, savaşlar yaptı, namazı ve orucu getirdi, haccı öğretti. Allah ise, şöyle buyuruyor:

“Eğer şu hususu tebliğ etmezsen sanki bunların hiçbirini tebliğ etmemişsin!”

 

Peki, bu husus neydi? Hz. Ali’nin (a.s) velâyeti! Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a), Gadir-i Hum’da Hz. Ali’nin (a.s) elini kaldırarak şöyle buyurdu:

“Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım! Onu dost edinenleri dost edin, ona düşmanlık edenlere düşmanlık et.” [4]

 

Gadir-i Hum’dan sonra ne oldu? Allah şu âyeti indirdi:

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslâm’ı seçip beğendim.” [5]

Yani Gadir olmadan din eksiktir; Gadir ile din kemale ermiştir. Hz. Peygamber (s.a.a) de hiçbir mazerete yer kalmaması için şöyle buyurdu:

“Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum: Allah’ın Kitabı ve itretim olan Ehl-i Beyt’im. Bu ikisine sımsıkı sarıldığınız sürece benden sonra asla sapıklığa düşmezsiniz.” [6]

 

Dikkat edelim! Hz. Peygamber (s.a.a), yalnızca Kur’ân’ın yeterli olduğunu söylemedi. Çünkü Kur’ân, onu açıklayan bir rehber olmadan bırakıldığında herkes onu kendi çıkarına göre yorumlayabilir. Hâricîler de Kur’ân okuyorlardı ama Hz. Ali’yi (a.s) öldürdüler. DEAŞ da Kur’ân okuyordu ama insanların başlarını kesiyordu. İtretinden, yani Ehl-i Beyt’ten (a.s) ayrı düşünülen Kur’ân, zalimlerin elinde bir araca dönüşebilir.

 

İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyurmuştur:

“İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Namaz, zekât, hac, oruç ve velâyet.” [7]

Râvi, bunlardan hangisinin daha önemli olduğunu sordu. İmam (a.s), diğerlerinin anahtarı olduğu için velâyetin daha önemli olduğunu buyurdu.

 

Velâyetsiz namaz, imzasız bir çek gibidir. Görünüşte çektir ama banka onu kabul etmez. Tarihî bir olayda şöyle anlatılmaktadır: İmam Cafer-i Sâdık (a.s) döneminde Horasan’dan bir adam geldi ve şöyle dedi: “Ben çok namaz kılıyor, çok oruç tutuyorum; ancak sizin imametinizi kabul etmiyorum.” İmam (a.s) şöyle buyurdu:

“Senin durumun, sürüden ayrılıp kurda yem olan bir koyunun durumuna benzer. Amelin var ama çobanın yok.”

 

Sa‘dî bir şiirinde şöyle demiştir:

Doğru yolda bir ışık ve bir rehber gerekir;

zira rehbersiz, Hakk’a giden yolda yürünemez.

Yani Allah’a giden yolda hem bir ışığa ve hem de bir yol göstericiye ihtiyaç vardır. Işık Kur’ân ve yol gösterici ise, imamdır.

 

Günümüzde bazı gençler şöyle diyor: “Bizim kalbimiz temiz. Bir din âliminin, merciin veya önderin peşinden gitmemize gerek yok! Biz Allah’la doğrudan iletişim kurarız!”

Bu, şeytanın telkin ettiği bir düşüncedir. Allah, kendisiyle irtibat kurmanın yolunu açıkça belirlemiştir:

“Allah’a itaat edin, Resul’e itaat edin ve sizden olan ulü’l-emre de itaat edin.” [8]

Yani itaatin üç mertebesi vardır: Allah, Hz. Peygamber (s.a.a) ve ulü’l-emr. Şiîlerin ittifakına göre “ulü’l-emr”, masum İmamlardır (a.s). Gaybet döneminde ise, onların nâibi olan ve gerekli şartları taşıyan “veliyy-i fakih” bu görevi üstlenir.

 

2. Fâtımiyye Günleri Velâyetin Belgesi Niteliğini Neden Taşır?

İmameti Savunmak İçin Canını Feda Eden Bir Anne

Şimdi “Fâtımiyye günleri”ne gelelim. Neden Fâtımiyye günlerinin velâyetin belgesi olduğunu söylüyoruz?

Çünkü Hz. Fâtımatü’z-Zehrâ (s.a), Hz. Peygamber’in (s.a.a) kızıydı. Evinde oturup “Bana ne! Siyaset erkekleri ilgilendirir” diyebilirdi. Ancak böyle yapmadı. Çünkü İslâm’ın tehlikede olduğunu gördü. Hz. Peygamber’den (s.a.a) sonra, Allah’ın Gadir-i Hum’da farz kıldığı velâyetin bir kenara bırakıldığını gördü. Bunun üzerine kıyam etti.

 

Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Fâtıma (s.a) hakkında şöyle buyurmuştur:

“Fâtıma benim bedenimin bir parçasıdır. Kim onu incitirse, beni incitmiş olur; kim beni incitirse, Allah’ı incitmiş olur.” [9]

Yani Hz. Fâtıma’yı (s.a) incitmek, Allah’ı incitmektir. Öyleyse onun evinin kapısını ateşe verenler, kaburgasını kıranlar ve Fedek’i elinden alanlar, yalnızca Hz. Ali (a.s) ile mücadele etmiş olmadılar; Allah’a karşı da mücadele ettiler.

 

Hz. Fâtıma (s.a), velâyeti savunmak için bir hutbe okudu. Bu, meşhur “Fedekiyye Hutbesi” idi. Medine Mescidi’nde Muhacirlerin ve Ensar’ın karşısına çıkarak şöyle buyurdu:

“Allah, bizim imametimizi ümmetin düzeninin temeli, bize itaati ise ayrılıktan korunmanın güvencesi kıldı.” [10]

Şu ifadeye dikkat edelim! “İmamet”, ümmetin düzeninin temelidir. Tıpkı tesbih tanelerini bir arada tutan ip gibi… İp olmadığında taneler dağılıp gider. Müslümanlar da imam olmadan dağılırlar.

 

Nitekim öyle de oldu! Sakîfe olayından sonra ümmet parçalandı; Cemel Savaşı yaşandı, Sıffîn Savaşı yaşandı ve Kerbelâ faciası meydana geldi.

Hz. Fâtıma (s.a) yalnızca söz söylemekle kalmadı, söylediklerini fiilen de ortaya koydu. Yaralı bedeniyle geceleri Muhacirlerin ve Ensar’ın evlerine giderek şöyle dedi:

“Gadir’i mi unuttunuz? Hz. Peygamber, Ali’nin sizin mevlanız olduğunu söylememiş miydi?”

Onlar ise “Doğru söylüyorsun ama artık iş işten geçti!” diyorlardı. Yani hakikati biliyorlardı; ancak dünya hırsı, onların geri dönmesine engel oluyordu.

 

Emîrü’l-Mü’minîn Ali (a.s), Ehl-i Beyt’in (a.s) makamı hakkında şöyle buyurmuştur:

“Bu ümmetten hiç kimse, Muhammed’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’iyle (a.s) kıyaslanamaz. Onların nimetlerinden yararlanmış olanlar da onlarla bir tutulamaz.” [11]

Yani “velâyet”, halk oylamasına sunulabilecek bir mesele değildir; şûra yoluyla belirlenecek bir makam da değildir. “Velâyet”, Allah tarafından tayin edilen bir makamdır.

 

Ebû Bekir ve Ömer, biat almak üzere Hz. Ali’nin (a.s) evine geldiklerinde Zübeyr kılıcını çekti; ancak yere düştü ve kılıcı kırıldı. Hz. Ali’yi (a.s) zorla mescide götürdüler. Hz. Fâtıma (s.a) kapının önüne çıkarak şöyle buyurdu:

“Allah’a yemin ederim ki amcaoğlumu rahat bırakmazsanız saçlarımı dağıtır ve size beddua ederim!”

Selmân şöyle anlatır: “Mescidin sütunları sarsıldı”. Bunun üzerine Hz. Ali (a.s), Selmân’a, “Git, Fâtıma’ya babasının rahmet olduğunu söyle ve geri dönmesini iste” buyurdu. Hz. Fâtıma (s.a) da geri döndü.

Yani Hz. Fâtıma (s.a) beddua etseydi, Medine altüst olurdu. Ancak İslâm’ın aslını korumak için sabretti.

 

Peki, ne uğruna şehit oldu? Bize velâyetin şakaya alınacak bir mesele olmadığını anlatmak için! Hz. Ali (a.s) evine kapatılırsa, Hz. Fâtıma’nın (s.a) yüzüne tokat atılır, Hz. Hasan’a (a.s) zorla barış yaptırılır, Hz. Hüseyin’in (a.s) başı mızraklara geçirilir ve Hz. Zeyneb (s.a) esir edilir.

 

Şehriyâr, Hz. Zehrâ’nın (s.a) mersiyesinde şöyle demiştir:

Gamımı anlatamayacak kadar kırılmıştır gönlüm,

Fâtıma’nın derdiyle yanan ciğerimin ateşini nasıl dile getireyim?

Medine bu gece keder, acı ve matem şehridir,

Ali, hüzünlü gecede kendi goncasının yasını tutmaktadır.

 

Bugün de durum aynıdır. Bugün “velâyet-i fakih” zayıflatılırsa, düşman geri döner. Sosyal medyada, “Molla istemiyoruz, velâyet istemiyoruz!” diyenler, Sakîfe’de dile getirilen aynı sözü söylediklerinin farkında değiller. Hiçbir şey değişmiyor: Dün “Ali’yi istemiyoruz” dediler, bugün ise “Ali’nin nâibini istemiyoruz” diyorlar.

 

3. Velâyetsiz İslâm Ne Hâle Gelir? Sokaklarımızda ve Çarşılarımızda Yaşanan Güncel Sorunlar

Üçüncü bölüm son derece önemlidir. Velâyet olmazsa dinimizin ve dünyamızın başına neler geleceğine bakalım. Kur’ân bu sorunun cevabını vermiştir. Allah, şöyle buyurmuştur:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.” [12]

 

Peki, Allah’ın ipi kimdir? İmam Cafer-i Sâdık (a.s), Allah’ın ipinin Hz. Ali (a.s) ve onun evlatları olduğunu buyurmuştur.

Bu ipe sımsıkı sarılmazsak ayrılıklar baş gösterir. Bugün Müslümanlar bir buçuk milyar kişidir; ancak zelil durumdadırlar. Neden? Çünkü onları bir arada tutan bir ipleri yoktur. Kimi Vehhâbî, kimi DEAŞ mensubu, kimi sekülerdir; kimi ise, yalnızca Müslüman adını taşımaktadır.

 

Eğer velâyet birliği sağlanmış olsaydı, İsrail, Gazze’yi bombalamaya cesaret edebilir miydi? Ümmet bir olsaydı, Amerika, Müslümanların petrolünü alıp götürmeye cesaret edebilir miydi? Velâyet olsaydı, Amerika, Arap ülkeleri üzerinde hâkimiyet kurmaya cesaret edebilir miydi? Nitekim İran halkına karşı üstünlük sağlayamamıştır. Allah şöyle buyurmuştur:

“Birbirinizle çekişmeyin; yoksa gevşersiniz ve gücünüz elden gider.” [13]

 

Bugün ailelerimizde de aynı durum yaşanmaktadır. Baba bir şey söylüyor, anne başka bir şey, çocuk ise bambaşka bir şey… Neden? Çünkü evde velâyet yok. Baba, evin velisi ve yöneticisi olmalıdır; ancak bunu adalet ve sevgiyle yapmalıdır. Anne ise, onun rakibi değil, yardımcısı olmalıdır. Eşler çocukların eğitimi, harcamalar ve akrabalarla görüşüp görüşmeme konusunda tartıştıklarında çocuk şaşkınlığa düşer; ardından kötü arkadaşların ve cep telefonunun peşine takılır.

 

Toplumda da durum aynıdır. Allah, “ulü’l-emr”e itaat etmediğiniz takdirde dünyada zelil duruma düşeceğinizi bildirmiştir. Tarihî tecrübe bunun örnekleriyle doludur: Kûfeliler Hz. Ali’yi (a.s) yalnız bıraktıklarında Muâviye onlara hâkim oldu. İnsanlar İmam Hasan’ı (a.s) yalnız bıraktıklarında zoraki barış gerçekleşti. Müslim bin Akîl’i yalnız bıraktıklarında ise, Hz. Hüseyin (a.s) Kerbelâ’da yalnız kaldı.

 

Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Kim zamanının imamını tanımadan ölürse, cahiliye ölümüyle ölmüş olur.” [14]

Yani bir insan doktor, mühendis, hatta namaz kılan biri olabilir; ancak imamını tanımadığı ve ona itaat etmediği için cahiliye ölümüyle ölmüş olur.

 

Toplumumuzun gerçeklerinden söz edelim. Bunlar acıdır ama aynı zamanda birer ilaçtır:

1. Siyasette ve seçimlerde: Bazı insanlar, “Bizi ne ilgilendirir? Biz kendi dinî görevlerimizi yerine getiririz!” diyorlar. Hayır, siyasetten kopuk din, eksik bir dindir. Hz. Fâtıma (s.a), siyaset uğruna şehit oldu. İyiler oy kullanmazsa, kötü insanlar yönetime gelir. Ardından hayat pahalılığını, başörtüsüne karşı duyarsızlığı ve ahlaki yozlaşmayı görür, “Neden böyle oldu?” diye sorarız. Çünkü sen olup bitenlere müdahil olmadın.

2. Sosyal medyada: Düşman, blog yazarları ve diziler aracılığıyla gençlerin kalbinden velâyeti söküp atmaya çalışıyor. Gençlere, “İmam-ı Zaman bir efsanedir! Taklit etmek gerekli değildir! Başörtüsü kişinin tercihine bırakılmıştır!” diyor. Tarih okumamış genç de bunlara inanıyor. Ardından namazını terk ediyor, anne babasına saygısızlık etmeye başlıyor ve sonunda bağımlılığa sürükleniyor. Bütün bunlar en başta, velîden uzaklaşmakla başladı.

3. Çarşıda ve iş yerinde: Allah’ın velâyeti hayatımızda bulunmadığında rüşvet sıradanlaşır, eksik ölçüp tartmak sıradanlaşır, torpil ve kayırmacılık sıradanlaşır. Bir insanın alnında Kerbelâ toprağından yapılmış secde izi vardır ama ticaretinde yalan söyler. Neden? Çünkü dini yalnızca camide geçerli sanır, dükkânında değil. Oysa velâyet, Allah’ın yalnızca camide değil, her yerde hüküm ve tasarruf sahibi olduğunu kabul etmektir.

 

Mevlânâ şöyle demiştir:

İmamet ortadan kalkınca ümmet yolunu kaybetti;

İp kopunca taneler birer birer birbirinden ayrıldı.

Öyleyse velâyetsiz İslâm, hem dünyamızı ve hem de ahiretimizi mahveder. İmamsız bir dünya zulüm dünyasına, imamsız bir ahiret ise pişmanlık ve hasret yurduna dönüşür.

 

4. Allah’ın Taraftarları Galip Gelecektir: Allah’ın Safında Nasıl Kalabiliriz?

Allah, kendi taraftarlarının galip geleceğini vaat etmiştir. Peki, Allah’ın taraftarları kimlerdir? Allah’ın taraftarları, yalnızca Lübnan’daki bir grubun adı değildir. “Hizbullah”, “Allah’ın safında yer alanlar” demektir. Kime karşı? Şeytan’ın taraftarlarına, yani “Hizbü’ş-Şeytan”a karşı.

 

Allah, şeytanın taraftarları hakkında şöyle buyurmuştur:

“Şeytan onları etkisi altına almış ve Allah’ı anmayı onlara unutturmuştur. İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır. İyi bilin ki şeytanın taraftarları hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” [15]

Öyleyse iki grup vardır. Arada bir yer yoktur. Ya Allah’ın safında mücadele edersin ya da şeytanın safında. Peki, Allah’ın taraftarları arasında nasıl kalabiliriz? Bunun üç şartı vardır:

 

Birinci şart: Marifet, yani tanımak ve bilinçlenmek

İmameti tanımalısın. Hz. Fâtıma’nın (s.a) kim olduğunu, Hz. Ali’nin (a.s) kim olduğunu, İmam Mehdî’nin (a.f) kim olduğunu ve “veliyy-i fakih”in kim olduğunu bilmelisin. Kitap oku, onların hayatlarını ve davranışlarını öğren.

Bugün gençlerimiz tarih bilmiyor. Gadir’de ne yaşandığını, Sakîfe’de neler olduğunu, Fedek meselesini ve Kerbelâ vakasını bilmiyorlar. Ardından düşmanın yayımladığı birkaç kısa videoyla zihinleri değişiyor.

 

İmam Cafer-i Sâdık (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Bizim işimiz çetin ve çetinliğin kavranması zor bir iştir. Onu ancak Allah’a yakın bir melek, gönderilmiş bir peygamber veya Allah’ın kalbini iman için sınadığı bir kul taşıyabilir.” (16)

Yani velâyet marifeti emek ister. Araştırmalı, okumalı, camiye gitmeli ve din âlimlerinin sohbetlerini dinlemelisin.

 

İkinci şart: İtaat

“Velâyet”, yalnızca Hz. Hüseyin (a.s) için ağlamak değildir. “Velâyet”, Hz. Hüseyin (a.s) gibi yaşamaktır. Yani önderin başörtüsüne riayet etmeni söylediğinde riayet etmelisin. İsraftan kaçınmanı söylediğinde kaçınmalısın. Seçimlere katılmanı söylediğinde katılmalısın. Yerli ürünleri desteklemeni söylediğinde onları desteklemelisin.

 

Allah, şöyle buyurmuştur:

“Resul size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan kaçının.” [17]

 

Günümüzde bazı insanlar matem merasimlerinde göğüslerine vurup ağıt yakıyorlar; ancak günlük hayatlarında söylediklerinin aksine davranıyorlar. Muharrem ayında ağlıyorlar ama Sefer ayında karşılıksız çek veriyor, başkalarının gıybetini yapıyorlar. Böyle bir tutum, Allah’ın taraftarlığıyla bağdaşmaz.

 

Üçüncü şart: Zorluklar karşısında sabır ve direnç göstermek

Allah’ın taraftarı olmanın bir bedeli vardır. Yaptırımlara maruz kalmak, hakarete uğramak ve iftiraya uğramak da bunun bir parçasıdır. Allah şöyle buyurmuştur:

“Bizim uğrumuzda cihat edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz. Şüphesiz Allah, iyilik yapanlarla beraberdir.” [18]

 

Lübnan’a ve Gazze’ye bakın! Ellerinde fazla bir imkân olmadan İsrail’in karşısında direniyorlar; çünkü velâyete bağlılar. Millî Savunma yıllarımızdaki gençlerimize bakın! Kuru ekmekle yetinerek Saddam’ın ve Amerika’nın karşısında durdular; çünkü imamlarına tâbiydiler. Bugün de hayat pahalılığı ve baskılar varsa, çözüm velâyetten uzaklaşmak değildir. Çözüm, velâyete daha sıkı sarılmaktır.

 

Pervîn İ‘tisâmî şöyle demiştir:

Velâyet, tufandaki Nuh’un gemisidir;

Onu terk eden herkes şaşkınlık içinde kalır.

 

İkbal Lahorî ise, şöyle demiştir:

Kalbin ve yüreğin gücü, Ali’nin velâyetindendir;

Hayber kapısının fethedilmesi, Ali’nin velâyetindendir.

 

Sonuç

“Velâyet”, dinin ve dünyanın tek güvencesidir. Bunun anlamı, “Velâyetsiz” din eksiktir; tıpkı abdestsiz namaz gibi. Hz. Fâtıma (s.a), velâyetin belgesi nesiller boyunca yaşasın diye bu uğurda şehit oldu. “Velâyet” olmazsa, hem dünyamızı ve hem de ahiretimizi kaybederiz; ayrılığa düşer, zillete uğrar ve günahlara sürükleniriz. Allah’ın taraftarları arasında kalırsak, Allah’ın vaadine göre galip geleceğiz.

 

Hüccetü’l-İslâm Seyyid Muhammed Musevî

 

-------------

[1]- Mâide Suresi, 56.

[2]- Mâide Suresi, 55. âyetin bir bölümü. Âyetin nüzul sebebinin Emîrü’l-Mü’minîn Ali (a.s) olduğu belirtilmiştir. Tefsîrü’l-Mîzân, c. 6; Mecmaʿu’l-Beyân.

[3]- Mâide Suresi, 67.

[4]- Bihârü’l-Envâr, c. 37, s. 206; Şeyh Müfîd, el-İrşâd, c. 1, s. 177.

[5]- Mâide Suresi, 3.

[6]- el-Kâfî, c. 1, s. 294; Bihârü’l-Envâr, c. 23, s. 106.

[7]- el-Kâfî, c. 2, s. 18; Vesâʾilü’ş-Şîa, c. 1.

[8]- Nisâ Suresi, 59.

[9]- el-Kâfî, c. 1, s. 458; Bihârü’l-Envâr, c. 43, s. 23.

[10]- Tabersî, el-İhticâc, c. 1, s. 134; Bihârü’l-Envâr, c. 29, s. 223.

[11]- Emîrü’l-Mü’minîn Ali (a.s), Nehcü’l-Belâğa, 2. hutbe.

[12]- Âl-i İmrân Suresi, 103.

[13]- Enfâl Suresi, 46.

[14]- Şeyh Sadûk, Kemâlü’d-Dîn, c. 2, s. 409; Bihârü’l-Envâr, c. 23, s. 76.

[15]- Mücâdele Suresi, 19.

[16]- el-Kâfî, c. 1, s. 401; Bihârü’l-Envâr, c. 2, s. 184.

[17]- Haşr Suresi, 7.

[18]- Ankebût Suresi, 69.




Bu haber 72 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER GÜNDEM Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
YUKARI