|
Tweet | Tarih: 05-10-2026 11:52 |
Bismillahirrahmanirrahîm
Son zamanlarda bazı Ehl-i Sünnet mensupları, yalnızca Kur’an’a ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) sözlerine tâbi olduklarını iddia etmektedirler. Onlara göre başka kişilerin sözleri hüccet değildir; bu kişi ister Ebû Bekir ister Hz. Ali (a.s) olsun, hüccet yalnızca Allah’ın kelâmı ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) sözüdür. Şiiler ise, onları, sahabenin ve diğer kimselerin söz ve davranışlarına tâbi olmakla suçlamaktadır.
“Ehl-i Sünnet’in şer‘î ve dinî meselelerde yalnızca Kur’an’a ve nebevî hadislere tâbi olduğunu, sahabeden hiç kimsenin sözünün onlar açısından hüccet olmadığını” söyleyen bu kişiler, Ehl-i Sünnet’in temel esaslarından habersizdir. Zira bu söz, açıkça Ehl-i Sünnet’in inancına aykırıdır. Çünkü Ehl-i Sünnet mezhebi, Kur’an ve Hz. Resûlullah’ın (s.a.a) hadislerinin yanı sıra, sahabe ve tâbiînin sözlerinin ve onların sîretinin de hüccet olduğu esasına dayanmaktadır. Bu nedenle Ehl-i Sünnet’in “Kütüb-i Sitte ve Dokuz Mesânid” gibi hadis kaynaklarında, sahabe ve tâbiînin görüş, söz ve sîretleri nebevî hadislerin yanında zikredilmiş; bunlar dinî inançların ve şer‘î hükümlerin delili ve kaynağı olarak kabul edilmiştir. Yine onların kelâm ve fıkıh kitaplarında birçok hüküm ve inanç, sahabenin sözlerine, sîretine ve uygulamalarına dayandırılmıştır.
Ehl-i Sünnet’in fıkıh ve kelâm âlimleri, eserlerinde Kur’an ve nebevî sünnetin yanında sahabe ve tâbiînin söz ve uygulamalarının da hüccet olduğunu açıkça ifade etmiş ve bunu Ehl-i Sünnet’in kesin ve temel kabullerinden biri olarak görmüşlerdir. İşte bu inanç, Ehl-i Sünnet’in itikadî ve fıkhî yapısını oluşturmakta ve onları İmâmiyye Şiası’ndan ayırmaktadır.
Ehl-i Sünnet âlimlerinden Ahmed b. Sâlim şöyle demektedir:
مِمَّا يَجِبُ على الْمُكَلَّفِ ايضا اتِّبَاعُ السَّلَفِ الصَّالِحِ وَهُمْ الصحابه رضي اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمْ في أَقْوَالِهِمْ وافعالهم وَفِيمَا تَأَوَّلُوهُ وَاسْتَنْبَطُوهُ.
“Mükelleflere (Müslümanlara) vacip olan hususlardan biri de, sahabeden oluşan selef-i sâlihin söz ve fiillerine tâbi olmaktır. Aynı şekilde onların te’vil ve istinbat ettikleri hususlarda da onlara tâbi olmak vaciptir.” [1]
Yine şöyle demektedir:
“İslâm Peygamberi (s.a.a), dini kemale erdirmeden, onun kurallarının temelini oluşturmadan ve ihtiyaç duyulan her şeyi açıklamadan vefat etmemiştir. Daha sonra vefatının ardından işleri sahabelerine havale etmiş ve şöyle buyurmuştur:
عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ مِنْ بَعْدِي
‘Benden sonra benim sünnetime ve râşid halifelerin sünnetine uymanız gerekir.’
… O hâlde Kitap, sünnet, icmâ, kıyas veya sahabelerden birinin uygulamasıyla sabit olan her şey Allah’ın dinidir.” [2]
“el-İ‘tisâm” adlı kelâm kitabında şöyle geçmektedir:
أن السلف الصالح رضي اللّه عنهم- و أعلاهم الصحابة- قد عملوا بما لم يأت به كتاب و لا سنّة مما رأوه حسنا و أجمعوا عليه، و لا تجتمع أمة محمد صلّى اللّه عليه و سلّم على ضلالة، و إنما يجتمعون على هدى و ما هو حسن.
“Sahabelerin başında bulunduğu selef-i sâlih, Kitap’ta ve sünnette yer almayan; ancak kendilerinin güzel gördükleri ve üzerinde ittifak ettikleri hususlarla amel etmişlerdir. Bunun delili de Muhammed’in (s.a.a) ümmetinin dalâlet üzere ittifak etmeyeceği, aksine hidayet ve güzel olan bir şey üzerinde ittifak edeceğidir.” [3]
Yukarıda açıklanan hususlardan şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Ehl-i Sünnet mezhebinde Kur’an ve nebevî hadisin yanı sıra, sahabe ve tâbiînin söz ve uygulamaları ve genel olarak selef-i sâlihin de hüccet kabul edilmektedir. Onların söz ve uygulamaları da Kur’an ve Hz. Resûlullah’ın (s.a.a) sünnetinden kaynaklanmış değildir; aksine onlar, kendilerince güzel ve uygun gördükleri her husus hakkında fetva vermiş ve bunlarla amel etmişlerdir. Bu nedenle Ehl-i Sünnet’in fıkıh kitaplarında sahabe ve tâbiînin söz ve uygulamalarından alınmış çok sayıda fetva bulunmaktadır.
Burada birkaç örnek zikredeceğiz:
Sahih-i Müslim şârihi Nevevî şöyle demektedir:
“Âlimler, mestler üzerine mesh etmek ve onları yıkamak konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bu ihtilaf, sahabenin uygulamasından kaynaklanmaktadır. Ömer b. Hattâb, oğlu Abdullah ve Ebû Eyyûb el-Ensârî, mestleri yıkama görüşündeydiler. Dolayısıyla mestleri yıkamak daha faziletlidir. Buna karşılık tâbiînin çoğu, mesh etmenin daha faziletli olduğunu söylemiştir.” [4]
Buna göre Ehl-i Sünnet fakihlerinin bu fetvaları ne Kur’an’dan alınmış ve ne de Hz. Peygamber’in (s.a.a) hadislerinden çıkarılmıştır; bilakis sahabenin söz ve uygulamalarından alınmıştır.
Aynı şekilde, tek bir mecliste verilen üç talâkın geçerli sayılması ve bunun şartları da sahabenin görüşlerinden alınmış olup, Kur’an ve nebevî hadislerle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. [5]
Ehl-i Sünnet’in fıkıh kitaplarında, sahabe ve tâbiînin söz ve uygulamalarından alınmış çok sayıda hüküm ve fetva bulunmaktadır; Kur’an ve nebevî sünnette bu tür fetvalara herhangi bir kaynak bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu husus, Şiî mollaların uydurduğu bir yalan değildir; aksine Ehl-i Sünnet mezhebinin temeli bu inanca dayanmaktadır. Eğer bu inançtan vazgeçerlerse, Ehl-i Sünnet mezhebi adına geriye hiçbir şey kalmaz. Ehl-i Sünnet ile İmâmiyye Şiası arasındaki ihtilaf da tam olarak buradan kaynaklanmaktadır. Zira Ehl-i Sünnet, sahabe ve tâbiînin söz ve uygulamalarının hüccet olduğunu kabul ederken, Şia onların söz ve uygulamalarını hüccet kabul etmemektedir.
------------
[1]- Ahmed b. Sâlim en-Nefrâvî el-Mâlikî, el-Fevâkihü’d-Devânî, c. 1, s. 107, Dârü’l-Fikr, 1415 hk. Beyrut.
[2]- Aynı eser, s. 109.
[3]- Ebû İshak eş-Şâtıbî, el-İ‘tisâm, s. 144, Dârü’l-Ma‘rife.
[4]- Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref b. Mürî en-Nevevî, Şerhu’n-Nevevî alâ Sahîhi’l-Müslim, c. 3, s. 164, 2. Baskı, Dârü İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1392 hk., Beyrut.
[5]- Bkz. İbn Teymiyye, Ahmed b. Abdülhalîm, Mecmû‘u’l-Fetâvâ, c. 33, s. 7-8, 2. baskı, Mektebetü İbn Teymiyye.