Bugun...


Aşura Kıyamının Hedefleri
Tarih: 24-06-2026 17:39:23 Güncelleme: 24-06-2026 17:39:23 + -


“Ebu Abdullah İmam Hüseyin’in (a.s) Kıyamı” hakkında ortaya atılan farklı görüşler, iki temel eksen etrafında dönmektedir: Bunlardan biri “kıyamın mahiyeti” ve diğeri ise, “Hüseynî hareketin hedefi”dir…

facebook-paylas
Tarih: 24-06-2026 17:39

Aşura Kıyamının Hedefleri

Bismillahirrahmanirrahîm

“Ebu Abdullah İmam Hüseyin’in (a.s) Kıyamı” hakkında ortaya atılan farklı görüşler, iki temel eksen etrafında dönmektedir: Bunlardan biri “kıyamın mahiyeti” ve diğeri ise, “Hüseynî hareketin hedefi”dir…

Birinci başlıkla ilgili bazı görüşler ikinci başlığı da kapsamaktadır; bazıları ise, yalnızca aynı konuya yöneliktir. Bu bölümde ele alacağımız konu, amaç ve hedefe ilişkin görüşlerdir. Bunların başlıcaları aşağıda sıralanmaktadır:

1. Hükümet Kurmak (Otoriter, Demokratik vb.)

İslâmî bir yönetim kurma hedefi, Seyyid Murtaza’dan (r.a) günümüze kadar çoğu düşünür tarafından benimsenen temel görüştür.

Seyyid Murtaza, Tenzîhü’l-Enbiyâ adlı eserinde, “imamın ilmi” etrafında ortaya atılan bazı şüphelere cevap verirken, “Ebu Abdullah el-Hüseyin’in (a.s) kıyamı” hakkında şöyle demektedir: “İmam, her ne kadar birtakım zorluklar içerse de hakkına ulaşabileceğine dair güçlü bir kanaate sahipti. Ayrıca İmam (a.s), araştırma ve değerlendirme sonucunda harekete geçti. Küfeye doğru ancak çeşitli mektuplar aracılığıyla kendisine ulaşan ahit ve bağlılık beyanlarına tam anlamıyla güvendikten sonra yöneldi. Dolayısıyla görünürdeki durum, Yezid yönetiminin zayıfladığını ve İmam’ın (a.s) taraftarları ile yardımcılarının güç ve üstünlük kazandığını gösteriyordu. Bu sebeple o tarafa gitmek İmam (a.s) için kesin bir görev hâline gelmişti…” [1]

Salihî Necefâbâdî, Şehîd-i Câvid adlı eserini tam da bu görüşü ispat etmek amacıyla kaleme almış ve ileri sürdüğü delillerle bunu kanıtlamaya çalışmıştır. O, bu kitabın bir yerinde şöyle yazmaktadır: “Ülkenin şartlarının olağan dışı hâle geldiği ve zulüm görmüş adalet yanlılarının yalnızca Hüseyin b. Ali’nin (a.s) yönetimini kabul ettikleri böyle bir dönemde, onun bu sorumluluğu üstlenmekten kaçınması uygun olur muydu? …

İşte burada İmam (a.s), kamuoyunun beklentisi ve yeterli gücün varlığı karşısında, ayrıca Kur’ân-ı Kerîm ve yüce İslâm’a karşı daha büyük bir sorumluluk hissetmekte ve halkın talebine olumlu cevap vermeye karar vermektedir. Güçlü bir yönetim kurarak İslâm’ı ve Müslümanları bu karmaşık durumdan kurtarmayı amaçlamaktadır.” [2]

Mühendis Mehdi Bâzergân da “mahiyet incelemesi” bölümünde belirtildiği gibi, İmam Hüseyin’in (a.s) kıyamının hedefini İslâm toplumunun yönetimini üstlenmek olarak görmektedir: “Seyyidüşşühedâ’nın (a.s) Medine ve Mekke’den Kerbelâ’ya doğru hareketi ve Kûfe’ye yönelmesi, Kûfe’nin ileri gelenleri ve halkının sözlü ve yazılı yoğun davetleri üzerine, onları Emevî zulmü ve bozgunculuğundan kurtarmak ve onların yönetimini ve işlerini üstlenmek amacıyla gerçekleşmişti…” [3]

Çağdaş düşünürlerden Ayetullah Muhammed Takî Müderrisî, kendi görüşünü Müslüman düşünürlerin görüşü olarak değerlendirip bunu “İslâmî bir yönetim kurma hedefi” şeklinde ifade ederek şöyle yazmaktadır: “İmam Hüseyin’in (a.s) kıyamı, yeryüzünde Allah’ın hükmünü egemen kılmayı hedeflemişti. Çünkü İslâmî yönetim, onun devriminden beklenen nihai hedeftir.

İmam (a.s), sadece Emevî yönetimini sarsmak ya da toplum içinde bir patlama meydana getirmek için kanını dökmedi. İmam’ın (a.s) bütün planlaması, “yeryüzünde ilahî hükmü ve ilahî yönetimi hâkim kılmak” gibi yüce bir amaç uğrundaydı.” [4]

Bu Görüşün Eleştirisi

Bu görüşün önemi ve belirginliği gözden kaçacak gibi değildir. Ancak onu, İmam’ın (a.s) tek ve bütün hedefi olarak kabul etmek mümkün değildir. Çünkü İmam Hüseyin (a.s), Hz. Âdem’den (a.s) kardeşi İmam Hasan’a (a.s) kadar uzanan mirasın varisidir. Peygamberlerin hedefi ise, son derece büyük ve kapsamlı bir hedeftir; yönetim de bu hedefe ulaşmanın araçlarından yalnızca biridir. Bu nedenle, bu görüşte bir tür indirgemeciliğin bulunduğu söylenebilir.

 

2. Islah ve Kurtuluş

Islah hareketi ya da günümüz ifadesiyle reformist veya Toplumun yönetim sistemini yeniden gözden geçirilmesini amaçlayan hareketler, tarih boyunca birçok devrimin hedefi olmuştur. Gerçekte peygamberlerin hareketi de bir ıslah hareketiydi. Ancak bunun şekli, her dönemde, her toplumda ve karşı karşıya bulunulan yönetim türüne göre farklılık göstermiştir.

Islah hareketlerinde genellikle yönetimin temeline, hatta yöneticinin şahsına doğrudan müdahale edilmez. Aksine, sistemden kaynaklanan eksiklikler, kusurlar, zayıflıklar ve adaletsiz yasalar tespit edilir; amaç ise, bunları telafi etmek, değiştirmek ve sistemi daha mükemmel hâle getirmektir. Toplumun ıslahatçıları, ancak bozulmanın yönetim ve iktidarın merkezinde yer aldığı durumlarda yönetimi ele geçirmek amacıyla kıyam ederler.

Islah görüşü, İmam Hüseyin’in (a.s) geride kalanlara bıraktığı şu mesaj ve vasiyetten kaynaklanmaktadır:

“Ben ne azgınlık ne kibir ne bozgunculuk ne de zulüm amacıyla kıyam ettim. Ben yalnızca dedemin ümmetinde ıslah gerçekleştirmek için hareket ettim.” [5]

Seyyid Muhammed Sadık Bahrü’l-Ulûm (Amerika’da ikamet eden) bu konuda şöyle yazmaktadır: “Bu görüşe göre peygamberler, vasiler ve bütün dinî ıslahatçılar, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma görevi gereğince kıyam ederler. Böylece insanları zalim yöneticilerin köleliğinden ve zulmünden kurtarırlar. Bu görüş, kurtuluş boyutuna demokratik bir bakış açısıyla yaklaşmaktadır.”

İmam Hüseyin (a.s), Ehlibeytiyle vedalaştığı ilk anlardan itibaren, şehit olacağını bilmesine rağmen, kıyamının amacını açıkça ortaya koymuştur. İmam’ın (a.s) temel amacı, İslâm ümmetini kendisinden başka hiçbir şeyi tanımayan ve oyalanmaktan başka bir şey düşünmeyen bir yöneticinin şerrinden kurtarmaktı.

İmam (a.s), insanı kulluk ve boyun eğme anlayışından ve zulümden kurtarmayı temel kaygısı hâline getiren bir ıslahatçıdır; böylece insan onurlu bir hayat sürebilir. İmam, bu fedakârca girişimiyle Emevîlerin vahşiliğini ve yıkıcılığını açığa çıkarmıştır. [6]

Bu görüşte “ıslah” kavramı, oldukça geniş kapsamlı bir anlam taşımaktadır; “kalbin, amelin ve iradenin ıslahını; toplumsal davranışların, sosyal, ekonomik ve siyasal şartların düzeltilmesini kapsayan bütüncül bir kavramdır.”

Aynı düşünce çizgisine göre, bunun uygulanma yöntemi de “hikmetin yayılması ve güzel öğüt yoluyla gerçekleşir; nitekim Kur’an ayetleri ve Masum İmamların (a.s) hadisleri bunu vurgulamaktadır.” [7]

Ayetullah Müderrisî de benzer bir görüşe ulaşmaktadır. Yani her ne kadar İslâmî yönetimi bir hedef olarak görse de İmam’ın (a.s) amacının bizzat kendisinin emir ve yasak makamına oturması olduğunu düşünmemektedir.

O, Ebu Abdullah’ın (a.s) kıyamını bazı yönlerden Hz. Musa’nın (a.s.) kıyamıyla karşılaştırmakta ve “sadece İmam’ın (a.s) değil, misyon sahibi bütün özgürlük hareketlerinin hedefinin insanı zincirlerden ve zorba yönetimlerin şerrinden kurtarmak” olduğu sonucuna varmaktadır. Ardından şöyle yazmaktadır: “İmam (a.s) bir devrim ve kıyam başlattı; fakat bunu hükmetmek veya bu yolla emir ve yasak makamına ulaşmak için yapmadı. İmam (a.s), Abdullah b. Zübeyr ve diğerleri gibi Mekke’de silahlı bir grup oluşturup oranın kontrolünü ele geçirebilecek güce sahip olmasına rağmen bunu yapmadı.

Buna rağmen İmam (a.s), insanlara egemen olmak için zorbalığa, baskıya ve silah gücüne başvurmak istemedi; insanları güç kullanarak kendi etrafında toplamayı da amaçlamadı. Aksine, bunu hakikati açıklama yoluyla gerçekleştirdi. Çünkü İmam’ın (a.s) hareketi, ıslah edici bir mahiyet ve hedef taşıyordu. [8]

Bu Görüşün Eleştirisi

Meselenin özü kabul edilebilir niteliktedir ve doğru bir sözdür. Çünkü İmam (a.s), kendi yaklaşımını “ıslah, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma” olarak ifade etmiştir; bunda hiçbir şüphe yoktur. Ancak bu açıklamaların bazılarından anlaşılan şey, zaferden sonra yönetimin terk edilmesidir. Görünüşe göre bu yazarlar, çağdaş toplumların şartlarını geçmişteki şartlarla karıştırmışlardır; böylece aydın çevrelerin eleştirilerine maruz kalmamayı amaçlamışlardır.

Acaba İmam Hüseyin (a.s), kıyamının metnini ve içeriğini o günün kabul gören anlayışına göre, nihai hedefini ise bugünün kabul gören anlayışına göre mi belirlemişti?

İmam Hüseyin’e (a.s) gönderilen mektupların içeriğinden anlaşıldığı kadarıyla, “insanlar onu, ümmetin gücü ve kararlı iradesine dayanarak yönetimi ele alacak bir kişi” olarak davet etmişlerdi. İmam da (a.s) bazı cevaplarında ve konuşmalarında, İslâmî bir imamın konumundan ve ondan beklenen görevlerden söz etmektedir. Yani hem İmam (a.s) ve hem de halk açısından, İmam’ın (a.s) Küfeye gelişinin toplumun liderliğini ve yönetimini üstlenmek amacı taşıdığı açıktır. [9]

 

3. Kendini Feda Etmesi – Kefaret

Bu, eski ve halk arasında yaygın olan bir görüştür. Buna görüşe göre, İmam Hüseyin (a.s), ümmet için kendisini feda etmiş, böylece kıyamet gününe kadar dedesinin ümmetinden günahkâr olanlara şefaat edebilme imkânını elde etmiştir.

Bu görüş, Hristiyanlıkta Hz. İsa (a.s) hakkında söylenenlere benzemektedir. Tasavvufî ve irfanî kökenlere sahip olan bu anlayışta, İmam Hüseyin (a.s) sevginin kaynağı olarak görülmektedir. O, İslâm ümmetini sevdiği için kıyamet gününde onların azap çekmelerine razı olamaz; bu yüzden onları kurtarmak ve ümmetin günahlarına kefaret olmak amacıyla kendisini onlar uğruna kurban etmeye razı olur.

Yukarıda açıklandığı şekliyle fedakârlık, kurban ve kefaret anlayışı, günümüzde dinî aydın çevrelerde daha gelişmiş bir yorum kazanmış ve işlevsel bir boyut elde etmiştir.

Fedakârlık anlayışının gözden geçirilmiş şekline göre, “feda”dan maksat, tarih boyunca insanların zalimlere karşı ayaklanmaları için bir örnek teşkil etmektir. Buna göre, “İmam Hüseyin’in (a.s) ümmet uğruna kendisini feda etmesi ve kurban olması” anlayışı iki anlamda ele alınmaktadır:

1- İmam Hüseyin (a.s), şehadeti kabul etmiş ve bunun karşılığında Allah’tan, dedesinin ümmetine şefaat etme imtiyazını almıştır; böylece Allah onları cehenneme göndermeyecektir.

2- İnsanlık tarihi boyunca zulüm ve haksızlık karşısında kıyam edecek insanlar için canlı bir örneğin ortaya çıkması gerekiyordu. Bu örnek de İmam Hüseyin’di (a.s). O, bu ebedî hedef uğrunda kendisini kurban etmeye ve feda etmeye razı oldu. Bu nedenle İmam Hüseyin’in (a.s) yaptığı iş, insanlık ve tarih için daima canlı ve taze kalmıştır.

Birinci anlamdaki fedakârlık anlayışı, buna işaret eden bazı rivayetlerden çıkarılmaktadır. Bunlardan biri Ümmü Seleme’nin naklettiği şu hadistir: Hz. Peygamber (s.a.a) benim yanıma geldi; Hasan ve Hüseyin de onun arkasından geliyorlardı. Bunun üzerine Cebrâil nazil oldu ve Hz. Peygamber’e (s.a.a) şöyle dedi: Allah, bu iki evladın hakkında şu hükmü vermiştir: “Hasan zehirlenerek ve Hüseyin ise, boğazlanarak öldürülecektir.” Ancak her peygamberin kabul olunan bir duası vardır. Eğer istersen dua et, Allah bu kaderi onlardan kaldırsın. Eğer istersen, o ikisinin başına gelecek musibetin kıyamet gününde ümmetinin günahkârları için bir azık ve birikim olmasına izin ver. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle dedi: “Ben, duamın kıyamet gününde ümmetimin günahkârları için bir şefaat vesilesi olarak saklanmasını tercih ederim.” [10]

Şehid Murtaza Mutahharî, fedakârlığın bu anlamı hakkında şöyle yazmaktadır: “Âşûrâ olayının aslında meydana gelen tahrif, İmam Hüseyin’in (a.s) ümmetin günahlarının kefaretini ödemesi, günahkârların sığınağı olması ve günah işleyenleri güvence altına alması şeklindeki anlayıştır.” [11]

Merhum Dr. Ali Şeriatî, bu konudaki Hristiyan inançlarının etkisi hakkında şöyle yazmaktadır: “Tasavvufî ruhun ve Hristiyan bakış açısının etkisi altında şekillenen halkçı anlayışa göre, Hz. Hüseyin (a.s) yönetimle mücadele etmek için değil, öldürülmek için kıyam etmiştir; böylece “kendini ümmet uğruna feda etmiş”, “büyük günahlarla meşgul olan” Ehlibeyt dostlarına kıyamet gününde şefaat edecek, hatta onların “kötülüklerini” kıyamet gününde “iyiliklere” dönüştürecektir. Ayrıca ezel sabahında ve zer âleminde Allah ile susuz bir şekilde şehit olacağına dair ahitleşmiştir. Bu anlayış, Hz. İsa’nın (a.s) şehadet felsefesi hakkında Hristiyanlığın ortaya koyduğu ve onun kendisini insanlık uğruna feda ettiği yönündeki görüşün aynısıdır. Yani kanını bir “fidye” olarak verdi ve kendisini kurban etti ki, Allah, Âdem’in ilk günahından sonra cennetten çıkarılan Âdemoğullarını bağışlasın…” [12]

 

Hz. Hüseyin (a.s), Bütün Dinlerin Şehidi

Daha önce işaret edildiği gibi, bu geleneksel anlayışın karşısında modern bir görüş bulunmaktadır. Bu görüş, metafizik kavramları deneysel alana taşımak ve aklî değerleri somut değerlere dönüştürmek doğrultusunda, “fedakârlık ve kefaret” meselesini ve bu tür inançları akla uygun bir şekilde yorumlamaya çalışmaktadır.

Hristiyan yazar Antun Bara, İmam Hüseyin’in (a.s) kıyamı hakkında bir kitap kaleme almış ve bu kıyamı canlı bir analizle incelemiştir. Kısa bir değerlendirmeden sonra, “kıyamın mahiyeti” hakkında şöyle demektedir: “Şimdi görüyoruz ki, bu devrim özünde ebedî ve sürekli bir varlığa sahiptir. Yani bir devrimcinin ayağa kalktığı her yer Kerbela’dır; her çağ ve zamanda indirilen her kılıç darbesi Âşûrâ’nın kılıç darbelerinin devamıdır; hak uğrunda dökülen her damla kan da o temiz kanların sürekliliğinin bir parçasıdır.

Bu devrim, sıcak ve coşkun bir tabiata sahiptir. Onun hararetini sürekli canlı tutan şey, zaman içinde ortaya çıkan her türlü zulüm, bozgunculuk ve batıl inançtır. Bu yüzden bu devrim asla soğumaz; özellikle zulüm ve baskıyla dolu olan günümüzde, birçok millet arasında yeniden coşup canlanmaktadır.

Dolayısıyla Hüseyin’in (a.s) haksız yere dökülen o kanı, hak uğrunadır; hak ise, bütün milletlere aittir. Hüseyin (a.s), Allah’ın rızası için o büyük fedakârlığı gerçekleştirdi ve Allah, bütün varlıkların yaratıcısı olduğu sürece, Hüseynî devrim de belirli bir kişiye veya topluluğa ait değil, Allah’ın bütün kullarına aittir.

O, meşhur nebevî hadise dayanır:

“Şüphesiz Hüseyin’in öldürülmesinden dolayı müminlerin kalplerinde asla sönmeyecek bir hararet vardır.”

Bu hadisten, her mezhep ve fırkadan bütün müminleri kapsayan genel bir anlam çıkarmakta ve şöyle demektedir: Eğer durum bunun dışında olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.a) bunu açıkça belirli bir gruba tahsis ederdi. Ardından uzun bir paragrafta şöyle ifade etmektedir: Eğer Ebu Abdullah’ın (a.s) kıyamının mahiyeti böyle bir çerçevede tanımlanırsa, Hz. Hüseyin’i (a.s) İslam’ın, Hristiyanlığın, Yahudiliğin ve bütün dinler ile insanî ideolojilerin şehidi olarak adlandırmak yerinde olmaz mı? [13]

 

İmam Hüseyin (a.s), Tarihte Fedakârlığın Öğretmeni

Çağdaş düşünürler arasında da bu tür bir anlayış mevcuttur. Ayetullah Müderrisî şöyle yazmaktadır: İmam Hüseyin’e (a.s) sarılmamız, zaferimizin ve kurtuluşumuzun güvencesidir; ancak bunun şartı, samimi bir şekilde onun yaptığı gibi davranmamızdır. Yani hak yolunda fedakârlık, ödül veya zafer beklentisi olmaksızın, sahip olduğumuz her şeyi ortaya koymak demektir.

Bizim için önemli olan, kaybedilmiş hakları geri alma veya zafer düşüncesi değil, Allah’ın dinine yardım etmektir… Çünkü fedakârlık dersini İmam Hüseyin’den (a.s) şu şekilde öğrenmeliyiz: İnsanlar bazen yalnızca tek bir şeyi feda ederler; fakat İmam Hüseyin (a.s.), sahip olduğu her şeyi bir anda feda etti.

Gerçekte İmam Hüseyin (a.s), tevhidin hakiki anlamını somutlaştırdı ve fedakârlık ile kurban olmanın sırrını açığa çıkardı. Hatta süt emen çocuğunu ve kardeşinin evlatlarını da bu yolda feda etti. Sanki İmam (a.s), kendisini Allah’a daha fazla yaklaştıracak her şeyi arıyor gibiydi.

Bu dersi Ebü’l-Fazl’dan (a.s) almalıyız. O, kendi fedakârlığını kardeşinin fedakârlığının yanında çok küçük görerek şöyle diyordu:

“Ey nefsim! Hüseyin’den sonra alçal; ondan sonra hayatta kalmak isteme.”

Bir başka ifadeyle: Ey nefsim! Hüseyin’den sonra yaşamak isteyeceksen, zelil ol.

Biz de kendimizi Ebu Abdullah’a (a.s) arz etmeliyiz ki, sunduğumuz her şeyin gerçekte ne kadar küçük ve değersiz olduğunu anlayabilelim.

İmam Hüseyin (a.s), kendisini önder kabul edenlerin önderidir; onu tanımayan ve yolunu izlemeyenlerin değil. [14]

Bu Görüşün Eleştirisi

Bu görüş iki farklı anlayışın birleşiminden oluştuğu için, her birinin ayrı ayrı eleştirilmesi gerekir.

a) Birinci anlamdaki fedakârlık anlayışı -ki biz buna terminolojik olarak “olumsuz fedakârlık” diyoruz- sadece dışarıdan alınmış inanç unsurlarını taşımakla kalmamakta, kitleleri uyuşturucu/hareketsiz bırakıcı bir nitelik de taşır. Şöyle ki, bu anlayış İmam Hüseyin’in (a.s) taraftarlarını ve sevenlerini, işin sonu konusunda gereğinden fazla iyimser kılmakta; gerçekte onların önüne sahte bir gelecek ve bir serap koymaktadır. Özellikle rahatına düşkün kimseleri, şu ümitle helâka ve günaha dalmaya sürüklemektedir: “Günah dağdan daha büyük olsa bile, senin affın karşısında günah dağı hiçbir şeydir.”

Dr. Şeriatî bu görüşü eleştirirken şöyle yazmaktadır: Bu teori, İmam Hüseyin’in (a.s) büyüklüğünü ve yüceliğini koruyor gibi görünürken, onun şehadetini anlamsızlaştıran en ustaca hiledir… Aynı zamanda İmam Hüseyin’i (a.s) öldüren cellatları da aklamaktadır. Çünkü onlar da bu işi kendi irade ve tercihleriyle değil, ezel gününden beri ilahî takdir gereği bunun için seçilmişler ve Allah’ın iradesinin uygulanmasında birer araç olmuşlardır. [15]

b) İkinci anlamdaki fedakârlık anlayışı ise, her bakımdan makul ve kabul edilebilir bir görüştür. Ancak bu anlayış da diğer dinî meselelerde metafizik değerleri deneysel ve somut değerlere dönüştürme tehlikesini beraberinde taşımaktadır. Yani bunun, maneviyat arayışından uzaklaşmaya yol açmamasına dikkat edilmelidir.

 

 4. Dinî Değerleri ve Şehadet Ruhunu Canlandırma

Bu görüş, dine karşı sorumluluk taşıyan ve misyona dayalı bir yaklaşımdır. Buna göre İmam Hüseyin (a.s), ihya amacıyla kıyam etmiştir.

Bu teoriye göre hareketin temel güdüsü, mümin kişinin Allah’ın dininin ve müminlerin aşağılanması karşısında içinde hissettiği güçlü dinî gayret ve hassasiyettir. O, Allah için öfkelenir ve sönmeye yüz tutmuş dinî değerleri yeniden diriltmek uğruna kendisini ve sahip olduğu her şeyi feda eder. Onun amacı, yalnızca dünyevileşmiş, hayatın maddi yönünden ve onun sonuçlarından başka hiçbir değer tanımayan canlı ölülerin içinde imanlı ruhu yeniden diriltmektir. İmam Humeynî (r.a) şöyle der: “Cahiliye kalıntılarının sapmaları ve ‘milliyetçilik’ ile ‘Arapçılık’ duygularını diriltmeye yönelik hesaplı programlar, ‘ne bir haber geldi ne de bir vahiy indi’[16] sloganıyla, İslâm mektebini yok etmeye, onu adaletli bir İslâmî yönetimden bir saltanat rejimine dönüştürmeye ve “İslâm ile vahyi” toplum hayatının dışına itmeye yönelmişken, tam o sırada ilahî vahyin özünden beslenen, Hz. Resûlullah Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) ve vasilerin efendisi İmam Ali Murtazâ’nın (a.s) ailesinde yetişen ve Hz. Sıddıka Tâhire’nin (s.a) kucağında büyüyen büyük bir şahsiyet ayağa kalktı ve eşsiz fedakârlığı ve ilahî kıyamı ile büyük bir olay meydana getirdi…” [17]

 

İmam Hüseyin’in (a.s) diriltici hedefi, kendi sözlerinde de defalarca vurgulandığı gibi, her ne kadar tozlanmış ve unutulmuş tüm değerleri hedef alsa da, bunun içinde özellikle iki önemli unsur daha belirgin şekilde öne çıkar: Dinî gayret (hamiyet) ve şehadet ruhu.

a) İmam (a.s), Hür’ün ordusuna karşı hutbe okurken, Hz. Peygamber’in (s.a.a) şu hadisini onlara ulaştırmıştır:

“Her kim, Allah’ın yasaklarını çiğneyen, Allah’a verdiği ahdi bozan, Hz. Resûlullah’ın sünnetine karşı çıkan ve Allah’ın kulları arasında günahkâr ve kin dolu bir şekilde davranan zalim bir hükümdarı görür de buna öfkelenmez ve söz ve fiiliyle ona karşı çıkmazsa, Allah’ın onu (o zalimle birlikte) giriş yerine (cehenneme) koyması hak olur.”

İmam (a.s), yollardaki konaklardan birinde (Zî Hism) ashabına dönerek şöyle buyurmuştur:

“… Hakla amel edilmiyor ve batıl engellenmiyor, görmüyor musunuz? Böyle bir durumda müminin Allah’ına kavuşmayı arzulaması gerekir. Ben ölümü ancak şehadet ve zalimlerle yaşamayı ise, ancak helâk olarak görüyorum.” [18]

b) Üstad Muhammed Mehdi Şemseddin, Ensârü’l-Hüseyin adlı kitabının mukaddimesinde, İslam’ın ilk dönemlerinde şehadet arzusu meselesinin sahabe arasında o kadar yaygın olduğunu ve onların düşünce atmosferini öyle kuşattığını belirtir ki, adeta “ışık ve hava” gibi her yerde hissedilmekteydi. Ancak bu ruh hali, İmam Hüseyin (a.s) döneminde zayıflamış ve yerini dünya rahatı (afiyet) arayışına bırakmıştı. İmam Hüseyin (a.s) de kıyamıyla bu ruhu ümmete yeniden kazandırmak istemiştir.

Hatta bu yazar, kendi eserini kaleme alış amacını yalnızca İmam Hüseyin’in (a.s), Ehlibeyt’in (a.s) ve ashabının yaşadığı olayları ve musibetleri aktarmak olarak değil, onların hâl ve davranışlarını anlatarak şehadet ruhunu kazandırmak ve o atmosferi yeniden yaşatmak olarak belirtmektedir. Bu nedenle, Kerbelâ’da şehit edilen İmam Hüseyin’in (a.s) yarenlerini, Hz. Peygamber’in (s.a.a) ve Hz. Ali’nin (a.s) şehit olmuş sahabelerinden daha üstün görmektedir. Çünkü ona göre böyle bir ruh, o dönemde yaygın ve güçlüydü; oysa bu zamanda nadir ve azdır.

O, şehadet ruhunun yaygınlığı ile hareketler ve toplumsal kıyamlar arasında, ayrıca bir toplumdaki “canlı şehitlerin” artması ile kıyam hedeflerine ulaşma gücü arasında doğrudan bir ilişki görmektedir. Yani bir toplumda bu tür insanların sayısı ne kadar artarsa, kıyamın hedeflerini gerçekleştirme gücü de o kadar artar. O, konuşmalarının bir yerinde şöyle demektedir: İslam ümmeti, fikir, akıl, düşünce ve yaşamın tüm yönlerinde şehadet ruhunu -şehitleri doğuran diri ruhu- geliştirmedikçe kölelik ve geri kalmışlık zincirlerini asla kırmaya ve dünya üzerindeki medeniyet ve siyasi konumunu yeniden kazanmaya güç yetiremeyecektir. [19]

Böylece iki tür kıyam ve hareketin (İmam Hüseyin (a.s) ve Abdullah bin Zübeyr) farkını açıkça görürüz. “İmam Hüseyin (a.s) kanından bir kalkan yaptı ki Kâbe’nin hürmeti korunsun; fakat Abdullah bin Zübeyr, Kâbe’yi Yezid’in ordusuna karşı kendi korunma kalkanı haline getirdi.” [20]

Bu Görüşün eleştirisi

Bu görüş, tüm inceliğine ve kapsayıcılığına rağmen yönetime (hükümete) değinmemektedir. Oysa İmam (a.s), İslam toplumunun yönetimi ve liderliği meselesine kendi önceliğini defalarca vurgulamıştır ve Tarmah bin Hakem Taî’ye verdiği cevapta şöyle demiştir: “Benimle bu topluluk arasında bir buluşma yeri vardır; bunu tek taraflı olarak bozmak istemem. Eğer Allah onların şerrini bizden uzaklaştırırsa bu, O’nun bize sürekli ihsan ettiği şey olacaktır. Ama eğer kaçınılması mümkün olmayan şey olursa (ölüm), o zaman kurtuluş ve şehadet olacaktır, inşallah.” [21]

İmam Hüseyin’in (a.s) nazarında meselenin bir tarafı hayatta kalmak ve İslam toplumunun liderliğini üstlenmektir; diğer tarafı ise, Allah yolunda şehadetle kurtuluşa ermektir.

 

Seçilmiş Görüş

“Hüseynî kıyam ve hareket” hakkında daha güvenilir bir bakış açısına ulaşabilmek için, öncelikle İmam’ın (a.s) şahsiyeti hakkında genel de olsa bir tanıma sahip olmak gerekir. Daha önce de işaret edildiği gibi, biz İmam Hüseyin’in (a.s), Hz. Âdem’den (a.s) başlayıp büyük dedesi Hz. Peygamber’e (s.a.a) ve oradan da kardeşi İmam Hasan’a (a.s) kadar uzanan peygamberler çizgisinin devamı olan bir hareket içinde yer aldığını biliyoruz. Bu nedenle onun sünnetinden doğan her olgu, ancak o çerçeve içinde anlam kazanır; başka sözlük ve çerçevelerde anlam aramak ise, sapmaktan başka bir şey değildir.

Dolayısıyla Hüseynî kıyamın kökünü ve esasını bu zemin içinde aramak ve mahiyetini bu çerçevede anlamak gerekir. Ancak İmam Hüseyin (a.s), böyle bir çizgide yer almakla birlikte, sahip olduğu özel velayet ve vasiyet makamı sebebiyle, tıpkı bizzat peygamberler gibi şeriat koyucu (şâri’) konumunda değildir.

Bu sebeple onun görevi, şeriatı korumak, savunmak, açıklamak ve tebliğ etmek; ciddi tehlike anlarında ise şeriatın yok olma noktasına geldiği durumlarda onu yeniden canlandırmak ve ilahi hedef tamamen gerçekleşene kadar bu uğurda canını feda etmektir. Sonuç olarak:

a) Ebu Abdullah İmam Hüseyin’in (a.s) kıyamının mahiyeti, her durumda ilahi görevi yerine getirmek ve dinin esaslarını dinî gayret (gayret-i diniyye) temelinde ayakta tutmaktır.

b) Bunun amacı, dinî değerleri -ne olursa olsun- ihya etmektir. Başka bir ifadeyle, İlahi değerleri diriltmek, İmam Hüseyin’in (a.s) hedefe dayalı yaşamının en üst sırasında yer alır ve bu hedef iki şekilde ortaya çıkar:

1. İyiliği emretme, kötülükten sakındırma ve Allah’a davet çerçevesinde, ömrü boyunca her olayda uygun biçimde Allah’ın dinini açıklamak ve korumak.

2. Zalim yönetimin boyunduruğundan çıkmak ve zulme karşı başkaldırmak. Bu ise, birkaç şekilde ortaya çıkabilir:

a) Gücü ele geçirmek amacıyla yönetime karşı isyan.

b) Yönetimi hak ve ıslah edici düşüncelere teslim olmaya zorlamak için baskı altına almak.

c) Yönetimin baskılarına karşı direnmek ve onun taleplerine boyun eğmemek.

Dolayısıyla İmam Hüseyin (a.s) açısından önemli olan şey değerlerdir; bu değerleri korumak için tüm imkânlar kullanılmalıdır. Ancak bu, her şekilde ve her şartta yapılmaz. Çünkü değerler, karşıt değerlerle korunamaz.

İmam (a.s) için tercih ölçütü dinî değerlerin korunmasıdır. Bu nedenle her fırsatın bu yolda kullanılmadığını görürüz. Mesela Müslim, Hani’nin evinde İbn Ziyad’ı öldürmemiştir; çünkü bunu mertliğe aykırı görmüştür. İmam Hüseyin (a.s) de Kadisiye’de Hz. Hüseyin’in (a.s) ordusu, susuz olan Hür’ün askerlerine su vermiştir. Ayrıca her imkân ve gücü de kabul etmezler. (İmam (a.s), Mekke’yi bir savaş alanına çevirmemiş, Mekke çevresindeki kabilelerden ve “Eca”da yaşayanlardan faydalanmamıştır. Kerbela’da Habib’i Beni Esed’e göndererek asker toplamaya çalışmıştır…) ve zaferi hızlandırmak için her yönteme başvurmazlar (gece baskını, stratejik avantajı kullanarak ilk saldırıyı başlatmak veya Kâbe’yi kalkan yapmak gibi yöntemler). Öte yandan İmam’ın (a.s), Kufe halkının hile ve ahit bozmasını bilmesine rağmen, verdiği söze bağlı kalmaya ve ahdi bozmamaya özellikle dikkat ettiğini görürüz.

 

Sonuç

Ebu Abdullah el-Hüseyin’in (a.s) kıyamı ve hareketi hakkında yapılan incelemelerden anlaşılan şudur ki, bu yorumlar iki farklı bakış açısından yapılmış ve buna bağlı olarak çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır:

a) Mahiyet (öz) odaklı yaklaşım.

b) Gaye (amaç) odaklı yaklaşım.

Bu bakış açılarının her biri de kendi içinde farklı görüşler barındırır; bunların bir kısmı tamamen maddi bir öz taşımakla birlikte, ilahî bir renk de içerebilir. Şimdi her birini liste şeklinde sıralayalım:

a):

1. Patlayıcı (ani) kıyam

2. İki etnik/asabiyetçi çatışmanın karşılaşması (basit–intikamcı)

3. Siyasi iktidar hareketi

4. İlahi kader – ilahi irade

5. Demokrasi

b):

1. Devlet kurma (otoriter – demokratik)

2. Islah ve kurtuluş

3. Ümmetin günahlarına kefaret olma (pozitif kefaret – negatif kefaret)

4. Canlandırma (şehadet ruhu – dinî değerlerin ihyası).

 

------------

[1]- Molla Ağa Dârbendi, Esrârü’ş-Şehâde, s. 6-25, el-A‘lamî Yayınları, Tahran, taş baskı, 1284 hk.

[2]- Salihî Necefâbâdî, Şehîd-i Câvid, s. 41.

[3]- Mühendis Mehdi Bazergan, Âhiret ve Allah Peygamberlerin Gönderilişinin Hedefidir, s. 43, Rasa Kültür Hizmetleri Enstitüsü, 1377 hş.

[4]- Ayetullah Seyyid Muhammed Takî el-Müderrisî, el-İmam el-Hüseyin, Misbâhü’l-Hüdâ ve Sefînetü’n-Necât, s. 169, Müderrisî Yayınları, Tahran, 1414 hk.

[5]- Abdülkerim el-Hüseynî el-Kazvinî, Kıyâm-ı Hüseyin, s. 49, Bedr Yayınları, 1362 hş; el-Hârezmî, Maktelü’l-Hüseyin, c. 1, s. 88, ez-Zehrâ Matbaası, Necef 1367 hk.

[6]- el-Ğarî Aylık Dergisi, no. 11, s. 15, “Mâsât Vakıatü’t-Taf” makalesi.

[7]- Aynı dergi, “İhyâ Emri Ehl-i Beyt…” makalesi, Seyyid Ahmed el-Hüseynî, s. 13.

[8]- Seyyid Muhammed Takî el-Müderrisî, el-İmam el-Hüseyin, Misbâhü’l-Hüdâ ve Sefînetü’n-Necât, s. 46, Müderrisî Yayınları, Tahran, 1414 hk.

[9]- İmam Hüseyin (a.s), Kufe halkına yazdığı bir mektupta şöyle der:

“Ömrüme yemin olsun ki imam, ancak Kitab’ı uygulayan, adaleti tesis eden, hakkı din edinen ve kendini Allah yoluna adayan kimsedir. Vesselam.” Tarihü’t-Taberî, c. 4, s. 561, 1418 hk.

[10]- Molla Ağa Dârbendi, Esrârü’ş-Şehâde, s. 107.

[11]- Şehit Mutahhari, Eserler Mecmuası; Hüseynî Destan, c. 17, s. 608, Sadr Yayınları, 3. baskı, 1378 hş.

[12]- Dr. Ali Şeriati, Eserler Mecmuası; Hüseyin Âdem’in Mirasçısıdır, c. 19, s. 188, Kalem Yayınları, 7. baskı, 1378 hş.

[13]- Ayetullah Seyyid Muhammed Takî el-Müderrisî, el-İmam el-Hüseyin, Misbâhü’l-Hüdâ ve Sefînetü’n-Necât, s. 29-77, Müderrisî Yayınları, Tahran, 1414 hk.

[14]- Dr. Ali Şeriati, Eserler Mecmuası; Hüseyin Âdem’in Mirasçısıdır, c. 19, s. 188, Kalem Yayınları, 7. baskı, 1378 hş.

[15]- “Haşim mülk ile oynadı ne haber geldi ne vahiy indirildi” — İbn Ziba’rî’ye ait şiirden bir bölüm; İbn Ziyad ve Yezid buna atıf yapmıştır.

[16]- Tebyan, 11. cilt, s. 209, İmam Humeynî (r.a) Eserlerini Düzenleme ve Yayınlama Enstitüsü, 1375 hş.

[17]- Tarihü’t-Taberî, c. 4, s. 605, el-A‘lamî Yayınları, Beyrut, 1418 hk.

[18]- Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin, Karbela Şehitleri, s. 15–18, (Ensarü’l-Hüseyin tercümesi), Âfâk Yayınları, 1406 hk.

[19]- Seyyid Atâullah Muhaciranî, Aşura İnkılabı, s. 198, İttilaat Yayınları, 1377 hş.

[20]- Cevad Fâzıl, Beşinci Masum – Hüseyin bin Ali Seyyidü’ş-Şühedâ, s. 194, İlmî Neşriyat Enstitüsü, 2536.

[21]- Maktel-i Ebî Mihnef, s. 82, şerh: Hasan Gaffârî, Kum İlimler Matbaası, 1398 hk.




Bu haber 274 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER GÜNDEM Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
YUKARI