Bugun...



Bedir Esirleriyle İlgili

Bismillahirrahmanirrahim

facebook-paylas
Tarih: 26-03-2021 14:33

Bedir Esirleriyle İlgili

Soru: Muhterem hocam, peygamberlerin masumiyetini kabul etmeyen kimselerin yaygın olarak ileri sürdükleri bir delil, Enfal sûresinde, Bedir savaşı hakkında inen 67-68-69. ayetlerdir. Bildiğiniz gibi bu ayetlerde, Bedir savaşında esir alınmasını ve bu esirlerin fidye karşılığı serbest bırakılması kınanmaktadır. Maalesef bu kimseler, bu ayetleri Allah Resulü'nün (s.a.a) yaptığı, fakat hata ettiği bir içtihada delil göstermeye çalışıyorlar. Bu konuda bizi aydınlatırsanız memnun oluruz.

Cevap: Aziz kardeşim, yapacağımız izahattan sonra, Allah'ın izniyle görülecektir ki, bu ayetler, değil Allah Resulü'nün (s.a.a) yanlış içtihad yaptığı, bilakis Hz. Resulullah'ın (s.a.a) diğer yerlerde olduğu gibi, bu noktada da kendi içtihad ve re'yiyle değil, bizzat vahiyle hareket ettiğini göstermektedir (bazen Kur'ânî, bazen ise gayri Kur'âni vahiyle). Yine ispat edeceğiz ki ayetteki kınamanın ise, Hz. Resulullah (s.a.a) ile bir alakası bile söz konusu değildir ki, masumiyetiyle de bir çelişkisi söz konusu olmuş olsun.

Şimdi önce bu ayetlerin mealini vereceğiz; daha sonra ayetlerin sebeb-i nüzulünü ve bu ayetleri Hz. Resulullah'ın (s.a.a) hatalı içtihad yaptığına delil gösterenlerin yaklaşımlarını ve sonra da cevabımızı kısaca arz etmeye çalışacağız inşallah.

"Hiçbir peygambere yeryüzünde, kesin bir zafer kazanıncaya (dini yeryüzünde kökleşinceye) kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah üstün ve güçlüdür. Ve hikmet sahibidir. [1]

Eğer Allah'ın önceden bir yazması olmasaydı, aldığınız (esirlere) karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu. [2]

Artık ganimet olarak elde ettiklerinizden helal ve temiz olarak yiyin ve Allah'tan korkup sakının. Hiç şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir." [3]

Bazıları bu ayetlerin zahirine ve nakledilen bazı rivayetlere dayanarak, Bedir savaşında Müslümanların esir almaları, sonra da esirleri fidye karşılığında serbest bırakmalarını Hz. Resulullah'ın (s.a.a) bir içtihadından ileri geldiğini, fakat bu içtihadda hata yaptığı için Allah tarafından kınandığını, dolayısıyla bu kınamanın Hz. Resulullah'a (s.a.a) veya Hz. Resulullah (s.a.a) ile birlikteki müslümanlara yönelik olduğunu öne sürmektedirler.

Bu yaklaşımı sergileyenler, makalenin başında da değindiğimiz Hz. Peygamber'in (s.a.a) masumiyet delillerini ve her konuda vahiyle yönlendirildiğini dikkate almamanın yanı sıra, hatta söz konusu ayetlerin içeriğini dahi dikkatle inceleme zahmetinde bulunmuyorlar maalesef.

Bizce her şeyden önce ayetlerin kendi muhtevası dikkate alınırsa, ayetlerdeki kınamanın Allah Resulü’ne (s.a.a) yönelik olamayacağı açıkça görülür.

67. ayette şöyle buyurmaktadır: "...Siz (şu esir almanızla) dünyanın geçici metaını istiyorsunuz. Oysa Allah (sizin için) ahireti istemektedir..."

Allah Resulü'nün (s.a.a) hayatı ve şahsiyetine az da olsa vakıf ve arif olan bir kimse, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) bu ilahi uyarıya muhatap olmasına ihtimal dahi verilebilir mi?!

Hedefi için dünya ve dünyevî her şeye sırt çeviren, müşriklerin tekliflerine karşı "Güneşi sağ elime ve ayı da sol elime koysalar dahi, yine de davamdan vazgeçmem" buyuran Allah'ın Habibi (s.a.a) esirlerden gelecek üç-beş kuruş fidyeye mi göz dikmişti?!

Bazıları “bu olayda Hz. Resulullah (s.a.a) ve Müslümanlar dünya ve ahireti birlikte istiyorlardı” diyorlar. Bu hüsn-i zan, Hz. Resulullah (s.a.a) hakkında fena değil; ancak Kur'ân bunu dahi reddederek açıkça: "Siz dünyanın geçici metaını istiyorsunuz..." buyurmaktadır. Bu ise ayetin muhatabı olan kimse ve kimselerin hakkında söz konusu hüsn-i zannın geçersiz olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.

68. ayette ise: "Eğer Allah'ın önceden bir yazması olmasaydı, aldığınıza (esirlere) karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu."

Büyük azabın büyük günah ve isyan karşılığında olduğu açıktır. Şimdi acaba neuzu billah "Allah Resulü (s.a.a) büyük bir günah işlemişti; onun için de büyük bir azabı hak etmişti" diyebilir miyiz?! Bunun ihtimalini dahi vermenin ne kadar dehşet verici olduğunu insaf sahibi olan herkes teslim eder herhalde!

Bunu, (bazılarının dediği gibi) küçük bir zelledir demekle de halletmek mümkün değil. Zira Kur'ân'ın açıkça büyük azabı gerektiren bir suç (büyük günah) nitelemesi ortadadır. Hekim ve adil Allah'ın bir zelle (küçük günah veya hata) karşılığında büyük azapla cezalandırması düşüne bilinir mi? Bütün bunlardan, bu kınamaların kesinlikle Allah Resulü'ne (s.a.a) yönelik olmayacağını anlıyoruz.

Öte yandan, bu ilahi hüküm (esir alınmaması gerektiği) savaştan önce Allah tarafından Hz. Resulullah'a (s.a.a) bildirilmişti. Eğer bildirilmediğini farz edersek, o zaman Allah-u Teâlâ'nın bildirmediği bir hükümden dolayı mükellefleri kınaması, hatta onların büyük azabı hak ettiğinden bahsetmesi haksızlık olmaz mı? Hekim ve adil olan Allah'a böyle bir şeyi isnad etmek mümkün mü? Tabii ki değil. O halde bu kınama ve azap istihkakı, bu hükmün Hz. Peygamber'e (s.a.a) savaş öncesi bildirildiğini gösteriyor. Eğer Allah-u Teâlâ hükmü indirmişse, o halde Hz. Peygamber'in (s.a.a) de bu hükmü savaştan önce Müslümanlara tebliğ etmesi gerekir. Aksi takdirde vahyi saklama ve tebliğ vazifesini yapmama ve kendisine inen vahye muhalefet etme gibi bir garip durumla karşılaşırız ki bunun ihtimalini dahi vermek, en büyük günahlardan sayılır. Bütün bunlardan şu kesin sonuca varıyoruz: Esir alınmaması hükmü, Allah tarafından gayri Kur'ânî bir vahiyle Hz. Peygamber'e (s.a.a) bildirilmiş ve o da bunu Müslümanlara tebliğ etmişti. Ancak Müslümanların birçoğu bu ilahi yasaklamaya rağmen belki de kendilerine göre bir takım akli hesaplarla yine de esir almış, sonra da Hz. Resulullah'ın (s.a.a) yanına gelerek, onları bu işlerinden dolayı mazur görmeye ve esirlerin karşılığında fidye almaya ısrarla razı etmeğe çalışıyorlardı ki söz konusu ayetler inerek, onların bu fiilini kınamış, hak ettikleri azabı yine de kendi lütuf ve merhametiyle onların üzerinden kaldırmış, artık aldıkları ganimetleri ve esirler karşılığında fidye almayı helal kılmış ve ayetlerin sonunda, onları bundan sonra takvalı olmaya ve ilahi yasakları çiğnememeye davet etmiştir.

Evet, bu ayetlerin hiçbir yerinde, aynı şekilde nakledilen rivayetlerde, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) esir alma işine razı olduğu veya neuzu billah Müslümanları buna teşvik ettiğine dair en ufak bir işaret mevcut değildir. Tam aksine yukarıda söylediğimiz emareleri de dikkate aldığımızda Allah Resulü'nün (s.a.a) bu hükmü Müslümanlara ilettiği ve esir alınmasına razı olmadığı anlaşılmaktadır.

Hz. Resulullah'ın (s.a.a) bu hükmü tebliğ etmesine bir başka emare olarak da Hz. Ali'nin (s.a.) bu savaşta, ölen yetmiş kâfirden otuza yakınını tek başına öldürmesi ve birçoğunun öldürülmesinde iştirak etmesine ragmen, bir kişiyi dahi esir almamasını gösterebiliriz. [4] Halbuki bu kadar kafiri öldürebilen birisinin onları kolayca esir de alabileceğini herkes teslim eder herhalde.

Bu tebliğin bir başka emaresi olarak da esirler alındıktan sonra söz konusu ayetler ininceye kadar, fidyeyi önerenlere karşı Allah Resulü'nün (s.a.a) olumsuz tutumu ve esirlerin öldürülmesini önerenlerin önerilerine karşı sevinip, bunu olumlu karşıladığını bir kısım rivayetlerden anlamamız mümkündür. [5] Hatta bazı rivayetlerde şöyle geçer: "Bedir günü Cebrail (a.s.) Resulullah'a (s.a.a) nazil olarak şöyle dedi: "Hiç şüphesiz Allah, kavminin esirler karşılığında fidye almak istemelerini sevmedi. Allah'ın emri sana şudur: "Artık onları iki şeyden birisini seçmekte serbest bırak; ya onları çıkarıp boyunlarını vursunlar; yada (bunu yapmazlarsa eğer) fidye alıp esirleri bıraksınlar; o zaman da fidye karşılığı bırakacakları (yetmiş) esirin sayısı kadar kendilerinden sonraları ölmelerine razı olsunlar..." Hz. Resulullah (s.a.a) bu ilahi vahyi asabına ilettiğinde, "Ya Resulallah! Onlar bizim akrabalarımız ve kardeşlerimizdirler; (şimdilik) fidyelerini alıp düşmanlarımıza karşı güçlenelim de, sonradan onların sayısı kadar bizden şehid olacaksa da olsun, razıyız buna..." dediler. [6]

İşte bütün bunlar Allah Resulü'nün (s.a.a) bu olayda tam anlamıyla vazifesini yerine getirdiğini ve ilahi hükmü Müslümanlara savaş öncesi tebliğ ettiğini, fakat maalesef Müslümanların muhalefet ve ihmal yoluna gidip, izinsiz esir aldıklarını ve aldıktan sonra da ısrarla esirlerin karşılığında fidye alınmasını Hz. Resulullah'a (s.a.a) kabul ettirmeye çalıştıklarını gösteriyor.

Bu açıklamalara ters düşen bazı zayıf rivayetler veya yorumlar varsa da onlara itibar edilmemesi gerekir; aksi takdirde zikrettiğimiz mahzurlarla karşılaşmamız kaçınılmazdır. Eğer bu konuda Hz. Resulullah'a (s.a.a) her hangi bir mesuliyet yüklemeğe kalkışır ve güya esir alınması veya esirler karşılığında fidye alınması Hz. Resulullah'ın (s.a.a) aldığı bir karardı; ama kararında (haşa) hatalıydı dersek, o zaman söz konusu kınama ve azap istihkakı Müslümanlardan hiç birisine yönelik olmamalıdır. Zira Müslümanlar üzerine düşen şer'i vazifelerini (Hz. Resulullah'a (s.a.a) itaat vazifesini) yerine getirmişlerdir. Aslında onlar bu itaatten dolayı medhhedilmeyi hak etmişlerdi; kınanma ve tehdidi değil!  

Sonra bu konuda Ehl-i sünnet kaynaklarında nakledilen bazı rivayetlerde alışık bir sahneyle karşılaşıyoruz. Bu kaynaklardan "Muvafıkat-ı Ömer" diye bir unvanla sık-sık karşılaşmak mümkün. Güya birçok konuda (ki bunların sayısını İbn-i Hazm ve Suyutî gibi bazı alimler yirminin üzerine çıkmışlardır) Hz. Resulullah (s.a.a) ve 2. Halife Ömer tartışmış veya görüş ayrılığına düşmüşler; ancak sonradan Allah-u Teâlâ, Peygamber'ine (s.a.a) değil de Ömer'e muvafık olarak ayet indirmiş(!). Bedir'de alınan esirler konusunda da benzer sahneyle karşılaşıyoruz. Bazı rivayetlere göre esirlerin öldürülmesini savunan tek kişi Ömer'di ve bu görüşünü Hz. Resulullah'a (s.a.a) sorunca, Allah Resulü (s.a.a) bundan rahatsız olup, Ebu Bekir'in görüşüne (ki fidye alınmasını teklif ediyordu) meyletti. Ertesi gün Ömer, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) yanına geldiğinde onu Ebu Bekir ile birlikte ağladığını görünce, sebebini sordu ve Hz. Resulullah (s.a.a) da güya şöyle buyurdu: "Ömer'in görüşüne muhalefet ettiğimiz için az daha büyük bir azaba çarptırılacaktık! Eğer azap inseydi Hattab oğlundan başka kimse kurtulamayacaktı...![7] Zira vahiy Hz. Peygamber'in (s.a.a) değil, Ömer'in görüşüne muvafık olarak inmişti. Bütün bunları görünce, insanın "Madem bu kadar görüşleri isabetli çıkıyordu ve Allah-u Teâlâ çoğu zaman Peygamber'ine (s.a.a) değil de ona muvafık vahiy indiriyorduysa, o zaman onu peygamber seçseydi daha isabetli olmaz mıydı?!" diyesi geliyor içinden.  

Kısacası bu ayetlerin muhtevasını ve buraya kadar zikrettiğimiz nükteleri dikkate aldığımızda, yine Allah Resulü'nün (s.a.a) içtihad yapmadığını ve vahiyle yönlendirildiğini ancak bu vahiylerin bir kısmının Kur'ânî ve bir kısmının da gayri Kur'ânî olduğunu anlıyoruz. [8]

 

 

 

----------------

[1]- Enfal, 67

[2]- Enfal, 68

[3]- Enfal, 69

[4]- El-Mizan Tefsiri, c.10, s.136.

[5]- Tarih-i Taberi, c.1, s.169, Sire-i Halebiye, c.2, s.190, Sahih-i Müslim, c.5, s.156, El-Kamil (İbn-i Esir), c.2, s.136, Kenz-ül Ummal, c.5, s.265, Hayat’üs-Sahâbe, c.2,  s.42, Esbâb’ün-Nüzûl, s.137, Ed-Dürr-ül Mensur, c.3, s.201-203, El-Mizân, c.10, s.134.

[6]- Tarih-ül Hamis, c.1, S.393, Feth-ül Bâri, Tirmizî, Nesâî, İbn-i Habbân, Müsdedrek-i Hâkim'den naklen, El-Musannaf (Abdurrazzak), c.5, s.210, Tarih-i İbn-i Kesir, c.3, s.298, Tabâkât-ı İbn-i Sa'd, c.2, s.14...

[7]- Yukarıdaki kaynaklar ve Tarih-i Hamis, c.1, s.393, El-Mûstasfâ (Gazâlî), c.2, s.356.

[8]- Bu bölümde en çok değerli muhakkik ve büyük alim üstad Cafer Murtaza Âmili'nin "Es-Sahih-u Min’es-Siret’in-Nebeviyye" kitabından istifade ettik; isteyenler bu kitaba, c.3, s.242'den itibaren müracaat edebilirler. Yine Merhum Allâme Tabatabai'nin “El-Mizan” tefsirinden azami ölçüde yararlandık. Allah hepsinden razı olsun.




Bu haber 88 defa okunmuştur.


Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER SORU-CEVAP Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HAVA DURUMU
GAZETEMİZ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


NAMAZ VAKİTLERİ
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI