Bugun...



Allah'ı Tanımanın Önem ve Zorunluluğu

De ki: O Allah tektir. Allah, Samed'dir (Her şey O'na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir.) Doğurmamış ve doğmamıştır ve O'nun hiçbir eş ve benzeri yoktur.

facebook-paylas
Tarih: 28-09-2021 12:01

Allah'ı Tanımanın Önem ve Zorunluluğu

Göklerde ve yerde olan her şey O'nu tenzih eder. O üstündür ve yüce hikmet sahibidir. Göklerin ve yerin saltanatı O'nundur. O diriltir ve öldürür ve O her şeye kadirdir. Evvel ve ahir, zahir ve batın O'dur ve O her şeyi bilendir.

O, öyle bir Allah ki, O'ndan başka bir ilah yoktur. Gizliyi de bilir, görüneni de. O, Rahman (dünya ve ahirette varlık rahmetini her şeye sunan) ve Rahim (dünya ve ahirette has rahmetini yalnızca müminlere sunan)dır. O, öyle bir Allah ki, O'ndan başka bir ilah yoktur. Her şeyin sahibidir. Ayıplardan ve noksanlıklardan münezzehtir. Esenliktir ve kullarını esenliğe erdirir. İnanan ve inandırandır. Her şeyi koruyandır. Mutlak saltanat sahibidir. Eksiklikleri giderendir. Uludur. Allah müşriklerin şirk koştuğu şeylerden münezzehtir. O Allah, yaratan, var edip olgunlaştıran ve şekil verendir. Bütün güzel adlar O'nundur. Göklerde ve yerde ne varsa O'nu tenzih eder. O mutlak üstünlük ve hikmet sahibidir.

Hz. İmam Rıza (a.s) babaları aracılığıyla Hz. Ali (a.s)'dan ve o da Hz. Resulullah'dan (s.a.a) naklettiği bir hadiste Hz. Resulullah şöyle buyuruyor:

Allah Teala buyuruyor: Benden başka bir mabud yoktur. Bana ibadet edin. Sizden kim “la ilahe illallah” şehadetini halis kalple söylerse, benim kaleme girmiş olur ve kim benim kaleme girerse, azabımdan emin olur.

“Uyun-u Ahbar-ı Rıza” ve Şeyh Saduk'un “Tevhid” adlı kitabında yer alan bu hadisi, Şeyh Tûsi “Emali” adlı kitabında şöyle nakletmiştir: Hz. İmam Ali (a.s) Hz. Resulullah’ın (s.a.a) şunları buyurduğunu söyledi: Cebrail-i Emin, Allah-u Teâlâ'nın şunları buyurduğunu bana haber verdi: Benden başka bir mabud yoktur. Ey kullarım! Bana ibadet edin ve bilin ki, sizden kim “la ilahe illallah” şehadetini halis kalple söyleyerek benimle mülakat ederse, benim kaleme girmiştir. Kim de benim kaleme girerse, azabımdan emin olur. Bu sırada o Hazret'ten “Şehadeti halis kalple söylemenin manası nedir?” diye sordular. Hazret “Allah'a ve Resulüne itaat edip, Ehl-i Beyt'inin velayetini kabul etmektir” cevabını verdi.

“Sevab-ül A'mal” kitabında Hz. Resulullah'tan (s.a.a) nakledilen bir hadiste de Hazret şöyle buyuruyor: İki kesin şey vardır:

a) Kim, Allah-u Teâlâ'dan başka bir mabudun olmadığına ve O'nun bir ortağı olmadığına şehadet ederek ölürse, cennete gider.

b) Kim de Allah'a bir şeyi ortak koşarak ölürse, cehenneme gider.

“Uyun-u Ahbar-ı Rıza” ve “İlelü’ş-Şerayi” kitaplarında Hz. İmam Rıza'dan (a.s) Allah-u Teâlâ'yı tanımanın gerekliliği ve nedeni hakkında nakledilen bir hadiste, o Hazret şöyle buyuruyor: Eğer birisi “Neden Allah-u Teâlâ, kendinden başka bir mabudun olmadığına, peygamberlerine, hüccetlerine ve Allah'ın katından gelen kitaplara iman etmeyi emretmiştir?” diye sorarsa, cevap olarak denir ki bunun birkaç nedeni vardır:

   a) Allah'a iman etmeyen birisi onun yasaklarından ve büyük günahları işlemekten sakınmaz. Kendi arzusu, heva ve hevesi doğrultusunda her hoşuna giden fesat ve zulmü yapmaktan hiçbir şekilde kaçınmaz. Her insanın başkalarının hakkını gözetmeden, kendi heva ve hevesine göre istediği her şeyi yapmaya kalkışması ise, bütün halkın fesada düşerek yok olup gitmesine yol açar.

   b) Halkın bazısı bazısına zorbalık etmeye başlar. Mallar zorla gasp edilir; can ve namusa tecavüz edilir ve herhangi bir hak veya suç söz konusu olmaksızın herkes birbirini öldürür. Bu ise, dünyanın tahribine neden olur. Ve yaratıkların helak olup, mal ve canların yok olmasıyla sonuçlanır.

    c) Allah-u Teâlâ hikmet sahibidir. Hikmet sahibi ise, ancak fesattan kaçındırıp doğru olan şeyleri emreden, zulümden sakındırıp, kötü işleri yasaklayan kimseye denir. Fesattan kaçındırmak, doğru olan şeyi emretmek ve kötü işlerden nehyetmek ise, ancak Allah-u Teâlâ'nın varlığını kabul ederek, asıl emreden ve nehyedeni tanımakla olur.

O halde insanlar, Allah-u Teâlâ'yı tanımak ve varlığını kabul etmekten muaf tutulup kendi başlarına bırakılsalardı, ne onları doğru olan şeylere yönelten, ne de fesatlardan uzaklaştıran bulunurdu. Çünkü, bu durumda artık emreden ve nehyedenin varlığı söz konusu olamazdı.

    d) İnsanların başkalarına örtülü kalan gizli konularda fesat yaptıklarını görüyoruz. O halde, eğer Allah-u Teâlâ'nın varlığını kabul etmek, O'na inanmak ve O'ndan korkmak olmasaydı, kimse kendi heva ve hevesiyle başbaşa kalınca herhangi bir günahtan kaçınmaz veya herhangi bir harama düşmek veya büyük bir günahı işlemek hususunda, halkın görmediği hallerde, kimseyi dikkate almazdı. Böyle olunca da bütün insanlar helak olup giderlerdi.

O halde halkın varlık ve mutluluğu ancak ve ancak gizli, açık her şeyden haberi olan, hayrı emreden, fesattan sakındıran, hiçbir gizli şeyin ona örtülü kalmadığı, her şeyi bilen Allah-u Teâlâ'nın varlığına iman etmekle sağlanabilir. Çünkü ancak bu onları, gizli olan fesatları yapmaktan alıkoyabilir.

Eğer birisi “Allah-u Teâlâ'nın vahdaniyetini kabul etmek neden farz kılınmıştır?” diye sorarsa, cevabında denir ki bunun da birkaç nedeni vardır:

    a) Eğer Allah-u Teâlâ'nın vahdaniyetine inanmak gerekli olmasaydı, insanların iki veya daha fazla idare edici olduğunu hayal etmeleri mümkün olurdu. Böyle olunca da halk, batıl ilahları bırakıp onları yaratanı bulamazdı. Zira, her insan belki de kendisini yaratandan başkasına ibadet ediyor olabilirdi ve belki de bunun farkına varmayabilirdi. Artık onlar gerçekten yaratıcılarını tanımazlardı ve sonuçta ne bir amirin emri kalırdı, ne de bir yasak koyanın yasağı. Zira bu durumda onlar ne hakiki amiri tanırlardı, ne de hakiki yasaklayıcıyı.

    b) Eğer iki mabud olsaydı, onlardan biri, diğerine oranla itaat edilip ibadet edilmeye daha evla olmazdı. Diğerine itaat etmeyi caiz görmek ise, Allah-u Teâlâ'ya ibadet etmeyi farz değil, caiz görmek sonucunu doğururdu. Allah-u Teâlâ'ya itaat edilmemesini caiz görmek ise, Allah-u Teâlâ'ya, bütün kitap ve peygamberlerini inkar edip, bütün batılları ispat etmek, bütün hakları kenara itmek, bütün haramları helal kılmak, bütün günahları işleyip, bütün itaatlerden kaçmak ve bütün fesatları helal kılıp, bütün hakları yok etmek demektir.

    c) Eğer birden fazla mabudun olması mümkün olsaydı, şeytanın ikinci mabud olduğunu iddia etmesi de mümkün olurdu. Böylece şeytan, Allah-u Teâlâ'yla her hükmünde çelişip halkı kendi tarafına çekerdi. Bunun sonucunda ise, en şiddetli inkarcılık ve nifak ortaya çıkardı.

Eğer birisi “O halde niçin Allah-u Teâlâ'nın benzeri olmadığına inanmak farz kılınmıştır?” derse, cevabında deriz ki bunun da birkaç nedeni vardır:

    a) Bu durumda insanlar başkasına değil de Allah'a ibadet ve itaate yönelirler. Artık Rableri, yaratanları ve onlara rızk verenleri konusunda bir şüpheye düşmezler.

    b) Eğer O'nun bir benzeri olmadığını bilmeselerdi, belki de babalarının diktiği bu putların; güneşin, ayın ve ateşin kendilerinin Rabbi olmadığını bilmezlerdi. Zira bunlar bazıları için şaşırtıcı olabilirdi. Sonuçta bu gibi gayri hakiki mabudlardan ulaştığı sanılan şeyler fesada yol açıp, bütün itaatlerin terk edilmesine ve bütün günahların işlenmesine yol açardı.

    c) Eğer insanlara, Allah-u Teâlâ'nın benzeri olmadığını bilmeleri farz olmasaydı, Allah-u Teâlâ'yı diğer yaratıklardaki acizlik, cehalet, değişmek, yok olup gitmek, yalan konuşmak ve zulmetmek gibi, hallerle kıyaslamaları, O'na yanlış sıfatları nispet vermeleri mümkün olurdu. Bu hallere sahip olan bir şeyin ise yok olup gitmesinden emin olunmaz, adaletine güvenilmez, sözüne, emrine, yasağına, va'dine, sevap ve cezasına itibar edilmezdi. Böyle bir şeyin olması ise insanların fesada çekilmesi, rübubiyetin batıl olup gitmesi demektir.




Bu haber 59 defa okunmuştur.


Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER AKAİT Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
GAZETEMİZ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI